1968’de Fransa’da öğrenciler ve işçiler sokaklarda kitlesel eylemler düzenlerken, Cannes Film Festivali sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi devam ediyordu. Buna tepki gösteren Godard ve Truffaut, festivalde sahneyi işgal ederek konuşma yaptılar ve festivalin bu kayıtsız tavrını protesto ettiler. Bu eylem sonrası festival yarıda kesildi ve iptal edildi.
1968’de Fransa’da öğrenciler ve işçiler sokaklarda kitlesel eylemler düzenlerken, Cannes Film Festivali sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi devam ediyordu. Buna tepki gösteren Godard ve Truffaut, festivalde sahneyi işgal ederek konuşma yaptılar ve festivalin bu kayıtsız tavrını protesto ettiler. Bu eylem sonrası festival yarıda kesildi ve iptal edildi.
Madımak Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. 33 yıl önce bugün, 33 aydın, sanatçı ve Alevi, Madımak Oteli’nde yakılarak katledildi.
Türkiye’nin tarihinde birçok katliam yaşandı ve bu katliamlarla beraber siyasal İslam yer edindi, devletin her alanında etkisini artırdı. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında düzenlenen toplanmanın odağında ilk başta Aziz Nesin vardı. Çevirdiği Şeytan Ayetleri kitabı üzerinden “Müslümanlar” adıyla bildiriler yayımlanıyor, süreç yavaş yavaş işleniyordu. Bildiriler günler öncesinden yayımlanmış, valilik eleştirilerek Nesin’in Sivas’ta bulunmasının Müslümanlarla alay etmek olduğu yönünde söylemler üretilmişti.
2 Temmuz günü, cuma namazı sonrası bir grup, zaten günlerdir yayımlanan bildirilerle bu güne hazırlanmıştı. Camiden çıkan grup, şenliğin yapıldığı kültür merkezine doğru yürüyüşe başlamıştı. Attıkları slogan ise “Sivas laiklere mezar olacak”tı. Halk Ozanları Heykeli’ni yıkan grup, ardından valiliği protesto etmeye başlamıştı. “Tahrik edilmiş bir grup” olarak nitelendirilse de açıkça dinci-faşist bir grup şehirde terör estirmeye başlamış ve sayıları ise her saat artıyordu.
Otelin önü tekbir getiren ve bozkurt işareti yapanlarla dolmuştu. Oysa devletin kolluk güçleri tarafından dağıtılabilecek bir grup vardı. Atılan sloganlar belliydi: “Kahrolsun laiklik, yaşasın şeriat”, “Şeriat isteriz”, “Cumhuriyet gidecek, şeriat gelecek”, “İslam’ın ordusu, laiklerin korkusu”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak”, “Şeriat gelecek, zulüm bitecek” ve “Müslüman Türkiye”.
Otelin önünde toplanan grup oteli ateşe verirken askerler müdahale etmemiş, olayı seyretmişti. Tüm bu olanlara karşı dönemin Başbakanı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.” diye açıklama yaparak, olayın devletten ayrı yürütülmediğini açıkça göstermişti. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise katliamı “ağır tahrik” ile açıklamıştı. Devlet bürokrasisi Aziz Nesin’i ve o gün katledilenleri suçlayarak işin içinden sıyrılmaya çalışmıştı.
Katliamın gerçekleştiği gün Aziz Nesin, yardım istemek için dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’yü aramış, sonrasında ise Erdal İnönü, “Yetkim yoktu, ne yapayım?” diye açıklama yaptı.
Katliamın sanıklarından, ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsü Adem Kozu’nun kalan cezası, “sürekli hastalık hâli” gerekçesiyle Erdoğan tarafından kaldırıldı.
Madımak Katliamı’nda, halk ozanlarından 12 yaşındaki Koray Kaya’ya kadar 33 kişi katledildi. Dava yıllarca sürse de 2014 yılında zaman aşımına uğradı. Katliamın failleri ve bağlı oldukları yapılar açıkça cezasızlık ve sırt sıvamayla ödüllendirilmişti.
Madımak ile başlamayan ve onunla da sona ermeyen katliamlar, pogromlar ve siyasi şiddet Türkiye tarihinin karanlık sayfalarına işlendi. Geçmişten bugüne örülen siyasal İslamcı politikalar ise farklı dönemlerde farklı biçimler alsa da, toplumun ezilen ve ötekileştirilen kimliklerine yönelik ayrımcı ve düşmanca yaklaşımını sürdürdü.
Madımak Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. 33 yıl önce bugün, 33 aydın, sanatçı ve Alevi, Madımak Oteli’nde yakılarak katledildi.
Türkiye’nin tarihinde birçok katliam yaşandı ve bu katliamlarla beraber siyasal İslam yer edindi, devletin her alanında etkisini artırdı. Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında düzenlenen toplanmanın odağında ilk başta Aziz Nesin vardı. Çevirdiği Şeytan Ayetleri kitabı üzerinden “Müslümanlar” adıyla bildiriler yayımlanıyor, süreç yavaş yavaş işleniyordu. Bildiriler günler öncesinden yayımlanmış, valilik eleştirilerek Nesin’in Sivas’ta bulunmasının Müslümanlarla alay etmek olduğu yönünde söylemler üretilmişti.
2 Temmuz günü, cuma namazı sonrası bir grup, zaten günlerdir yayımlanan bildirilerle bu güne hazırlanmıştı. Camiden çıkan grup, şenliğin yapıldığı kültür merkezine doğru yürüyüşe başlamıştı. Attıkları slogan ise “Sivas laiklere mezar olacak”tı. Halk Ozanları Heykeli’ni yıkan grup, ardından valiliği protesto etmeye başlamıştı. “Tahrik edilmiş bir grup” olarak nitelendirilse de açıkça dinci-faşist bir grup şehirde terör estirmeye başlamış ve sayıları ise her saat artıyordu.
Otelin önü tekbir getiren ve bozkurt işareti yapanlarla dolmuştu. Oysa devletin kolluk güçleri tarafından dağıtılabilecek bir grup vardı. Atılan sloganlar belliydi: “Kahrolsun laiklik, yaşasın şeriat”, “Şeriat isteriz”, “Cumhuriyet gidecek, şeriat gelecek”, “İslam’ın ordusu, laiklerin korkusu”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak”, “Şeriat gelecek, zulüm bitecek” ve “Müslüman Türkiye”.
Otelin önünde toplanan grup oteli ateşe verirken askerler müdahale etmemiş, olayı seyretmişti. Tüm bu olanlara karşı dönemin Başbakanı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.” diye açıklama yaparak, olayın devletten ayrı yürütülmediğini açıkça göstermişti. Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise katliamı “ağır tahrik” ile açıklamıştı. Devlet bürokrasisi Aziz Nesin’i ve o gün katledilenleri suçlayarak işin içinden sıyrılmaya çalışmıştı.
