Yok biz bütün devrimcilerden komünistlerden ayrışacağız onları çirkin ithamlarla soldan dışlayıp sağcı çocuklarla cumhuriyetçi cephe kuracağız bu işin doğrusu budur alper ağabey bilgin olsun
Kapital'in ilk cildinde bir dipnot var. İngiltere'de çalışma saatinin 10 saate düşürülmesi tartışılırken veliler, kapitalistler hatta bizzat kimi işçiler, artan zamanda gençler ahlaksız işlere bulaşır diyerek buna karşı çıkıyorlar. Sömürü aklanırken söylemler hiç değişmiyor.
Bir rezilliğe tanıklık ediyoruz.
Haftalar önce madenci kardeşlerimiz bileğinin hakkıyla, çocuklarının geleceği için bedenini açlığa yatırarak burada bir direniş kazandı. Devletin 3 bakanı söz verdi, “patron işçilerin tüm haklarını ödeyecek” dedi. Haftalar sonra bugün biz yine Yıldızlar SSS Holding önünde, tutulmayan sözlerin peşinde direniyoruz.
Soruyorum: Devlet daha verdiği bir sözü tutmayacaksa nerede bunun kudreti? Türkiye Cumhuriyeti devleti bir tane patron bozuntusuna işçilerin hakkını ödetemiyor öyle mi? Gençlere cop vurup biber gazı sıkarken çok güçlüsünüz ama bir patrona söz geçirmekten acizsiniz, öyle mi?
Bu süreçte birkaç defa “bütün alacaklar ödendi” açıklaması yaparak işçileri kandırdılar, biraz önce de benzer bir açıklama yapıldı. Patronların ve yetkililerin sözüne güven duymadığımız için işçi arkadaşlarımız avukatlarımızla görüşme halinde, tüm hesaplar kontrol ediliyor ve herkes tüm haklarını alana kadar burada beklemeyi sürdürüyoruz.
Şunu iyi bilsinler: İşçi kardeşlerimizin tek bir lirası bile patronda kalmayacak. Devran nasıl olsa dönecek; söz verip oyaladığınız, kandırdığınız işçilerin hesabı mahşere kalır zannediyorsanız yanılıyorsunuz!
“Halkımızın üzerine düşen ise yalnızca bir mezar fazla kazmak. Çünkü tarih toprağının ot yetişmeyen, itin köpeğin pislediği çorak yanı onları bekliyor.”
Okuyalım……
"Yerli ve Milli" Zombilerimiz
Etrafınızda belki sık sık belki ara sıra “NATO’daki stratejik değerliliğimiz”, “Özgür Özel bugün kaç kere Kürt dedi”, “İşçiler zaten milliyetçi”, “Bunlar solcu değil kuyrukçu”, “Kürt mafyası sahillerimizi ele geçirdi”, “Ne sağcıyız ne solcuyuz” “Çocuklar yetişkin gibi yargılansın” gibi sayıklamalar, homurtular duyuyorsunuzdur. İşte onlar günümüz Türkiye’sinde Kenan Evren’in kozmik üst bilinciyle oluşturulmuş, 80lerden beri limit tanımaksızın süregelen neoliberalleşmemizin siyasal-toplumsal bir atığı olarak varlık bulmuş yerli ve milli zombilerimiz…
Bizimle aynı topraklarda yaşayan bu meczupların birer zombi olduğunu söylemek şu açıdan isabetli olacaktır sanıyorum; zihinlerine yerleştirilmiş sağ popülizm mantarı tarafından bütün bilişsel fonksiyonları ele geçirilmiş ve onları “modern insan” yapacak tüm yetilerinden tek celsede sıyrılmış bir varlık olarak, yaşadıkları toplumu yalnızca terörize ederek hayatlarına devam ediyorlar.
Buna hayat demenin birçok canlı varlığın evrimsel ve biyolojik mücadelesine hakaret olduğunun farkındayım. Fakat edebiyatın alışageldik zombi tasvirinden farklı olarak dolaşım, sindirim, boşaltım, solunum gibi fizyolojik süreçlerini hala sürdürüyorlar. İnsan bazen bunu başarabiliyor olmalarına çok şaşırıyor.
