İnsanı Kendi Kalıplarına Sığdıran Toplum
“Düşünüyorum, öyleyse varım.”
Peki fazla düşünüyorsan deli misin? Her şeyi hemen kavrayamıyorsan aptal mı? Bir şeyi geç anlıyorsan zekân mı yetersiz? Algıların bazen zayıflıyorsa seni doğrudan bir kalıbın içine koymak mı gerekiyor?
Toplumun insana yaptığı tam da bu.
İnsan bazen anlamaya çalışır, hemen hüküm vermez. Bir sözü, bir davranışı, bir olayı defalarca düşünür. Karşısındaki insanın niyetini anlamaya çalışır. Hatta bazen “Acaba ben mi yanlış anlıyorum?” diye kendisini sorgular. Fakat bugün sorgulamak yerine hızlı hüküm vermek makbul.
Geç anlıyorsan “gerizekâlısın.”
Çok düşünüyorsan “takıntılısın.”
İtiraz ediyorsan “sorunlusun.”
Merhamet ediyorsan “kullanılabilirsin.”
İyi niyetliysen “nasıl olsa kandırılır” gözüyle bakılırsın.
İşte insanı asıl yoran şey bazen kendi zihni değil, başkalarının onun zihnine biçtiği değerdir.
Okur yazarsın, aklınla oynarlar. Bilgili olursun, bilgisizmişsin gibi davranırlar. Merhametli olursun, merhametini kullanırlar. Vicdanlı olursun, vicdanını zaaf olarak görürler. Elden ayaktan düşersin, garibanlığını kullanırlar.
Çünkü zamanla değerlerin kendisi değil, değerlerin sağlayacağı çıkar önemsenmeye başlanır.
Merhamet bir insanlık değeri olmaktan çıkar, kullanılacak bir araç haline gelir.
Vicdan, ahlaki bir sorumluluk olmaktan çıkar, gerektiğinde başkasını susturmak için kullanılan bir kelimeye dönüşür.
Maneviyat, insanı olgunlaştırması gereken bir alan olmaktan çıkar, çıkar ilişkilerinin kılıfı haline getirilebilir.
Bilgi bile insanı özgürleştirmek yerine başkasına üstünlük kurmanın aracına dönüşebilir.
Ve insan farkında olmadan şunu öğrenir:
İnsanın sahip olduğu değerler, bazı ellerde erdem değil, araçtır.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü bugün birinin iyi niyetini kullanan anlayış, yarın başka birinin merhametini kullanıyor. Bugün bir insanın zayıflığını sömüren davranış, yarın başka bir kuşağa miras kalıyor. Böylece yanlış davranışlar yalnızca bireyler arasında kalmıyor; toplumsal bir alışkanlığa dönüşüyor.
Sonra herkes birbirinden şüphe etmeye başlıyor.
Kimse kimseye kolayca güvenmiyor.
İyi niyet saflık, merhamet zayıflık, vicdan enayilik, sorgulamak problem olarak görülüyor.
Oysa insanın geç anlaması onun aptal olduğunu göstermez. Bazen insan geç anlar çünkü karşısındaki insanın bu kadar kötü niyetli olabileceğini düşünmemiştir.
Bazen insan salağa yatmaz; sadece gerçeği bütün yönleriyle anlamaya çalışır.
Bazen susmak cehalet değil, gözlemlemektir.
Bazen cevap vermemek korkaklık değil, karşındaki insanın seviyesine inmeyi reddetmektir.
Ve bazen fazla düşünmek delilik değil, insanın kendi aklıyla hesaplaşmasıdır.
Belki de asıl sorgulamamız gereken şey şudur:
Neden insanı anlamaya çalışmak yerine hemen etiketliyoruz? Neden farklı olanı küçümsüyor, kırılgan olanı kullanıyor, iyi niyetliyi saf kabul ediyoruz?
Çünkü insanın değerlerini kaybetmesi bir anda olmaz.
Önce vicdanını küçümseriz.
Sonra merhametini zayıflık sayarız.
Sonra iyi niyetini kullanırız.
Sonra bunu normalleştiririz.
En sonunda da ortaya çıkan bu düzeni çocuklarımıza, çevremize ve gelecek kuşaklara miras bırakırız.
İşte insanlığın asıl kaybı burada başlar.
Çünkü mesele kimin daha zeki, kimin daha güçlü, kimin daha çok bildiği değildir.
Mesele, elimize güç geçtiğinde karşımızdakinin zayıflığını kullanıp kullanmayacağımızdır.
Çünkü insanı insan yapan yalnızca aklı değildir.
Vicdanı da vardır.
Merhameti de vardır.
Onuru da vardır.
Ve bütün bunları çıkar uğruna birer araç haline getirdiğimiz gün, belki daha akıllı olduğumuzu sanırız ama aslında biraz daha insanlığımızı kaybetmiş oluruz.
Neslihan Özbay