Katliamın gerçekleştiği gün Aziz Nesin, yardım istemek için dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’yü aramış, sonrasında ise Erdal İnönü, “Yetkim yoktu, ne yapayım?” diye açıklama yaptı.
Katliamın sanıklarından, ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsü Adem Kozu’nun kalan cezası, “sürekli hastalık hâli” gerekçesiyle Erdoğan tarafından kaldırıldı.
Madımak Katliamı’nda, halk ozanlarından 12 yaşındaki Koray Kaya’ya kadar 33 kişi katledildi. Dava yıllarca sürse de 2014 yılında zaman aşımına uğradı. Katliamın failleri ve bağlı oldukları yapılar açıkça cezasızlık ve sırt sıvamayla ödüllendirilmişti.
Madımak ile başlamayan ve onunla da sona ermeyen katliamlar, pogromlar ve siyasi şiddet Türkiye tarihinin karanlık sayfalarına işlendi. Geçmişten bugüne örülen siyasal İslamcı politikalar ise farklı dönemlerde farklı biçimler alsa da, toplumun ezilen ve ötekileştirilen kimliklerine yönelik ayrımcı ve düşmanca yaklaşımını sürdürdü.
Futbol ve Ulusal Kurtuluş|
“Onlar tüfekleri ve makineleriyle bize hükmedebilir
Ama yüz yüze, futbol sahasında, biz
Onlara kimin daha güçlü olduğunu gösterebiliriz”
-Ferhat Abbas
Cezayir’de futbolun tarihi henüz Fransız sömürgesi olduğu dönemin ortalarına dayanıyor. Bu dönemde popülerleşen spor, yalnızca bir eğlence aracı değil, bir politik mücadele aracıydı da. 1920’lerde Cezayir’de birçok futbol kulübü yalnızca Cezayirlilerden oluşuyordu, yani Cezayir’e yerleşen Fransızları (pied-noir) barındırmıyorlardı. Bu kulüpler henüz, doğrudan politik söylem üretmedikçe, sömürge hükümeti tarafından sorun olarak görülmüyorlardı fakat taşıdıkları kimlik onları ve taraftarlarını bu yönde mücadele etme durumunda bırakıyordu. Bu mücadele, sömürge hükümetinin 1928’de Avrupalı takımlar ile yerli takımların karşılaşmasını yasaklaması ile bitmedi. Yasak birçok yerde uygulanamadı, uygulanmaya çalışılan bölgelerde ise geniş eylemlere sonuç verdi. Bu yasak uygulanamayınca futbol takımlarına Avrupalı oyuncu kotası getirildi, ancak bu kotaya yönelik mücadele de sonuç verdi ve 1945’de kota kaldırıldı.
1954’te Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (FLN) kuruluşuyla birlikte Cezayir’de ulusal kurtuluş mücadelesinde büyük bir sıçrama gerçekleşti. Bu sıçrama futbola da tabii sirayet etti, 1956’da Kuzey Afrika Kupası finaline biri pied-noir, diğeri yerli kulüp çıkmasıyla birlikte maç sömürge hükümeti için bir kriz haline geldi ve kupa iptal edildi. Maçın iptali üzerine FLN yerli kulüplere ligleri boykot etme çağrısı yaptı. Birçok futbolcu ve yönetici bu çağrıya kulak verdi, Kupa finaline çıkan yerli takım USM Bel Abbes’den birçok futbolcu FLN’ye katılarak Fransa’ya karşı silahlı mücadelede yer aldı.
1958’de ise FLN öncülüğünde, henüz Fransa’dan siyasi bağımsızlığını kazanamamış olsa da, Cezayir Milli Takımı kuruldu. 14 Nisan günü FLN’in önceden görüştüğü ve anlaştığı Fransa 1. Ligi’nde oynayan 12 futbolcu, birçoğu aynı zamanda Fransız Milli Takımında da oynuyordu, Fransa’dan kaçtı. 2’si sınırda yakalanarak tutuklansa da 10 futbolcu Cezayir’e vardı. FLN tarafından düzenlenen Kuzey Afrika Cemile Buhayrad Turnuvası’nda sahaya çıkan “Bağımsızlık 11’i” ilk maçını 9 Mayıs günü Fas’a karşı oynadı ve maçı 2 - 1 kazandı. Cezayir Milli Takımı’na destek yalnızca kendi ülkelerinden gelmedi, Fransız Milli Takımı futbolcuları Raymond Kopa, Just Fountaine ve Roger Piantoni da 1958 Dünya Kupası sürerken arkadaşlarıyla dayanışmak adına Fransız Milli Takımı formasını birçok kez giymiş fakat artık Cezayir formasını seçmiş Mustapha Zitouni’ye kartpostal gönderdiler. FIFA’nın katılan futbolculara ve Cezayir Milli Takımı ile maç yapan federasyonlara karşı yaptığı tehditler de boşa düştü, yaz süresince Cezayirli futbolcular takıma katılmaya devam etti ve Cezayir resmen siyasi bağımsızlığı elde ettiği 1962 yılına kadar 14 farklı ülke ile 80’den fazla kez oynadı.
Cezayir Milli Takımına katılan futbolcular rahat yaşamlarını, ünlerini, kariyerlerini geride bırakarak Cezayir’in kurtuluşu için Tunus’da sürgüne razı oldular. Cezayir’in bağımsızlığının ardından Cezayir Geçici Hükümeti Başkanı Ferhat Abbas, futbolculara şunu söyledi: Sizler devrimi 10 yıl öne taşıdınız.
Cemile Buhayrad |
Cemile, Cezayir’in Fransız sömürgeciliğine karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinin en önde gelen kadın militanlarından biridir.
Fransa, 1930 yılında Cezayirli bir siyasetçinin sömürgeci Fransa temsilcisine hakaret etmesini bahane ederek Cezayir’i açık biçimde işgal etmiş ve asker göndermiştir. Yaklaşık 300 yıl Osmanlı egemenliğinde yaşayan ve bu süreçte pek çok kayıp veren Cezayir halkı, Fransız müdahalesine karşı cesurca dirense de işgalcilere karşı silahları yetersiz kalmıştır. İşgali izleyen beş yılda ülkenin en verimli topraklarına el konulmuş ve bu topraklar Fransız yerleşimcilere verilmiştir.
