💢 Mısır Seferi’ni hâlâ Yavuz çöle girdi, Mukaddes Emanetler’i aldı ve halife oldu sığlığında okuyan popüler tarih meraklıları burada mı ?
Cihan tarihinin en radikal lojistik ve stratejik makas değişimini bir menkıbe kitabına sıkıştıran o ezberlerinizi biraz hırpalayalım.
Gerçekten Yavuz’u Şark’ın tek hâkimi yapan neydi ?
60 bin kişilik o muazzam makinenin arkasındaki rasyonel akıl ve İlber Hoca’nın "Şark dünyasının trajedisi" dediği o büyük kırılma nasıl gerçekleşti ?
Buyurun, Halil İnalcık’ın arşiv belgeleri ve akademik derinliğin zirvesinden bakarak perde arkasını aralayalım.
Sadece gazetecilik yaptığım için 75 gün cezaevinde tutuldum. Ben cezaevindeyken İletişim Başkanlığı basın kartımı iptal etmiş. Gerekçe ise “adli sicilimin” uygun olmamasıymış❗️
Benim hüküm giydiğim tek bir davam dahi yok. Sadece mesleki faaliyeti nedeniyle cezaevine atılan bir gazetecinin basın kartını iptal edenleri tebrik ediyorum
Köklü geçmişiyle 158 yıldır eğitim hayatına yön veren okulumuzda, 1986 yılından bu yana geleneksel olarak düzenlenen Mezunlar Günü Programı bu yıl da yoğun katılımla gerçekleştirildi. 1959 yılından mezun olan en kıdemli mezunlarımızdan 2025 yılı mezunlarına kadar farklı kuşaklardan mezunların bir araya geldiği program, adeta nesilleri buluşturan anlamlı bir buluşmaya dönüştü.
Ozan Güven: "Çok şık bir kurbandım ben.
Abajuru tuttum. O, burasını çizdi. Silahla adam yaralamaktan hüküm giydim. Diğer dört davadan beraat ettim.
Gözündeki kırmızılık, evet, hastaneye gidilmişti. Göz tansiyonu vardı bir gece öncesinden"
Atatürk’ün Aspendos’u ziyaretinde yaşadığı gülümseten olay:
Bir yörük çocuğu güzel bir türkü söyler.
Atatürk’ün çok hoşuna gider.
Atatürk ona ''Bis'' der.
Bis, Latince ''iki kere'' demektir. O dönemler kullanılan bir kelime bu.
Yani ''bir daha söyle'' demek istemiştir.
Çocuk Atatürk'ün ne demek istediğini anlamaz.
Çocuğa ''bir daha demek'' derler, çocuk bir daha söyler.
Atatürk çok beğendiği için çocuğa bahşiş verir.
Harçlığı alan çocuk Atatürk’e döner, ''Bis'' der.
Atatürk gülümseyerek döner yanındakilere ''Şu yedi düvel kimle uğraştıklarını bir bilseler'' der.
📢37 yıl önce bugün TodorJivkov, Bulgaristan'daki Türkleri Bulgar kimliğini kabule zorladı. Kabul etmeyen Türkler zorunlu göçe tabi tutuldu. Yola çıkan Türklerin önemli bir kısmına evlerini satmaları için bile zaman verilmedi. Bazıları bu insanların dramını eleştirip ajan dedi
⏬
Prof dr Yaşar Nuri Öztürk ile Araştırmacı-Yazar Murat Bardakçı'nın yıllar önceki hain Sultan Vahdettin söyleşisi unutturuldu.
İyi ki Digital Arşiv var...
Vahdettin'in en büyük pişmanlığı Mustafa Kemal'in saltanata bağlı kalacağına olan inancıydı. Bu inancı nedeniyledir ki Mustafa Kemal henüz Samsun'a gitmeden birkaç ay önce onunla görüşmüş ve orduda yaşanabilecek bir isyana karşı kendi tarafında olacağına inandığını çıtlatmıştır.
Samsun görevinin Mustafa Kemal'e tevdi edilmesi ise, İngilizlerle yürütülen dostluk siyasetinin (aslında boyun eğme siyaseti) temini içindi. Neticede Samsun civarında çıkabilecek bir Türk isyanı, İngilizleri öfkelendirirdi ve barış koşulları daha da tehlikeye girerdi. Sultan, barış imzalanıncaya kadar orduda bir İttihatçı-Komitacı çılgınlığı yahut Anadolu'da bir başıbozuk hareketi istemiyordu.
