GÖNÜL DERGÂHINDAN GÜÇ İMPARATORLUĞUNA:
TARİKATLAR, CEMAATLER VE DİN ADINA KURULAN PARALEL DÜZEN
Türkiye’nin toplumsal hafızasında derin izler bırakan tarikat ve cemaat yapıları, tarih boyunca insanların manevi arayışlarına cevap veren önemli oluşumlar idi. Ancak bugün bazı yapıların asli işlevlerinden uzaklaşarak ekonomik, bürokratik ve siyasi birer güç odağına dönüşmesi, ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılıyor.
Devletin, din kisvesi altında kendi nüfuz alanlarını oluşturmaya çalışan yapılara karşı hukuk içinde kararlı bir tutum sergilemesi; devlet düzeni, kamu güvenliği ve inanç özgürlüğünün korunması açısından önem taşıyor. Çünkü inanç alanı, hiçbir yapının kendi iktidarını tahkim edeceği bir zemine dönüşmemeli.. Dolayısıyla hükümetin bu yapılar karşısında sergilediği tavizsiz ve kararlı duruşu, devletin bekası ve inanç hürriyeti adına büyük bir tebriki hak etmektedir. Bu kararlılık, din kisvesi altında kendi gettolarını kurmak isteyen odaklara karşı en net cevaptır.
Klasik İslam geleneğinde tasavvuf; nefis terbiyesi, ahlak, tevazu ve insan hizmeti ekseninde şekillendi. Abdülkadir Geylânî’nin irfanında kulluk ve nefis terbiyesi, Arvasî geleneğinde ilim ve ahlak, Nakşibendî çizgide ise kalbin arındırılması, ihlâs ve insanın kendi nefsiyle mücadelesi öne çıktı.
Yunus Emre, Mevlânâ ve Hacı Bektaş Veli gibi isimlerde de farklı biçimlerde karşımıza çıkan bu ortak damar; insanı büyütmek, nefsini küçültmek, ahlakı güzelleştirmek ve hizmeti merkeze almaktı.
Bu mirasın temelinde güç toplamak, servet biriktirmek veya siyasi nüfuz kurmak yoktu.
Bugün ise bazı yapıların büyük ekonomik imkânlara, ticari organizasyonlara, lüks yaşam biçimlerine ve geniş nüfuz alanlarına sahip olması şu soruyu kaçınılmaz kılıyor:
Maneviyatı mı büyütüyoruz, bu yapıların ve şahısların gücünü mü?
İnsanları “hamlıktan pişmeye” götürmesi beklenen manevi yolculuk, kişi iradesini zayıflatan bir itaate dönüştüğünde anlamını kaybeder.
Bir şeyhin, bir cemaatin veya bir dini yapının varlık sebebi insanı kendisine bağımlı kılmak olmamalıdır; aksine insanı özgürleştirmek, ahlakını güçlendirmek ve Allah ile kul arasındaki bağı istismardan uzak tutmak olmalıdır.
İnanç, para ve insan iradesi aynı elde toplandığında istismar riski büyür.
Asıl kırılma noktalarından biri de kamusal alandaki güç mücadelesidir.
Liyakat yerine sadakat esas alınıyor, bürokratik ve ekonomik imkânlar belli grupların nüfuz alanına dönüşüyor, devlet kurumları belli yapıların etkisine açık hâle geliyorsa burada artık manevi rehberlikten söz etmek güçleşir.
Devletin kurumları kişilere, gruplara veya cemaatlere göre şekillenemez. Devletin temel ölçüsü hukuk, liyakat ve kamu yararıdır.
Gelelim Diyanet’in sorumluluğuna:
Bu tabloda Diyanet İşleri Başkanlığı’na da önemli bir sorumluluk düşmektedir.
Toplumun dini bilgisini sahih kaynaklarla güçlendirmek; hurafe, istismar ve din ticaretine karşı insanları bilinçlendirmek, bu sorumluluğun temel başlıkları arasındadır.
Çünkü dini bilgi zayıfladığında, dini otoriteyi şahsında toplayan kişilerin etkisi artar. Sağlam bilgi ise insanı kişilere bağımlı olmaktan korur.