Gerçekten hemen hemen hepsi yüce devletimiz tarafından titizlikle inşa edilmiş yüce kurumların (uyuşturucu ticareti, bürokrasiye entegre olmuş mafyacılık, emlak baronluğu, kumar çeteleri) doğudan gelen yabancılar tarafından işgal edilmesinden çok şikayetçidirler. Güzel ülkemizin toplumsal hayatının kolonlarını oluşturan bu yüce devlet kurumlarımız onların dediği gibi de gerçekten doğudan gelen Kürtler ve daha da doğudan gelen başka esmer tenliler tarafından ele geçirilmiştir. Çünkü güzel ülkemiz yalnızca folklorik olarak değil, politik olarak da oldukça misafirperverdir. Türk’e yedirdiği yemeği Kürt’e de Arap’a da yedirmekten çekinmiyor ve bunu çoğu zaman “al sana bir Kürt!” diyerek bizlere hatırlatıyor.
Mesela bir akşam vakti bir parkta biri elinde bir torbayla bekliyorsa bu görevin “önce misafire” düsturuyla esmer tenli birine layık görüldüğü muhtemeldir. Ya da birilerinin bu torbadan bir şeyler atıştırması gerekiyorsa örneğin yiyenin de misafir olacağını tahmin edebiliyoruz. Merdiven altı imalathanelerde çıkacak yangınlarda, zehirli maddelere maruz kalındığı çalışma ortamlarında, kimliği olmayan kimselerin çalışması ve öldürülüp bir kenara bırakılması uygun görülmüş yerlerde, Avrupalı turistlere hizmet edilecek sahil şeritlerinde veya gerekli önlemlerin alınmadığı inşaat alanlarında birilerinin ölmesi gerektiğinde biz biliyoruz ki tepsi yine önce misafirin önüne gelecek.
Bu sayıklayan yürüyen ölülerin aksine ben, büyük devletimizin kulları arasında hiçbir ten rengini ayrı görmemesini takdir etmekten kendimi alıkoyamıyorum. Emeğini satarak hayatta kalmak zorunda olanlar olarak bizlerin arasında hiçbir ayrımcılık gözetmiyor.
Zombilerimizin birçoğu tabii ki dünyayı su katılmamış birer liberal olarak tamamen etnik grup, cinsiyet veya futbol takımı gibi birtakım toplumsal kimliklerden ve taraflaşmalardan ibaret görüyor ve sınıfsallığa dair her şeyi solidarizm, korporatizm gibi ilginç sözcükleri kullanarak kökünden reddediyor. Güzel ülkemizin ve şanlı tarihinin on yedi yaşındaki bir çocuğun bilgisayarında oynadığı İkinci Dünya Savaşı oyunları üzerinde inşa edildiğini sanan bu mahlukların herhangi bir bilimsel kaynak okumayı bırakın, okuma konusunda kendilerini ne kadar geliştirdikleri de meçhuldur.
Örneğin Mümtaz Soysal’ın 2009’daki bir gazete yazısına “Kemalistler mübadele istiyor” diyerek bire bir dönemin iktidarının karalama kampanyası olarak ürettiği söylemleri tekrarlayıp yeni bir şey bulmuş gibi sevinebiliyorlar. Ya da politik emellerle yazılmış birkaç sayfayı çeviren herkesin aksine “at nalı teorisi” gibi, “NATO’dan çıkarsak Rusya bizi ham yapar”, “Türk bayrağına saldırdılar” gibi masallara inanabiliyorlar. Hatta bazen daha da ileri gidiyorlar.
Emek mücadelesini binbir baskı altında ilmek ilmek ören sosyalistlerle dayanışmak şöyle dursun, ger��ek solcu kendileri olduklarını iddia ederek sosyalistleri düşman olarak görüp, eylemlerini sabote etmek ve yürüttükleri mücadeleyi kriminalize etmek uğraşı içinde bulunuyorlar. Bu “gerçek” solcularımız sosyalistlerin örneğin MESEM gibi bir başlıkta yürüttüğü mücadele ile dayanışmak yerine bir görünmezlik pelerini altına saklanıyorlar, fırsatlarını buldukları ilk anda pelerinlerini üzerlerinden atıp sosyalistlerin bu cephede mücadele yürüttüğü sermaye ile omuz omuza mevzileniyorlar.