Cemile, 1935 yılında Cezayir’de orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş; çocukluk ve gençlik yılları Fransa’nın Cezayir’i işgal altında tuttuğu döneme denk gelmiştir. İlkokulda her sabah okutulan “Annemiz Fransa Marşı”nı “Annemiz Cezayir” diye okuduğu için okuldan uzaklaştırılması, hayatındaki ilk önemli kırılma olmuştur.
8 Mayıs 1945’te Sétif ve Guelma’da yaşanan bu katliamda yaklaşık 45 bin Cezayirli öldürülmüş, Fransızlar Cezayir’de açık bir soykırım uygulamıştır. Bu olaydan sonra, çoğunluğu öğrencilerden oluşan Cezayirli gençler Ulusal Kurtuluş Hareketi’ne (FLN) katılmaya başlamıştır.
1954 ve sonrasında Fransa sömürgeciliğine karşı yürütülen direniş sürecinde 12 binden fazla Cezayirli katledilmiştir.
Fransız sömürge mahkemesinde yaralı ve işkence görmüş halde yargılanan 22 yaşındaki Cemile Buhayrat, kendisine verilen giyotinle idam kararını kahkahalarla karşılamış; mahkeme heyetine, “Bizi öldürmekle Cezayir’in bağımsızlığa kavuşmasını engelleyemeyeceksiniz” sözleriyle tarihe geçmiştir.
Devrim süresince Milli Kurtuluş Cephesi Komutanı Sadi Ya Cef’in irtibat ajanı olarak görev yapmıştır.
Milli Kurtuluş Mücadelesi, sömürge rejiminin tüm cephelerine yönelen silahlı eylemleri kapsayarak özellikle köylüler arasında geniş bir destek bulmuştur. Şehirlerde ise FLN kısa sürede güçlü bir sempatizan kitlesi kazanmıştır. Fransa, bu direnişi bastırmak için NATO destekli modern ordusunun tüm imkanlarını seferber etmiştir.
Tunus ve Fas sınırlarına elektrikli bariyerler kurulmuş, henüz bağımsızlığını yeni kazanmış bu ülkelerden Cezayir’e yardım ulaşması engellenmiştir. Halkın yaşam kaynaklarını yok etmek amacıyla ürünler ve tarım araçları imha edilmiş, 8 binden fazla köy yerle bir edilmiştir. İki buçuk milyon insan yerinden edilmiş, bu politikalar bir milyondan fazla kişinin ölümüne yol açmıştır.
“Ülkenin her çocuğunun feryadı benim feryadımdır” diyen Cemile, bağımsızlık direnişinde en ön saflarda yer almış ve birçok eylem nedeniyle yargılanmıştır. Cezayir’deki Fransız lokantalarına yönelik bombalı eylemlerden sorumlu tutulmuş, yakalandıktan sonra ağır işkencelere maruz kalmış; cinsel istismar ve tecavüze uğramıştır.
Simone de Beauvoir, Cemile Buhayrat’ın hikayesini kaleme aldığı yazısında, “Bir kadının bedeninin savaş aygıtı haline getirilmesinden utanıyorum. Cemile’ye şiş ve copla tecavüz eden askerler beni savunuyor olamazlar” sözleriyle yaşananlara dikkat çekmiştir.
İdam cezasına çarptırılan Cemile için; Fransa’ya cezanın iptali için yoğun kamuoyu baskısı oluşmuştur. Bunun sonucunda idam cezası ertelenmiş ve Cemile hapse gönderilmiştir. Tüm işkencelere ve kukla mahkemelere rağmen dimdik duruşundan bir adım dahi geri atmayan Cemile, “Sadece işgalci hainlere haddini bildirdim” demiştir.
1962 yılının Mayıs ayında Evian Anlaşmaları imzalanmış ve Cezayir’in bağımsızlığı ilan edilmiştir. Bağımsızlıkla birlikte müebbet hapis cezasına çarptırılmış olan Cemile serbest bırakılmıştır.
Başta Filistin halkı olmak üzere, işgal ve sömürü altında yaşayan tüm halklarla dayanışmayı hayatının merkezine almış; yaşamı boyunca Cezayir’in ve ezilen bütün halkların özgürlük mücadelesini onurla savunmuştur. Savaşmayı seçmiş, bedel ödemekten kaçınmamış; direnişiyle, kararlılığıyla ve insanlık onuruna olan sarsılmaz inancıyla örnek bir yurtsever olarak tarihte yerini almıştır.
Salvador Allende |
“Bu koşullarda, sözlerim sadece işçilere ve gençlere: Teslim olmayacağım!“
1970’te Şili’nin ilk Marksist devlet başkanı olan Salvador Allende, ülkeyi kapitalizmden demokratik yollarla sosyalizme taşıyacağına inanıyordu. Büyük toprakların ve önemli sanayi kollarının kamulaştırılması, bakır madenlerinin millileştirilmesi, gelir adaletsizliğini azaltmayı hedefleyen toplumsal politikalar ve yoksullara yönelik doğrudan gelir desteği… Bu reformların tümü, Şili’de eşitlikçi ve bağımsız bir ekonomi hedefliyordu.
Ancak tüm bunlara karşı Şili halkının demokratik tercihi küçümseniyor, Beyaz Saray’da şu sözler yankılanıyordu:
“İnsanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Mesele, Şili seçmeninin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir.”
11 Eylül 1973’te sosyalist başkan Allende, Amerikan destekli halk düşmanı General Pinochet’nin askeri darbesiyle devrildi ve ülke 17 yıl sürecek karanlık bir diktatörlüğe sürüklendi.
Allende’nin son sözleriyle:
“Tarih onları yargılayacak…
Ülkemin emekçileri; Şili'ye ve Şili'nin alın yazısına inanıyorum. Vatan hainliğinin egemen olduğu bu kara ve acı anın üstesinden başkaları gelecek.
Magallanes Radyosu büyük ihtimalle susturulacak ve durgun sesim size ulaşamayacak. Bu önemli değil. Siz beni duymaya devam edeceksiniz. Yabancı sermaye, emperyalizm, gericilikle birlikte silahlı kuvvetlerimizin kendi geleneğini bozmasına varan koşulları hazırladı. Bu koşullarda, sözlerim sadece işçilere ve gençlere:
Teslim olmayacağım! En azından onurlu ve ülkesine sadık biri olarak hatırlanacağım!"
-Salvador Allende
"Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim; ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim her şeyi sonuna kadar götürmek isterim."
Karadeniz'in asi sesi, halkların kardeşliğinin, doğanın ve özgürlüğün türkülerini söyleyen Kâzım Koyuncu'yu ölümünün yıl dönümünde özlemle anıyoruz.