Demem o ki…
Mesele tarikat veya cemaat karşıtlığı değildir. Mesele, hangi ad altında olursa olsun dini ve manevi alanın güç, servet ve nüfuz devşirme aracına dönüştürülmesidir.
Din; makamın, servetin ve iktidarın basamağı hâline geldiğinde ruhunu kaybeder.
Dergâhın ölçüs, yetiştirdiği insanın ahlakıdır.
Ve bu noktada asıl soru şudur:
Geylânîlerin, Arvasîlerin, Nakşibendîlerin, Yunusların, Mevlânâların ve Hacı Bektaşların bize bıraktığı irfan mirasını mı sürdürüyoruz; yoksa o mirasın adını kullanarak yeni güç ve nüfuz alanları mı kuruyoruz? Vesselam…
@mustafaciftcitr@DIBSafiArpagus@RTErdogan
@AyeMut5 Eskinin dolandırıcısı şimdi kahraman oldu...Buna laf da söyletmiyor kimse...Afad,Kızılay vs devlet kurumlarından daha çok çalışıyor algısı var ve herkes güveniyor Cengiz İnşaat bile...Hayret ediyorum ...Nasuh Mahruki 99 da ünlü oldu Tibet'e gitti şimdi sıra bunda😁
“Nicht dass du den Götzen umwarfst: Dass du den Götzendiener in dir umwarfst, das war dein Mut.”
Putları değil, içindeki putperesti devirmek
İşte buydu senin cesaretin
Nietzsche- ZE
Tüm okuyucularıma sesleniyorum:
Bir ilahiyatçı olarak ifade edeyim ki; iman, ahlakta görünür. Kaba, öfkeli, kırıcı, nefretten beslenen kişileri dikkate almayınız. Çünkü ahlakı terbiye etmeyen inanç, gösteriden ibarettir. Tam da bu noktada kimlerden uzak durmamız gerekiyor; sizler için 20 maddelik bir çağrı hazırladım.
İNANCIN VE UYGARLIĞIN ÇAĞRISI
1. İnanç, insanın içindeki medeniyetin sesidir. Onu çıkarına, ideolojisine, öfkesine, nefretine alet edenlerden uzak dur.
2. Tanrı’yı kendi kudretine perde yapanlar güce tapanlardır. İnancı güç aracı yapanlardan uzak dur.
3. Cehaletle beslenen iman, putperestliğin yeni biçimidir. Bilgiden, akıldan ve sorgulamadan korkanlardan uzak dur.
4. İnanç, insanı arındırır; eğer kirletiyorsa o artık inanç olmaktan çıkmıştır. Kibirle konuşan, hakikati tekeline alanlardan uzak dur.
5. Öfke ve nefret, kalbin zehiridir. İnancını kinle besleyen, merhameti küçümseyenlerden uzak dur.
6. Gerçek iman sahi yargılamaz; kendi anlam dünyasını zenginleştirir. Kimin mümin, kimin kâfir olduğuna karar verenlerden uzak dur.
7. Bir inanç, ahlak üretmiyorsa boş bir kabuktur. Sözü din, davranışı hoyrat olanlardan uzak dur.
8. Medeniyet, inancın toplum hâline gelmiş hâlidir. Kadınını, çocuğunu, yoksulunu ezen uygarlıklardan uzak dur.
9. Uygarlığın özü merhamettir; vicdan inşa eder. Merhameti zayıflık sananlardan uzak dur.
10. İnanç, insanı inceltir. Üslubunu, dilini, davranışını güzelleştirmeyen inançtan uzak dur.
11. Dogma, düşüncenin kefenidir. Sorgulamayı günah, düşünmeyi isyan sayanlardan uzak dur.
12. Gerçek iman, tevazunun toprağında filizlenir. Kendini seçilmiş, diğerini sapkın görenlerden uzak dur.
13. Bir toplumun inancı, adaletinde gizlidir. Adalet duygusunu kaybetmiş kalabalıklardan uzak dur.
14. İnanç, insanı ç olgun kılar. Sesini yükseltip anlamı küçültenlerden uzak dur.