Madem ki Mustafa Kemal'in arası öteden beri Enver'le bozuktu ve o Almanlarla müttefikliği başından beri istemiyordu, ayrıca Vahdettin'in yaverliğini bile yapmış ve onunla samimiyet geliştirmişti, pekala Mustafa Kemal Paşa ordudaki bir isyanı önceden haber verebilir hatta Anadolu'daki başıbozuk tehlikesini bertaraf edebilirdi.
Vahdettin, Mustafa Kemal'le kuracağı bu siyasi-askeri yakınlığı bir saray evliliğiyle taçlandırmayı bile düşünmüştü. Sabiha Sultan'la evlilik konusu, bu düşüncenin eseriydi. Fakat her ne olduysa, Mustafa Kemal bu evliliğe yanaşmadı, saray da reddedilmenin lekesini Mustafa Kemal'e "içkici" sıfatını takmaya çalışmakla silmeyi denedi.
Vahdettin'in Mustafa Kemal'e olan inancı, Samsun'a çıkılmasından kısa süre sonra test edildi. General Milne, bu "müfettişlik" görevlendirmesini hatalı bulmuş ve dönülmesini istemişti. Haliyle Mustafa Kemal ayağının tozuyla geri gelmek zorundaydı. Vahdettin'e göre işler hala yolundaydı. Çünkü Mustafa Kemal'i kendi adamı biliyordu. İngilizler müfettişlik hamlesini önce sorun görmemişti ama başka bir general şimdi bunu sorunlu bulmuştu. Haliyle Sultan, Mustafa Kemal'i göndermişti ve şimdi geri çağırabilirdi.
Fakat Samsun'dan gelen bazı haberler Sultan dahil bazı kimseleri şaşkınlığa uğrattı. İngiliz subayı Hurst, Mustafa Kemal'in milli direnişi örgütlemek yolunda bazı adımlar tespit etmişti. Bu durum General Milne'i iyiden iyiye huylanmıştı. Artık bu rahatsızlık verici müfettişlik görevi kestirip atılmalıydı. Dikkatinizi çekerim tüm bunlar henüz Mayıs ayı bitmeden yahut yeni bittiğinde cereyan ediyordu. Görev henüz iki haftalıktı.
Saltanat Mustafa Kemal'i önce "bir şey hissettirmeden" geri çağırmak istedi. Böylece onun bir işler çevirip çevirmediğini anlayacaklardı. Mustafa Kemal de bunu biliyordu. Deşifre olmamak için bazı genel geçer bahaneler sundu. Cevap geciktirdi. Yakıt olmadığını ileri sürdü. Bu sırada mücadeleyi alttan alta örgütlemeye devam etti. İstanbul'da olan biteni Cevat Paşa'nın şifreli telgraflarıyla öğrendi. Çünkü yola çıkmadan bir gün önce onunla görüşmüş ve anlaşmıştı.
Vahdettin'in tahammülü 6 Haziran'a kadar sürdü. O tarihten sonra Mustafa Kemal alenen görevden el çektirilmek istendi. Ama ipler artık kopmuştu. Mustafa Kemal, yolunu mücadele olarak seçmişti ve Vahdettin hayal kırıklığına uğramıştı. Mustafa Kemal onu ona sadık olacağı konusunda aldatmıştı. Halbuki o İngilizlerle dostluk yani boyun eğme politikasına temelden karşıydı ve çatışmayı göze alıyordu. Bu ne demekti? İngilizler artık saltanatı, başkenti yani Vahdettin'in çıkar olarak gördüğü unsurları bile hedef alabilirdi. Mustafa Kemal o vakitler henüz Vahdettin'in İngilizlerle arasını bozacak işler yapan bir asiydi. Fakat mesele Vahdettin'in tahmin ettiğinden çok daha öteydi. Mustafa Kemal aslında saltanatı bile yıkıp atmanın peşindeydi. Vahdettin bunu Mustafa Kemal'in meclisi açtığı dönemlerde fark etti. Çünkü Ankara'da meclis açmak ve gücü milli iradeye dayandırmak saltanata alenen düşmanlıktı. Halk hükümetiydi. Ya sembolik bir saltanattı. Ya da kim bilir belki cumhuriyetti...
1920'nin Nisan ayından sonra Vahdettin'in pişmanlığı bir öfkeydi artık. Bu iş bittiğinde tahtta kalamayacağının bilincindeydi. İşte o an, Vahdettin'in gafletten ihanete geçişiydi. Saltanatını korumak için İngilizlerden başka sığınağı yoktu. Ancak İngilizlerin zafer kazandığı bir ihtimalde tahtını koruyabilirdi.