Kâzım, sanatını yaşamdan ve mücadeleden ayırmadı. Türkülerinde Karadeniz'in hırçın dalgalarını, halkın özlemlerini ve daha güzel bir dünya umudunu taşıdı. Ardında yalnızca şarkılar değil; onurlu bir duruş ve mücadele mirası bıraktı.
1971 yılında Maltepe'de Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir'in kuşatıldığı eve yapılan operasyonda Hüseyin Cevahir'i şehit eden binbaşı Cihangir Erdeniz daha sonra yarbay rütbesine terfi edip ardından emekli olmuştu. Emeklilik yıllarında Pendik'te av dükkanı işleten Cihangir Erdeniz devrimciler tarafından Hüseyin Cevahir'in intikamı sebebiyle cezalandırıldı. Eylemi Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği (MLSPB) üstlendi.
"Sınıflar, sınıf mücadelesinin ortadan kalkmasıyla değil, daha da yoğunlaşmasıyla yok edilir. Devlet de iktidarını zayıflatarak değil, tam tersine en güçlü hâline ulaşarak sönümlenecektir. Çünkü ölmekte olan sınıfların son kalıntılarını ortadan kaldırmak ve henüz yok edilmemiş, yakın zamanda da yok olmayacak olan kapitalist kuşatmaya karşı savunmayı örgütlemek için buna ihtiyaç vardır."
— Joseph Stalin
J. Stalin, "Birinci Beş Yıllık Planın Sonuçları", VKP(b) Merkez Komitesi ve Merkez Kontrol Komisyonu Birleşik Plenumu'nda yapılan konuşma, Ocak 1933. Toplu Eserler, Cilt 13, s. 211.
Evet, biz rakiplerimizin “kültür” ve “medeniyet” dediklerini yok etmek istiyoruz. Biz kulluğu ve zulmü yok etmek istiyoruz, biz insanlar arasına dökülen nefret ve anlaşmazlık tohumlarını yok etmek istiyoruz, cehaleti- kardeşlerimizin büyük çoğunluğunun daldığı manevi karanlığı- yok etmek istiyoruz. Evet burjuva baylar, biz cehaleti yok etmek istiyoruz, biz sizin kültürünüzün düşmanları! Sizin kültürünüz kültürün bizzat tersidir: kendini ancak eğitim tapınağının kapılarını onlara kapatarak gerçek kültürün hazinelerinden yoksun bırakıp halkı aptallığa mahkum ederek kurtarabilir. Bu tapınağı halka açmak, bu bizim gayemizdir: bilim, ki siz onu birkacın tekeline bırakıyorsunuz, ve öyle ki o size övgü dizmedikçe, kendi çıkarınızı gütmedikçe, ona bir ekmek kırıntısını bile fazla görüyorsunuz. Biz bilimi herkesin ortak mülkiyeti yapmak istiyoruz. Ve bu ancak hakiki bir ilköğretim sistemiyle olabilecektir; bugünün köhne düzeni gibi öğretmenin fiziksel olarak aç, öğrencinin ise manevi olarak aç bırakıldığı, onların ruhsal açlığına yakınsayamayacak kadar az kırıntıların verildiği, bu ismin ancak bir gülünç taklidi olabilecek ancak en düşük derecede bilginin verildiği devlet okulları gibi değil. Hayır, gerçek anlamıyla bir ilköğretim, her çocuğa en yüksek derecede eğitimi aktaracak, her birinin içindeki kabiliyeti açığa çıkaracak ve geliştirecek ve bugünkünün aksine gerçek eğitimin ancak başladığı yaşlarda durmayacak halk için okullar. Sosyalizm: “kültüre düşman”! Her yeteneğe gelişme imkanı verdiği için mi? Kültürel ilerleme adına koca bir kaldıraç hakiki halk eğitiminin salt gerçekliğinin altında yatıyor!
-Wilhelm Liebknecht; 22 Ekim 1871’de Chemnitz, Saksonya’da verdiği bir söylevin broşür haline getirilmiş transkriptinin bir kısmının çevirisi.
Psikolojinin Mozart'ı Lev Vigotski|
Yirminci yüzyılın başlarında, çocuk psikolojisini sadece biyolojik evrelere sıkıştıran dogmatik yaklaşımlara karşı duran; insan zihninin gelişimini diyalektikle açıklayan devrimci kuramcı Lev Vygotsky, 17 Kasım 1896'da bugün Belarus'ta yer alan Orsha şehrinde, entelektüel ve varlıklı bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi.
Çocukluk yılları Gomel şehrinde geçen Vygotsky, evde aldığı nitelikli eğitimin ardından özel bir Yahudi lisesini dereceyle bitirdi. Üniversite eğitimi dönemi, Çarlık Rusyası’nın Yahudi öğrencilere uyguladığı katı kota sistemine ("Yahudi Piyangosu") rağmen üstün başarısıyla Moskova Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne kabul edilmesiyle başladı. Ancak insani bilimlere duyduğu derin ilgi nedeniyle kısa süre sonra hukuk fakültesine geçiş yaptı. Eş zamanlı olarak, resmi devlet üniversitelerinin baskıcı yapısına tepki olarak kurulan Shanyavskii Halk Üniversitesi'nde tarih, felsefe, edebiyat ve estetik dersleri aldı. 1917 yılında mezun olduktan sonra Gomel’e dönerek edebiyat ve psikoloji öğretmenliği yapmaya başladı.
Vygotsky’nin profesyonel psikoloji kariyeri, 1924 yılında Petrograd’da düzenlenen 2. Tüm-Rusya Psikonöroloji Kongresi’nde sunduğu bildiriyle başladı. Kongrede sergilediği dehadan etkilenen ünlü nöropsikolog Alexander Luria, onun Moskova Psikoloji Enstitüsü'ne araştırmacı olarak davet edilmesine öncülük etti. Moskova’ya taşınan Vygotsky; Luria, Leontiev ve Zankov gibi isimlerle birlikte insan gelişimini kültürel ve tarihsel bağlamda inceleyen bir araştırma grubu oluşturdu.
Vygostky'nin 1926 senesinde kaleme aldığı ''Psikolojide Tarihsel Krizin Anlamı'' (The Historical Meaning of the Crisis in Psychology) çalışmasında ise psikolojinin felsefi ve yöntemsel olarak bir kriz döneminde olduğunu söylemiştir. Kitabın yazıldığı dönemde psikoloji, zihni ve bilinci yok sayan mekanik davranışçılık ve insanı sadece soyut iç gözlemlerle açıklamaya çalışan psikoloji arasında iki kutuba ayrılmıştı. Bu krizi aşmak için marksizmi kullanan Vigotski ise Marx'ın kapitalizmi çözümlerken sistemin özünü meta kavramında bulması gibi Vigotski de insanı anlamak için ''söz-anlam'' kavramını ortaya atmıştır. Sözcüğün anlamını oluşturan şey dil ve düşüncenin kesiştiği en küçük yapı olmasıdır. Aynı zamanda psikolojiyi varsayım olmaktan çıkaracak şeyin pratikte olduğunu söyleyen Vigotski, kuramların gerçek hayatta test edilerek ispatlanmasını savunup teori-pratik arasındaki ilişkiyi psikoloji bilimine uyarlamıştır.