Bu halk düşmanlığını kendilerine hak görüp, bu halk düşmanlığı hakkını onlara tanımayanları komik bir şekilde faşist olarak niteliyorlar. Anlaşılan o ki güzide coğrafyamızın sert hava koşulları bazı gerçek solcu veya ne sağcı ne solcu arkadaşlarımızın zihinlerine yerleşmiş sağ popülizm mantarının semptomları için bir katalizör görevi görüyor. Belki de fikriyatlarını anlamak için onları yalnızca gözlemlemek değil, bir de MR sonuçlarına bakmak gerekiyor.
Sık sık ülkücü olmadıklarını tekrar etme ihtiyacı hisseden bu arkadaşlar��n ülkücülere beslediği nefreti samimi buluyorum. Fakat bu arkadaşlar kendilerine ve halklarına beslediği bu büyük nefretle psikopatolojik bir vaka olarak karşımızda duruyorlar. Tarih biliminden az buçuk nasibini almış herkesin bilebileceği üzere; topraklarımızda antikomünizm ya ülkücü hareketin bünyesinde ya da onunla ittifak halinde vücut bulabiliyor.
Bugünün siyasi laboratuvarında bu formülün ne kadar isabetli sonuçlar verdiğini bu zombilerimizi inceledikçe görebiliyoruz. Burada şöyle bir ayrım yapmak gerek: Marx’ın, “Tarih kendini tekrarlar; önce trajedi, sonra komedi olarak.” ifadesindeki komediye tanık oluyor oluşumuz bizim talihsizliğimiz. İktidar medyasının döneminde Mümtaz Soysal’a bu şekilde iftira atması, trajik olarak, siyasal programlarının gerekliliğiydi.
Mahallenin delisinin sokakta donsuz dolaşması gibi gözümüzün içine sokarak kuşandıkları antikomünizm karakterleri örneğin, ABD’nin soğuk savaş dönemi dışişleri politikasının bir uzantısıydı. Kimliklerini reddeden isyankar bir ergen edasıyla sürekli tekrarlayıp durdukları ülkücü söylemler ve bilfiil içinde bulundukları ülkücü eylemsellik de örneğin soğuk savaş atmosferinin bir öznesiydi. Fakat bugün yaşananlar dönemin iktidarının siyasal programı olarak ya da bir ABD dışişleri politikası olarak ortaya çıkmıyor, zihni sağ popülizm mantarı tarafından ele geçirilmiş zombilerimizin sayıklamaları olarak gerçeklik kazanıyor. Yayınladıkları “thinktank”larında sayıklamalarını keyifle okuyoruz.
Elimden geldiği ölçüde ifade etmeye çalıştığım siyasal farkındalıklarını tabii ki sosyal medya etkileşimi üzerinden rant elde etmeye çalışan, baştan aşağı nefret suçu işlemeyi ve egemen siyasal odakların propagandasını yapmayı kendine kariyer edinmiş, birbirinin kopyası olan “bağımsız habercilik” hesaplarından edindiklerini de biliyoruz. Çağımız sağ siyasi programların ürünü olan liberal taraflaşmaları körükleyerek siyasal söylem alanı yaratmanın meyveleri için “edinmek” biraz kibar kalıyor. Sapıyla beraber yutuyorlar.
Biraz daha üzerinde durulmasını faydalı bulduğum başka önemli husus, mevzubahis zombi kütlelerinin her fırsatta ülkücü olmadıklarını ve seküler olduklarını iddia etmeleridir. Bu tabii ki erkekliğinden şüphe eden bir adamın aşırı bir hayat kadını düşkünlüğüne benziyor. İçlerindeki yobazlığın kokusu kendi burunlarına da geliyor olmalı. Namaz kılmayıp alkol içerek ve “batılı değerler” benimseyerek seküler olduğuna inanan düşünce setinin ancak günde beş öğün beyin ile beslenen bir zombiye ait olabileceği aşikar. Fakat yine de “namaz kılmayan ve alkol içen, batılı değerler benimseyen” bu seküler yaşam tarzının dinci düşünce pratikleriyle çelişmediğini ifade etmek gerektiğini düşünüyorum.