15. Unutma: İnanç, iç dünyanı arıtırsa medeniyet kurarsın; öfkeni beslerse yıkım üretirsin.
Karanlığı ışık sananlardan uzak dur.
16. Sosyal medyada edep de imtihandır. Hakaretle hakikati savunduğunu sananlardan uzak dur.
17. Söz, karakterin aynasıdır. Klavyenin arkasında kabalaşanlar, aslında ruhunun çıplaklığını sergiler; onlardan uzak dur.
18. İnanç, susmayı da öğretir. Her sözü söylemek cesaret değildir tan tersine bazen terbiyesizliktir. Sükûnu/sükutu bilmeyenlerden uzak dur.
19. Küfürle, aşağılama ile mücadele olmaz. Sözü kirleten, inancı kirletir. Ağızları zehirli insanlardan uzak dur.
20. Her çağın imtihanı aynıdır: insan kalabilmek. İnancını gösterişe, ahlakını öfkeye, sözünü nefret diline satanlardan uzak dur… vesselam.
#takipçilerim #din #ahlak #medeniyet
Müslüman olarak dünyadaki yerimizi zorlama tefekkür ortamından ayrı olarak düşünüşüm, ister istemez bana Charles Cros'un mısralarını hatırlatıyor.
Ben bu hikâyeyi düzdüm
Basit mi basit
Kudursun bazı adamlar
Ciddi mi ciddi
Ve gülsün diye çocuklar
Küçük mü küçük.
Gerçekten değerli olan yerimizi tesbit ederken düzmece ciddiyetin geride bırakılması gerektiği besbelli.
Eğer ciddi olmak, kasıntıya kapılmak, somurtmak ve bu kasvetli hava içinde günlük hayatı algılamaya kalkışmak ise Müslümanın bu tür ciddiyetle bağlarını koparması zaruri. Düzmece ciddiyet insanları ya uşak veya düşman görmeye götürür bizi. Bizim talip olduğumuz kendi varlığımıza ilişkin meselelerdeki önemi kavrayarak kendiliğinden sahip olduğumuz ağırbaşlılıktan başka nedir? Yaşadığımız önemi ve yapıp ettiklerimizde ölçüyü gözeterek yani edebe riayet ederek hem ciddi hem neşeli olabiliriz. Hele güleryüzlü olmanın Rasûlullah'ın Sünnet'inden olduğu hatırlanırsa, sahte ciddiyet havasından bütün bütün uzaklaşmamız kolay anlaşılır.
İsmet Özel, Taşları Yemek Yasak
Bir zamanlar, bir köyde yaşlı bir marangoz varmış. Ömrü boyunca elleriyle yüzlerce ev yapmış. Gün gelmiş, artık yorulmuş, işi bırakmaya karar vermiş. Patronu ondan son bir ev daha yapmasını istemiş. Marangoz gönülsüzce kabul etmiş, ama bu kez eskisi gibi özenmemiş. Malzemeleri ucuzdan seçmiş, köşeleri eksik bırakmış. Ev bitmiş, anahtarı patronuna teslim etmiş.
Patron gülümseyerek anahtarı geri uzatmış:
- “Bu ev senin,” demiş, “ömrünün hatırası olsun.”
Marangoz başını öne eğmiş. Kendi evi, kendi özensizliğinin sembolü oluvermiş!
Hepimiz kendi hayatımızın marangozuyuz. Attığımız her adım, söylediğimiz her söz, kurduğumuz her hayal, gerçekleştirdiğimiz her eylem “evimizin tuğlalarıdır.”
Kur’an der ki: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39) Bu ayet bize "emeğin" hem dünyevî hem uhrevî bir değer olduğunu fark ettirir. Hayat, özensizce yaşanacak bir inşaat gibi görülmemelidir. Aksine hayat, hikmetle örülecek bir mabettir. Felsefede buna “varlığın mimarisi” denir.
Kendi varlığınızın mimarı olun; çünkü en sağlam bina, içten temellendirilendir...