Ancak Vygotsky’nin bilimsel üretkenliği sağlık sorunları ile birlikte şekillendi. Erken yaşta yakalandığı tüberküloz hastalığı hayatı boyunca peşini bırakmadı. Sağlığının hızla bozulmasına rağmen çalışmalarına ara vermeyen Vygotsky, 11 Haziran 1934'te Moskova'da 37 yaşında hayatını kaybetti. Son not defterine yazdığı sözler, onun bilimsel tutkusunu özetler niteliktedir: "Psikolojide yaptığım son şey bu oldu – Musa gibi, vaat edilmiş toprakları görüp zirvede ölmek bana da nasip oldu. Elveda sevgili yaratılarım."
"Sovyet iktidarı, Avrupa'nın en geri ülkelerinden birinde yalnızca iki yıl içinde, kadınların özgürleşmesi ve erkeklerle eşit haklara sahip olması için; dünyanın en ileri, en aydın ve en 'demokratik' cumhuriyetlerinin 130 yılda birlikte başaramadığından daha fazlasını gerçekleştirdi."
— Vladimir Lenin, Sovyet İktidarı ve Kadının Konumu (1919)
Teslim Alınamayan İrade: Mehmet Fatih Öktülmüş |
“Apo, Fatih, Hasan, Haydar
Yanar hücre hücre yanar
Kızıl karanfiller gibi
Elde bayraklaştılar”
İlk ölüm orucu şehitlerinden biri olan Mehmet Fatih Öktülmüş, 17 Haziran 1984’te yaşamını yitirdi. 49 yılında Trabzon’da doğan Öktülmüş, hem yoldaşı hem de kuzeni olan Osman Yaşar Yoldaşcan’la birlikte daha lise yıllarında omuz omuza mücadeleye atıldı. ODTÜ’yü kazanmasının ardından Ankara’da 68 ruhunu yaşamış, aktif bir parçası olmuştu; 6 Ocak 1969’da ABD büyükelçisinin arabasının yakılmasında da yer almıştı. Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) ve onun öncülü sayılan Basın Yayın Komünü’nde, diğer adıyla “Aktancılar”da faaliyet yürüttü.
Fatih Öktülmüş, devrimci hareketin ihtiyaç duyduğu, yaşamını devrim yoluna adayan profesyonel devrimci kadrolardan biriydi. Mücadele yaşamı boyunca tek bir alana sıkışmayan; politik, örgütsel, askeri ve ideolojik pek çok çalışmada yer alan çok yönlü bir devrimciydi. Hapishanede başı dik bir direnişçi; gerektiğinde silah kullanmaktan çekinmeyen, alçakgönüllü, fedakar, devrime irade koyan ve işkenceye karşı direnişiyle örnek olan bir devrimciydi. Son yakalandığında sahte kimliğinde kullandığı isim “Dilaver Yanar”dı. İşkencelerde başka isim söylemez ben Dilaver’im derdi.
Basın Yayın Komünü tarafından Temmuz 1971’de gerçekleştirilen ve Türkiye’nin en büyük siyasi soygunlarından biri olarak bilinen Denizli Ziraat Bankası aracı soygununda da yer aldı. İzmir’den Denizli’ye taşınan yaklaşık 4 milyon TL, halk adına kamulaştırılmıştı.
1975 sonunda THKO ile birleşilmesiyle başlayan ve 1977 Mayıs’ında ayrılıkla sonuçlanan süreç ve sonrasındaki Adana zamanları; Fatih’in hem kendisini hem de çevresini eğittiği, kime dokunsa iradesini güçlendirdiği, yüzünü güldürdüğü; dertlerine ortak olduğu yıllar oldu.
Bu süreç, onun örgütçü yanının ve devrimci önderlik özelliklerinin daha da belirginleştiği bir dönemdi.
Adana Hapishanesi’nden Konya Hapishanesi’ne sürgün edilmesiyle birlikte, mücadele koşulları değişmemiş sadece mekan değişmişti. Konya Hapishanesi’nde de beraber kaldığı siyasi tutsakları örgütlemiş, idareye kendi şartlarını kabul ettirmişti.
12 Eylül darbesinden sadece 17 gün sonra, Osman ve Fatih; yanlarında silah ve el bombalarıyla bir soyguna giderken, arama yapan jandarmalarla karşılaştı. O saatten sonra aralarında saatler süren bir kovalama yaşandı. Ertesi gün, bir başkomiseri öldüren, bir polisi ve iki askeri yaralayan Osman’ın çatışmada şehit düştüğü öğrenildi. Kolundan yaralanan Fatih ise kaçmayı başarmıştı. Gittiği yerin kurallarına uymaz aksine kuralları yıkar kendi kurallarını inşa ederdi.
29 Mart 1981 tarihli Milliyet gazetesinin birinci sayfasında, işkence gördüğü hırpalanmış yüzünden açıkça belli olan fotoğrafıyla yer aldı. Devrimci Yolcu Durhasan Şahin’in anlatımına göre, Fatih ağır yaralıydı; yarasına kalem sokulacak kadar insanlık dışı işkencelere maruz kalıyordu. Buna rağmen tek bir “ah” bile demiyordu.
20 gün süren sorgulama boyunca gerçek kimliğini gizledi ve “Benim adım Dilaver Yanar” sözünden başka tek bir kelime etmedi. İfade vermedi, tutanak imzalamadı, yüzleşmeleri reddetti ve acıya tepki vermeyerek işkencenin amacını boşa düşürdü. Ona işkence edenler yüzünü dahi ekşitmeyen Fatih karşısında bir böcekten farksızdı.
Devrimcileri davalarından döndürmek, kişiliklerini sindirmek ve askeri disiplin altına almak; Fatih, bu dönemde direngenliğiyle en büyük cevabı vermişti. Birçok kentin işkence odalarından ve İstanbul’un en zorlu zindanlarından ser verip sır vermeden başı dik çıkmıştı.