“İdealizm, dinin arıtılmış ve inceltilmiş bir biçimidir.” diyor Lenin. Şeylere mutlak özler atfeden bu düşünme tembeli zihinleri onları modern çağın yobazları yapıyor. Materyalizmin karşısında, somut ilişkilenmelerden tamamen yoksun ve yalnızca kafalarındaki arkaik varsayımlardan ibaret tanımları olan cinsiyet, milliyet ve futbol takımı gibi biçimsiz tanrıların buyruklarını tekrarlıyorlar. Bu açıdan bir zombi ne kadar seküler olabilirse, o kadar seküler oluyorlar. Eşyayı tabiatıyla kavrayamıyorlar. Fakat yüzde dört oya ulaşınca iktidara eklemlenecek start-up sağ partilerin ve sağ popülist saiklerle örgütlenme arayışında olan neofaşist grupların uzattığı havucu epey iyi kavrıyorlar.
İran’da emperyalizme baktıklarında devrim görüyorlar. Onların gözünde batı ambargosu ile karakterize bir ekonomik krizin karşısında “kraliyet rejimini ve heybesindeki batı emperyalizmini yurduna buyur etmek” devrimci bir talep olarak görünüyor olabilir. Buna şaşırmamak gerektiğini düşünüyorum. Siyasal kavramlar söz konusu olduğunda ancak henüz konuşmaya başlamamış bir bebe kadar beceri gösterebiliyorlar. İlericilikleri Türkiye’nin kapitalistleşme öyküsüne hapsolmuş bu zombilerimiz, Suriye’de katledilen halka “yiyin birbirinizi” diyebiliyor.
Kendi toprağı söz konusu olduğunda kenar mahalle romantizminden ibaret bir kuruluş öyküsü okumaktan öteye gidemiyorlar. Ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri Cumhuriyet sözcüğü dili kelime kurma yetisi kazanmamış bir yavrunun ağlamasına benziyor. Zombilerimizin dili daha fazlasına dönmüyor. Dillerinin dönmesine engel olan neyse gözlerinin görmesine de engel görünüyor. Örneğin Suriye’de egemenlerin karşılıklı birbirini yediği bir manzara olmadığını, küresel burjuva demokrasilerince yeni meşruiyet kazanmış bir IŞİD kopması tarafından yerel halkın katledildiğini ve topraklarından sürüldüğünü göremiyorlar. Belki de buna “Türkiye’nin çıkarına yönelik ve pragmatist” yaklaşıyorlardır. Biliyoruz ki güzel Türkiye’mizin çıkarlarının sivil halkın yurdundan sürülmesi ve toplu katliamlar ile tarihsel bir ilişkisi var. Yarayı fazla kaşımak istemiyor ve ��ok önemli bir başka yöne bakmak istiyorum. Çünkü diğer yanda da geleneksel medyadan koparak internetin siyasal gücünü keşfetmiş, Youtube kanalları yüz binler izlenen saygın habercilerimiz belirli batı merkezli kuruluşlardan aldıkları fonlar ile hesap cüzdanlarını şişirirken, siyonizm borazanını öttürmekten bir saniye olsun geri durmuyor.
Söz konusu sömürü ve derinleşen yoksulluk olduğunda bunu basit bir kriz dönemine indirgeyebiliyorlar. Aldıkları her nefesi; Güney Amerika’da Trump’ın, Suriye’de IŞİD’in, İran’da emperyalizmin, bir neofaşizm laboratuvarı olan Ukrayna ordusunun, Türkiye’mizde ise yerli burjuvazinin silahşörlüğünü yapmak için atmosferimize geri veriyorlar. Aynı hava sahasını soluyor olmaktan utanç duyuyoruz.