Din adına konuşanların çoğu zaman farkında olmadan ettikleri sözler, hem mânâ hem de vicdan bakımından büyük yaralar açıyor. Söz, hikmetin dili olmaktan çıkıp hamasetin gürültüsüne karıştığında, ihlas da iman da o gürültüde kayboluyor.
Filistin’e destek için gidenlerin, “Allah bizi aç susuz bırakmadı” deyişleri meselâ... oysa aynı anda Gazze’de çocuklar açlıktan, susuzluktan ölüyor.
Bu nasıl bir idrak körlüğüdür ki kendi nimetini nimet, başkasının felâketini imtihan diye adlandırır?
Dua meselesinde de aynı çarpıklık hüküm sürüyor: Depremi duayla durduranlar, savaşın duayla kazanıldığını söyleyenler, Filistin’deki öldürülen çocuklar için dua etmiyorlar mı, yoksa duaları Allah'a mı ulaşmıyor? Demem o ki din, insanın kendi hakikatini bilme kapısıdır. Bu idrak olmayınca, dua da rıza da amel de rahmetin dili olmaktan çıkıyor; riyanın süslü perdesine dönüşüveriyor, vesselam...
Batı ülkelerindeki başlıca klasik müzik kurumları o derece İsrail yanlısı ki, bu benim için utanılacak bir durumdur. Çok yalnız hissettiğim bir ortamdayım, müzik taparken, duyguları paylaşırken bile...
Öylesine ki, öyle manipüle ki, Filistin destekçelerini “antisemitizm” ile suçlayan, çirkinleşmiş bir haldeler. Utanç duyacaklar. Huzurla uyuyamayacaklar.
Gazze’de yapılan bir SOYKIRIMDIR. NOKTA!
Biz bu cinayete sessiz kalmamalıyız , meslektaşlarım! Kendinize gelin müzik dünyası! İnsan olun!!!lütfen.. lütfen..
Bu çaresizliğe, haksızlığın bu kadarına sessiz kalmayın!
Şimdi istediğinşz kadar konserimi iptal edebilirsiniz. Ben onurumla yaşamak istiyorum kalan ömrümü, siz istediğiniz konseri çalın , içinize siniyorsa!
@iletisimtuzla@TuzlaBelediyesi Hazır sizleri bulmuşken şunu da talep etmeliyim ki; sahilde ki yürüyüş yollarına köpek kakası ve çöp bırakılmaması için daha yaptırım gücü olan uyarı levhaları asılsa ayakkabılarımız temiz eve gelmiş olurduk...
@iletisimtuzla@TuzlaBelediyesi Merhabalar, öncelikle ivedi dönüşünüz için teşekkürler....Birisi Tuzla Çay Evi karşısında diğeri Şehitler Cad . üzerinde...Duraklarda planları da sizler biliyorsunuz zaten...
Meşhur Çinli sanatçı Ai Weiwei'ın Alman medyası, devlet ve toplumunu otoriter olmakla suçlayan yazısı, liberal (sol) Alman gazetesi die Zeit gazetesi tarafından sansürlendi ve yayınlanmadı. Weiwei araç yokken bile kırmızı ışıkta duran bir toplumdan etik/ ahlaki bir duruş beklediğini ve yanıldığını yazmış. Bizde de çok rastladığımız yanlış anlamlardan birisi bu. Araç yokken bile kırmızı ışıkta bekleme kuralcılığının tek başına ahlaki/ etik olmanın en iyi örneği sayılması. Buradaki hassasiyet ahlaki duyarlılıktan ve tutarlılıktan ziyade devlete kurala kayıtsız şartsız bağlamsız itaatle ilişkili olabilir oysa. Bu kuralperestlik kural koyucu zulüm de işlese adaletsiz de davransa mutlak itaate dönüşebilir.
Nitekim Nazi dönemi bunu gösterdi.
Ve elbette Gazze Soykırımı. Kırmızı ışıkta araba yokken geçmeyenlerin, mutlak disiplinin ülkesi Almanya siyasi etikte sınıfta kaldı, İsrail'in çocukların açlıkla öldürüldüğü Gazze soykırımında İsrail'e en büyük desteği verenlerden oldu.