İşte, o Halife orduları, isyan tertipleri, Yunan uçağıyla bildiri dağıtmalar, idam fermanları, Kuvayi Milliye'ye kafirlik iftiraları vs. Hepsi bir oyunun parçasıydı. Saltanat sürmek zorundaydı ve bunun için Mustafa Kemal'in de yanında toplananların da ezilmesi şarttı.
Vahdettin bu kanlı oyunu 1922 yılının Ağustos ayına kadar sürdürdü. Son ana dek Mustafa Kemal'in ezilmesi için İngilizlerden yardım dilendi. Öyle ki Ankara'nın askeri ve siyasi sırlarını çaldırıp İngilizlere teslim etti. Çünkü kaybetmesi halinde yalnızca saltanatının değil hayatının da tehlikede olacağını biliyordu. Vahdettin'in ihanetinin sebebi iktidar oyununa kendini fazlasıyla kaptırması ve kaybetmeyi en kötü sonuç olarak kabul etmesiydi. Halbuki millet çok daha büyük kayıplar veriyordu. Fakat Vahdettin, kendi kayıplarının ötesini göremedi. Böylece, hainleşti.
Türkler İzmir'e girdiğinde Vahdettin için oyun bitmişti. Teslim olması ve mukadderatını Ankara'nın eline bırakması gerekirdi. Ama buna cüret edemedi. Onun yerine terk etmeyi seçti.
Devlet arşivinde bulduğum 1925 tarihli diploma...
Mehmet Sait oğlu Mehmet Sakıb Efendi'nin Kilis Lisesi'nden aldığı birinci devre diploması... Yaşayan torunu varsa, görürse, hatıra kalmış olur.
Mustafa Kemal Paşa ve Cevat Paşa... Çanakkale'de destan yazan bu iki büyük adam tam beş yıl sonra, 14 Mayıs 1919 günü karşı karşıya geliyor...
Yer, Sadrazam Köşkü... Mustafa Kemal, Samsun görevine gitmeden hemen önce Sadrazam Damat Ferit tarafından yemeğe davet edilmiştir. Davetli diğer isim Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa'dır.
Yemeği enteresan kılan husus, Mustafa Kemal'in giriştiği manipülasyondu. Çünkü Samsun görevi görünürde İngilizleri tatmin etmek için Türk isyanını sindirme girişimi olsa da Mustafa Kemal, büyük bir mücadele başlatmak adına yetkilerini kimselere fark ettirmeden genişletmişti. Sadrazam Damat Ferit ve Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa bu hadiselerden habersizdi.
Yemek sessiz ve sakin başladı. Ardından kahveler içildi ve çalışma odasına geçildi. Mustafa Kemal o an, yemeğin amacını fark etmişti. Damat Ferit, Mustafa Kemal'in yol haritasını merak etmişti. Üzerine geniş bir Anadolu haritası serilen masa başına geçildiğinde Mustafa Kemal için gerilim dakikaları başladı. Samsun görevine gerekçe teşkil eden Türk isyanı Samsun ve civarıyla sınırlıydı ama sessizce değiştirilen yetkiler neredeyse Anadolu'nun yarısına ulaşmıştı.
Kritik soru sorulduğunda Mustafa Kemal ne yapmalıydı? Yalan söylemesi halinde bu açık aldatma girişimi ortaya çıktığı vakit tüm oyun sona ererdi. Doğruyu söylemesi halinde, olumsuz netice yalan söylediği ihtimale nazaran çok daha erken doğabilirdi. Üstelik masada söylenen yalanı anında algılayabilecek bir paşa bulunuyordu. Cevat Paşa...
Mustafa Kemal'in ihtiyacı, yalan söylememek ama doğruyu da söylememekti. Üstelik bu ince çizgi, bir siyasetçi olan Damat Ferit dışında bir asker olan Cevat Paşa'yı da aşmalıydı. Çünkü Cevat Paşa da Mustafa Kemal'in mücadele niyetinden habersizdi.
Mustafa Kemal, sadrazamın sorduğu basit soruları ustaca geçiştirmeyi başarsa da gerilim dolu anlar, o kritik sorunun sorulmasıyla had safhaya ulaştı. 9. Ordu Müfettişi olarak hangi sahaya ve hangi birliklere komuta edecekti?
Mustafa Kemal için bir tür kader anıydı. Gizli gerçeği itiraf etmek mi memleketin en güçlü ikinci adamını alenen kandırmak mı? O saniyelerde masada yaşanan şey cevapsızlık ve tedirginlikti. Mustafa Kemal ne yapacağını bilemez halde kararsız şekilde bir şeyler söylemeye çalıştı. Elini harita üzerine gezdirdi:
Efendim... Henüz ben de... Pek iyi bilmiyorum... Belki takriben...