1984 yılında tek tip elbise uygulamasına karşı başlatılan açlık grevleri sırasında, Metris Cezaevi’nde diğer üç Devrimci Solcu Abdullah Meral, Haydar Başbağ ve Hasan Telci ile birlikte ölüm orucuna girerek şehit düştü. Ömrü boyunca insanlık onuruna yaraşır bir şekilde yaşasın diye halklar; ardında boyun eğmeyen bir duruş, sarsıcı bir direniş ve devrimci irade bıraktı.
Devrimci Bir Subayın Gözünden 15-16 Haziran Direnişi|
15-16 Haziran Direnişi sırasında devlet işçi sınıfının büyük direnişini engellemek adına kolluk kuvvetlerini yeterli bulmamış, Gebze’den Kadıköy’e yürüyen işçilerin önüne polisin yanı sıra askerler de dikilmişti. Direniş sırasında Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü üyesi olan Atilla Özsever’in “Mesele Teslim Olmamakta” kitabında yazdığı 15-16 Haziran hakkında izlenimlerini, hem o dönem sosyalist kesim içinde birçoğu düşünürün devrimci özne rolünü oynayabileceğini düşündüğü ordunun direnişe nasıl baktığını hem de bir devrimci subayın çelişkili durumunu yansıtması adına burada paylaşmaya uygun gördük.
“15-16 Haziran 1970 tarihinde meydana gelen işçi olaylarında görev yaptığım askeri birliğin bizzat yer alması, beni çok daha fazla etkiledi. Zamanın Demirel hükümeti, sendikal örgütlenmeyi ve özellikle Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) örgütlenmesini engellemek için bir yasa hazırlamıştı. Bu yasaya karşı 150 bine yakın işçi, iki gün boyunca İstanbul ve Kocaeli’de yürüyüşe geçti, fabrikalar işgal edildi.
Bölük komutanı 1965'li Üsteğmen Faruk Tanrıverdi'nin Doğu Anadolu bölgesine tayini çıkması nedeniyle bölüğü devir teslim alıyordum. 15 Haziran günü, Tugay'ın Ankara asfaltına bakan tarafında işçi ve öğrencilerle Emniyet güçleri arasında taşlı sopalı bir çatışma çıkmıştı. Polisler iri yarı bir işçiyi yakalayıp nizamiye kapısına getirdiler.
Kapıda sivil polisler ile binbaşı, yarbay rütbesinde subaylar vardı. Polisler işçiyi hırpalarken içlerinden bir sivil polis, "Ulan, Stalin’den aldığın rubleleri ne yaptın?" diye sordu. Stalin 1953'te ölmüş, yıl ise 1970'ti; öte yandan Rus para birimi olan "ruble"yi işçi nereden bilebilirdi. Nitekim işçinin verdiği cevap oldukça ilginçti: “Ben Türk'üm ve Müslüman'ım…”
İşçiye yapılan kötü muamele karşısında çaresiz bir şekilde üzüntülü bir durumdaydım. O sırada tanıdığım ve benden daha yaşlı olan bir astsubay başçavuş, nizamiyede beni kenara çekerek teselli etmeye çalışmıştı.
15 Haziran günü öğleden sonra Kartal'da bulunan Haymak Demir Döküm Fabrikası'nı işçilerin işgal ettiği ve makinelere zarar verdikleri haberi geldi. Haymak Fabrikası zamanın Başbakanı Süleyman Demirel'in kardeşi Şevket Demirel'in ortağı olduğu bir fabrikaydı.
14 zırhlı personel taşıyıcısı (kariyer) ile fabrikaya doğru giderken işçiler bizi alkışlayıp “Ordu işçi el ele”, “Demirel istifa”, “Ordu millet el ele” şeklinde sloganlar atıyorlardı.
Bilindiği gibi 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra orduya karşı bir sempati söz konusuydu. Sosyal ve sendikal hakları tanıyan yeni bir anayasa yapılmıştı. Ancak bizim birlik fabrikaya gelince etrafı çevirdik, güvenlik tertibatı aldık, işin rengi değişti. Daha sonra üst rütbeli subaylar ve Emniyet yetkilileri içeri girdi, işçi temsilcileriyle görüşme yaptılar.
Bu arada fabrikanın etrafını kariyerlerle çevirdiğimiz sırada genç bir işçi, büyük bir çeviklikle zırhlı personel taşıyıcının üstüne fırladı, göğsünü açtı, "Biz hak mücadelesi veriyoruz. İnanmıyorsan vur beni" diye bağırdı. Ben de kendisine, "Sizin gibi düşünüyorum ancak burada emirleri uygulamak. zorunda yım. Kariyerden inin, sakinleşin" dedim.
Bizim Zırhlı Tugay'ın diğer Piyade Taburu'nda görevli sınıf arkadaşım Teğmen Rıfat Kılıç'ın bölüğü de Haymak. Fabrikası'na sevk edilmişti. Teğmen Kılıç, başından geçenleri şöyle anlattı:
‘Askerlerimi fabrikanın etrafına süngülü bir vaziyette dizdim. İşçiler giriş kapısını zorladılar. Yaşlı bir işçi, “Niçin içeri girmemize izin vermiyorsunuz? Burası Başbakan Demirel'in kardeşinin fabrikası diye mi? Aslında sizler de onlara hizmet ediyorsunuz” şeklinde konuşmaya başladı. İşçiler de, “Satılmış Teğmen” diye slogan attılar. Sonra fabrikanın yan tarafından içeri girmelerine izin verdim.’
Akşam bizim birlik kışlaya döndü. Ben de askerleri topladım. “Arkadaşlar! İşçiler, hakları için eylem yapıyorlar. Yarın bir gün siz de işçi olabilirsiniz. Belki de eylem yapanların içinde ağabeyleriniz, kardeşleriniz, yakınlarınız olabilir. Bir çatışma, ateş etme gibi olaylardan kaçınacağız” diye bir konuşma yaptım. Ertesi günlerde bu işin devam edeceğini seziyorduk, müdahaleler olabilirdi. Askerden de işçiden de herhangi bir zayiat olmasını istemiyordum.
…
…16 Haziranda Kadıköy Yoğurtçu Parkı Kurbağalıdere mevkiinde çatışmaların olduğu söylendi. Bizim birliğe talimat verildi, öğle saatlerinde Tugay’dan hareket edip Ankara asfaltı yoluyla Kadıköy’e oradan da Kurbağalıdere bölgesine gittik.
İşçiler de Maltepe’den Bağdat Caddesi yoluyla Fenerbahçe Stadı’nın olduğu yere kadar gelmişti. Onlar Fenerbahçe Stadı'nın önünde, biz de Kurbağalıdere Köprüsü'nün üzerindeydik, üç tane kariyeri köprünün önüne koyduk, askerler de kol kola girmiş biçimde işçileri bekliyorlardı.