Ne tuhaftır ki araç yokken bile kırmızı ışıkta geçmemekten, çimlerin boyunu belli bir cm'in üzerini geçirmemekten devşirdiğiniz ahlaki üstünlük İsrail'in soykırım suçuna destek de olsanız zedelenmiyor, kaybedilmiyor.
Aç ve susuz bırakılan Filistinliler için somut adımlar atılmalıdır.
İsrail'i dolayısı ile Amerika'yı dolayısı ile Avrupa'yı yöneten Siyonist kuvveti karşınıza almadan bir şeyler yapmaya çalışmak anlaşılmış olmalı ki beyhudedir.
Bu çocuğun kursağına giden ekmeğin yolu insanlığın bileğinde ki kuvvet ile müsavi... Kuvvetim yok deme, sen sadece insan ol, bilek ol.
O kuvveti o bileğe takan Allah'a hamdolsun.
Buna iman etmeseydim yaşayamazdım.
Ben Gazze'de yaşananların soykırım eşiğini de aştığını düşünüyorum.
Sadece "Filistinlileri yok etmek" değil bence amaç, bunun için özel hukuki bir kelimemiz yok belki ama korkunç bir sadizm var.
Aç bıraktığınız insanları yemek sırasına sokup taramak.
Uzaktan kumandalı drone ile bisiklet süren çocukları katletmek.
Bomba boşa gitmesin diye insanların üzerine atmak.
İsrail'in Filistinlileri ortadan kaldırmak isteğinin ötesinde bu katliamı en onursuz, en haysiyetsiz ve karşı tarafı en insansızlaştırarak yapma eğilimi var.
İnsanları bir alana tıkadılar ve keyif almak için öldürme aşamasına geçtiler.
Bunun daha sakin bir açıklaması yok.
Bunlar olurken oturduğumuz yerde izliyoruz.
Bizi de dolaylı yoldan öldürüyorlar, böyle bir şey yaşanırken hiçbir şey yapamamak bizim insanlık sıfatımızı elimizden alıyor.
Ne için varız ki? Ne için yaşıyoruz ki?
Böyle bir şeyi durduramıyorsak, tek bir şey yapamıyorsak ne bu hayat?
Rasyonel sebepler, büyük amaçlar, büyük resimler elimizi kolumuzu bağlıyor; diplomasi dışında çözüm olmadığını bize haykırıyor; ama yavaş yavaş belki de farkında olmadan İsrail'in kapısını açtığı o cehennemin bir parçasına dönüşüyoruz.
İnsanlığa dair en kadim kurallar ayaklar altına alınırken sessizliğimizle izliyoruz, döktüğümüz gözyaşları o ateşi söndürmeyecek. Yetmez.
Daha fazlası gerek.
Leman dergisindeki provakatif karikatürün çok yanlış değerlendirildiği aşikar. Politik ve ideolojik olanı teoloji/fıkıh yahut sanat açısından tahlile girişmek beyhude.
Siyasi ve ideolojik saldırılara karşı siyasi ve ideolojik bir pozisyon alınır. Politik olan politik bir analize tabii tutulur.
İslam ve din düşmanlığı Batıcı ve oryantalist bir politik bir çizgi. İma ettiği iktidar alanı ve politik hedefleri göz ardı edilemez. Bu düşmanca tavır Batı'da başlıyor İslam ülkelerinde iktidar ve güç ilişkileri üzerinden iyice keskinleşiyor. Türkiye'de de akademide, sanatta ve siyasette şubeleri var.
1993 Sivas’ında konu asla Aleviler değildi. Aynı yıl Türkiye’de;
- Cumhurbaşkanı
- En önemli bakanı
- Jandarma genel komutanı
- Başbağlar köyünde Sünniler
- Bingöl’de 33 sivil er
- Uğur Mumcu
Ve daha nicesi öldürüldü.
Madımak’ı “dinciler aydınları yaktılar” gibi okuyorsanız size uygun, kelepir üç köprüm var İstanbul’da.