İşte o zor saniyelerde iki çift göz buluştu. Cevat Paşa tuhaflığı fark etmişti. Meraklı bakışlarla Mustafa Kemal'le göz göze geldi. Gördüğü şey çaresizlikti ve o an anlamıştı. Kemal, bir şey yapacaktı. Fark bu "şey" her neyse, onu gizlemeye çalışıyordu.
Çanakkale Kahramanı Cevat Paşa işte o an, amiri olduğu Mustafa Kemal'e yardım elini hiç fark ettirmeden uzattı ve sessiz bir kahramanlığı tarihe bıraktı.
Mustafa Kemal'in sözünü kesti ve mücadelenin akıbetini ipten aldı:
Efendim... Mıntıkanın ehemmiyeti yoktur... Zaten nerede kuvvet kaldı ki...
Bu cevap Sadrazam Damat Ferit'in amaçsız ve rotasız merakını limana yanaştırdı. Konu kapandı. Sır, saklı kaldı. Ardından önemsiz bir sohbet başladı. Fakat Cevat Paşa'nın aklı, Kemal'in gözlerindeydi. Ne işler çevirdiğini merak ediyordu ama Damat Ferit'in yanında soramazdı.
Nihayet toplantı sona erdi. Paşalar, Sadrazam Köşkü'nden ayrılıp Nişantaşı Caddesi'nden Teşvikiye'ye doğru yürümeye başladı. Konak geride kalmıştı. Artık konuşulanları kimseler duyamazdı. Cevat Paşa, doğru anın geldiğini kavradı. Kemal'in yanına sokulup sordu:
Bir şey mi yapacaksın Kemal?
Mustafa Kemal deşifre olmuştu. Aylardır ördüğü sır ağları fark edilmişti. Fakat fark eden namert değil yiğitti. Ondan çekinmesini gerektirecek hiçbir şey yoktu. Detay vermek istemedi ama Cevat Paşa'nın doğru yere parmak bastığını kabul eden bir yanıt verdi:
Evet Paşam. Bir şey yapacağım.
Kemal, elini açmış ama sınırlarını çizmişti. Detay vermek istemiyordu. Cevat Paşa, bu sınırlara saygı duymayı yeğledi. Detay sormadı. Kemal'e güveniyordu. Doğru an geldiğinde, öğrenmesi gerekeni öğreneceğini biliyordu. Bunun inisiyatifini silah arkadaşına bırakmayı makul gördü. Sormak yerine temenni etti:
Allah muvaffak etsin!
Bu yalnızca bir temenni değildi. Bu, Cevat Paşa'nın cehennemin içinden geçecek bir bilinmezliğe, daha en başta verdiği desteğin nişanesiydi. Bilmiyordu. Kestiremiyordu. Ama verdiği cevapla yola katılmıştı. Nerede, ne zaman ve ne şekilde Mustafa Kemal'e destek vereceğinin kararını ona bırakmıştı. Mustafa Kemal de bunu anlamıştı ve net konuştu:
Mutlak muvaffak olacağız!
Olacağım değil. Olacağız. Bu kısa cevap yol arkadaşlığının kurulduğunun ilanıydı. 14 Mayıs'ın bu sessiz mutabakatı, saltanatın gürültülü ihanetine üstün gelecekti.
14 Mayıs günü Nişantaşı'nda kurulan kader ortaklığı hiç bitmedi. Sonsuza kadar sürdü.
Müsaadenizle Çocuklar”
Okul öğrenci korosunda, öğrencileriyle birlikte sahneye çıkan Kozlu Ortaokulu Okul Müdürümüz İbrahim Uğur Metin, seslendirdiği “Müsaadenizle Çocuklar” şarkısıyla izleyenleri adeta yıllar öncesine götürdü. Ses tonu ve sahne enerjisiyle Barış Manço’ya benzetilirken performansı kısa sürede binlerce kişiye ulaştı.
Okul müdürümüzün öğrencileriyle ortaya koyduğu bu performans, eğitimin sadece derslerden ibaret olmayan farklı bir boyutunu da ortay koydu. Bu özel anlar, sosyal medyada defalarca paylaşılırken örnek oldu. Sevgili öğrencilerimizi, okul müdürümüzü ve koro şefimizi tebrik ediyoruz.
@tcmeb@Yusuf__Tekin@mebtegm@ebubekirsavasci@uygarkeskin
#MüsaadenizleÇocuklar
#BarışManço