Fenerbahçe Stadı önünde “Otosan” pankartlı işçiler vardı, yani oradaki işçilerin bir kısmı Otosan fabrikasının işçileriydi. Kadın işçiler de ön tarafta saf tutmuştu.
O sırada Birinci Ordu Kurmay Başkanı Vahit Güneri Paşanın binbaşı rütbesindeki emir subayı bana dedi ki, “Teğmenim, işçilerin kariyerleri aşıp Kadıköy vapur iskelesine inmesini istemiyoruz, vapur iskelesinden karşıya geçip Levent veya Eminönü'ndeki diğer işçi gruplarıyla buluşacaklar. Bu durumu engelleyelim.” “Tamam, komutanım” dedim.
İşçilerin Kurbağalıdere Köprüsü'nde kurduğumuz barikata yaklaşması üzerine binbaşı manevra mermisi kullanmanın gerekli olduğunu söyledi. Manevra mermisinin öldürme riski yoktu ama 50 metreye kadar yaralayıcı bir etkisi vardı. Ben, herhangi bir çatışma çıkmadan işçileri engellemeyi ya da işçilerin kol kola giren askerlerin arasından geçip gitmelerini istiyordum.
Binbaşıya, manevra mermisinin kullanılması halinde bunun hakiki mermi gibi de algılanabileceğini ve ciddi bir çatışmanın çıkabileceğini ifade ettim. Emir subayı ısrarcı olunca manevra mermilerinin bulunduğu kariyeri arama bahanesiyle zaman kazanmak ve durumu oyalamak istedim. İşçilerle aramızda 100 metreden az bir mesafe kalmıştı, bir an önce bizim barikatı aşmalarını arzu ediyordum. Yoğun bir işçi kalabalığı olduğu için kısa bir süre sonra bizim barikatı aşıp geçtiler.
Bizim bölüğün asteğmenini coşkuyla omuzlarına aldılar. Yoğurtçu Parkı'ndaki polis arabasını da ters çevirip tekmelediler. Buradan da işçinin asker ve polise karşı olan tavrını değerlendirebiliriz. Bu arada önlem olarak vapur seferleri iptal edilmişti. İşçiler Kadıköy bölgesinde kaldı. Olaylar böyle cereyan ederken akşam sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetimin ilanından sonra işçi liderleri ve temsilcileri tutuklanmaya başladı.
16 Haziran akşamı, bizim birlik Fenerbahçe Orduevi önüne gönderildi. Orada subay lojmanlarını korumakla görevlendirildik. Daha sonraki günlerde benim ve olaylarda görev alan diğer subayların ifadeleri alındı. Bu ifadelerde olaylarla ilgili gözlemlerimizi aktarmıştık.
Bu olayların sonucunda ilk kez işçi sınıfı ile karşı karşıya kalıyordum. İşçilerin sendikal haklarının kısıtlanmasına karşı gösterdiği tepki, bu sınıfın sorunlarına ve sosyalizme olan ilgimin daha da yoğunlaşmasına neden oldu.
Öte yandan o zamana kadar ordu içinde işçi sorunlarına sempati duyan Kemalist kesimin 15-16 Haziran olaylarından sonra bu sınıfın sorunlarına sıcak bakmadığını söyleyebilirim. Hatta binbaşı ve daha üst rütbedeki kimi subaylar, bu hareketi bir "ayaklanma" olarak değerlendirip DİSK'e ve eylemlere katılanlara karşı daha sert önlemlerin alınmasını savunuyorlardı.
Binbaşı ve daha üst rütbedeki subaylar, bilirkişi göreviyle işgal edilen ve olayların meydana geldiği fabrikalara gittiler, orada işverenlerin de yönlendirmesiyle "fabrikadaki makinelerin, araç ve gerecin tahrip edildiği" yönünde raporlar hazırladılar. Bu durum ve raporlar, birçok ordu mensubunu etkiledi, işçi kesimine karşı olumsuz bir görüşe sevk etti. Ben ve benim gibi sosyalist kimliği ağır basan subaylar ise böyle düşünmüyorduk. Aksine işçi sınıfına olan sempatimiz daha da artıyordu.
…
15-16 Haziran direnişi, sermaye sınıfını ürküttü. Ordunun temsilcisi olan Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç da, "Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı" sözüyle bir durum tespiti yaptı. Ve özgürlüklerin, sosyal hakların kısıtlandığı 12 Mart askeri müdahalesine gidişin de işaretleri gözükmeye başlamıştı…”
Ancak, fabrikalardan caddelere sel gibi akan, tankları ve barikatları aşan, fabrika kapılarını kaynaklayarak militanca direnen on binlerce işçiyi, sendika bürokrasisi yalnız bırakmıştır. Sürece yön verememenin getirdiği büyük bir panikle DİSK yönetimi ve uzlaşmacı bürokratlar, burjuvazinin radyosundan yasalara saygı gösterilmesi ve işçilerin "evlerine dönmesi" çağrısında bulunmuşlardır. Oysa işçi sınıfının gerçek önderlerinin yeri burjuva yasalarının ve düzen kurumlarının yanı değil, sınıf çıkarları doğrultusunda barikatların önünde dövüşen proletaryanın en ön safı olduğunu tarih bize her seferinde göstermiştir.
16 Haziran günü eylemlerin ulaştığı devasa boyut karşısında dehşete kapılan burjuvazi, mülkiyet ilişkilerini ve sömürü düzenini korumak amacıyla devletin çıplak zor aygıtlarını ve askeri bürokrasiyi devreye sokmuştur. Polis barikatlarının işçi seli karşısında yetersiz kalması üzerine, oligarşinin askeri birlikleri tanklarla kordonlar oluşturarak tüm şehri abluka altına almaya zorlamıştır. Proletarya ile egemenlerin silahlı güçleri arasındaki en şiddetli çatışmalar Kadıköy’de ve 4. Levent bölgesinde, fabrikaların hemen önünde yaşanmıştır. Kadıköy Yoğurtçu Parkı ve Doğancılar Parkı önünde kurulan askeri barikatları yaran işçiler, oligarşinin silahlı gücüyle burun buruna gelmişlerdir.
Bu kanlı çatışmalar sırasında Kadıköy’de Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak isimli üç işçi, bir polis memuru ve tesadüfen olay yerinde bulunan bir esnaf polis kurşunlarıyla hayatını kaybetmiştir. Çatışmaların ardından ilan edilen sıkıyönetimle birlikte DİSK yöneticileri tutuklanmış, fabrikalarda direnişe devam eden öncü işçilerden 5 binden fazlası işten çıkarılmıştır. Derby Lastik Fabrikası gibi direnişin kalesi olan yerlerde işçiler gözaltılara ve baskılara rağmen mücadeleyi fabrikalarda sürdürmeye çalışmışlardır.
15-16 Haziran Direnişi, resmi yasal sınırları fiili mücadele gücüyle aşarak toplumsal düzeyde büyük bir meşruiyet kazanmış ve nihayetinde gerici 1317 sayılı yasanın Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesini sağlayarak bir zafer elde etmiştir. Ancak bu zafer, sınıfsal çelişkileri ortadan kaldırmamış, aksine egemen sınıfların sınıf korkusunu en üst düzeye çıkarmıştır. Oligarşi, işçi sınıfının bu muazzam uyanışının düzeni tehdit eden devrimci potansiyelini çok iyi kavramış ve bu toplumsal hareketi ezmek amacıyla önce 12 Mart 1971 muhtırasını, ardından da sınıfsal bir intikam harekatı olan 12 Eylül 1980 askeri darbesini tezgahlamıştır. 1982 Anayasası ile işçi sınıfının haklarının büyük oranda kısıtlanması, 1980 darbesinin kimin için ve ne için yapıldığını bize göstermiştir.
Gelecekte yaşanacak büyük kitle hareketlerinin ve işçi sınıfı hareketlerinin en somut zaferi, sosyalizm ise; parlamenter rüyalardan arınmış, kendi bağımsız sınıf gücüne güvenen ve devrimci bir sınıf partisi önderliğinde birleşen işçi sınıfının militan mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Türkiye kapitalizminin 1960’lı yıllardaki gelişim çizgisi, ithal ikameci sanayileşme stratejisinin sınırları ve montaj sanayisine dayalı kentsel üretim merkezlerinin hızla büyümesiyle şekillenmektedir. Bu dönemde, özellikle İstanbul-Kocaeli-Gebze endüstriyel bölgesinde yoğunlaşan sanayi proletaryası, niceliksel bir büyümenin sınırlarını aşıp niteliksel bir sınıf bilinci edinme sürecine girmiştir.
1961 Anayasası’nın getirdiği göreli demokratik ortam, işçi sınıfı hareketinin uyanışına bir zemin oluştursa da, asıl dinamik güç doğrudan fabrikalarda verilen mücadelelerle şekillenmiştir. 1961 yılındaki Saraçhane Mitingi ile başlayan süreç, 1970 yılına gelindiğinde kazanılmış hakların savunulması ve genişletilmesi amacıyla militan bir karakter kazanmıştır. 15-16 Haziran Direnişi bu kazanımların fiili bir mücadele yoluyla korunmasını amaçlayan, işçi sınıfının kitlesel, militanmücadelesine dönüşmüştür.
Bu uyanışın karşısında konumlanan Türk-İş, Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi sendika bürolarının aktif katılımıyla 1952 yılında antikomünist ve sınıf işbirlikçisi bir sendikal merkez olarak kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD emperyalizminin ve oligarşinin ihtiyaçları doğrultusunda Amerikancı tarzda bir sendikal çizgiyle faaliyetler yürüttü. 1950’li yıllar boyunca Türk-İş’in örgütlediği kitlesel eylemlerin "komünizmi telin" ve 'Kıbrıs Türk'tür Türk Kalacak'' mitinglerinden ibaret olması, bu yapının sınıfsal karakterinin açıkça tezahürüdür.
1960'lı yıllarda sınıf bilinciyle tanışan işçiler, Türk-İş'in bu uzlaşmacı tutumunu sarı sendikacılık olarak mahkum etmiş ve 1967 yılında kurulan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) yönelmişlerdir.
DİSK'in ve üye sendikaların işyerlerinde elde ettiği başarılar işçiler arasında DİSK'e yönelik sempatiyi artırırken, sermaye çevrelerinde ve Türk-İş bürokrasisinde derin bir DİSK nefreti büyütmekteydi. Sadece işyerlerinde DİSK'in bitmeyeceğini anlayan egemen sınıflar, çözümü yasal düzenlemelerle bu mücadeleyi engellemekte buldular.
Bu amaçla hazırlanan ve 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda değişiklik öngören yasa tasarısı, doğrudan DİSK’in tasfiyesi demekti. Çalışma eski Bakanı ve Meclis Çalışma Komisyonu Başkanı Turgut Toker, 11 Mayıs 1970 tarihinde Türk-İş’in Erzurum’da toplanan Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada bu niyeti gizleme gereği duymamış, yapılacak değişikliklerden sonra Türkiye'de Türk-İş'ten başka konfederasyon kalmayacağını ve DİSK'in yasanın öngördüğü üçte bir üye barajı gibi ağır şartları yerine getiremeyerek tasfiye olacağını açıkça ilan etmiştir.
Yasa tasarısının Meclis'ten geçmesi üzerine DİSK yönetimi, 14 Haziran 1970 Pazar günü Lastik-İş sendikası binasında işyeri temsilcileriyle acil bir toplantı gerçekleştirmiştir. Yönetimin öncelikli planı, yasal çerçeveye sadık kalarak 17 Haziran Çarşamba günü geniş katılımlı bir miting düzenlemek ve hükümetle uzlaşma yapılmasıydı.Ancak proletaryanın tabandaki militan öfkesi , sendika bürokrasisinin belirlediği bu uzlaşmacı takvimi aşmıştır. İşçiler, haklarının gasp edilmesine karşı durmak için sendikal hiyerarşinin karar mekanizmalarını beklemeyerek 15 Haziran Pazartesi sabahı kendiliğinden bir kararla iş bırakmış ve fabrikalardan çıkarak sokağa dökülmüşlerdir.
Maden-İş gazetesinin 15 Haziran sabahı "İşçi sınıfı hazır ol! Büyük savaşımız başlıyor!" manşetiyle çıkması, sınıfsal çelişkilerin derinleştiğini gösteren en net belgelerden birisi olmuştur. İlk gün 115 işyerinde yaklaşık 75 bin işçinin katılımıyla başlayan direniş, ertesi gün 168 fabrikaya ve 150 bin işçiye ulaşarak sanayinin kalbi olan İstanbul ve İzmit’i tamamen felç etmiştir. Bu süreçte bir taktik değişikliği yaşanmıştır. 15 Haziran Pazartesi günü Ankara Asfaltı (E-5) üzerindeki birçok fabrikada çalışan işçiler sırtını İstanbul’a, yüzünü Gebze yönüne çevirmişken; 16 Haziran Salı sabahı yönlerini tamamen İstanbul’un merkezine çevirerek doğrudan kent meydanlarını işgal etmeye yönelmişlerdir.