Biliyoruz ki kısa bir süre önce Bağımsız Maden İş Sendikası büyük bir mücadele vermiş ve örgütlü emekçilerin gücünü tüm Türkiye’ye göstermişti. Bu mücadele öylesine büyüktü ki tüm varl��kları emekçilerin örgütlü mücadelesini baltalamak olan kimseler dahi burada bir alan kazanmanın ölü bedenlerinin yürümeye devam edebilmesi için gerek koşul olduğunu fark ettiler. Direnen açlık grevindeki madenciler karşısında pizza yiyip çöplerini ortalıkta bırakan bir zombi grubu bir şekilde direniş alanını provoke ederek ilgi odağı olmayı başarmıştı.
Grevciler bir anlaşma ile zafer kazandılar fakat verilen sözler tutulmadı. Bağımsız Maden İş Sendikası öncülüğünde eylemciler bir büyük adım daha atarak tüm engellemelere karşı Ankara’ya yürümek isteyince, emekçilerin devletin zor aygıtlarıyla mücadelelerinde kararlı olduklarını herkes görmüş oldu. Küresel sermaye ve yerli işbirlikçileri tabii ki bunun önünü almak istiyorlar. Tabii ki burada devreye yerli ve milli zombi kütlelerimiz giriyor. Toprağımızın ve emeğimizin pezevenkliğine soyunanlar küçüklü büyüklü gruplar ve etki alanlarıyla türlü operasyonlar yürütüyorlar. Örneğin bugün iktidarın ortağı olan ülkücü geleneğin iç savaşını kaybetmiş basiretsiz uzantıları kendi hakları olarak gördükleri halk düşmanlığı koltuğunu büyüklerinden kazanmak için bu mesleği hakkıyla icra ediyorlar.
Bu basiretsizliğin ikinci baharını yaşayan oğullarından Zafer Partisi, Bağımsız Maden İş Sendikası’nın çağrısına gece üç sularında bir destek açıklaması yaparak ucuz bir takiye performansı sergiliyor. Destek paylaşımında Türkiye İşçi Partisi’nin afişlerinde kullandığı, genel başkanı Erkan Baş’ın grevcilerle birlikte merkezinde olduğu bir fotoğrafı Erkan Baş’ın yüzünü yapay zeka ile değiştirerek kendi açıklamalarında kullanıyorlar. Yarım saat sonra bu beyin sıvısının ishalle karıştığı tiyatro sahnesine aynı basiretsizliğin bir başka uzantısı, vitrin göreviyle kullanılan bir avuç kadın haricinde binlerce erkek ev gencinin omuzlarında yükselen İstiklal Kadın Hareketi adlı genç operasyon oluşumu da katılıyor.
Zafer Partisinin yarım saat önceki destek açıklamasının hak ettiği itibarı görmediğine dair Bağımsız Maden İş Sendikası’nı karalamak ve hedef tahtasına koymak için akıllara zarar bir açıklama girerek bol bol Türklük vurgusuyla terörizm sinyalliyorlar. Tabii ki zarar görecek yerleri noksan olduğundan kendilerine maruz kalmanın etkisini hissedemiyorlar. Fakat biz hissediyor ve bıçağın kemiği çoktan aşındırdığı bu kavgada kimin hangi yumruğun bileği olduğunu görüyoruz.
Sömürü derinleştikçe kavga da derinleşiyor. Bir zamanlar bu tarihsel kavgayı kimin kazanacağını görmek ve kazanacak olana bahis oynamak için kenarda bekleyenler bugün kurucu ideoloji, genetik kod, cumhuriyetçilik, ne sağ ne sol gibi sayıklamalarla oynayacakları atı sinyalliyorlar. Ağızlarında geveleyip durdukları bu kurucu ideoloji anlatısının bugünün küresel egemenleri ve yerli işbirlikçileri için Türkiye’yi bol kazançlı bir köle pazarı haline getiren kurucu niteliği üzerine ne kadar düşünmek gerekir bilemiyorum. Dünün kuruculuğunun bugünün pazarlamacılığı haline gelmesini üzülerek izliyor, yolun nereye çıktığını daha yolun başından gören devrimcileri minnetle anıyoruz.
Ne anlama geldiğini ve ne anlatmaya gittiğini kestiremedikleri Cumhuriyet sözcüğünü ağızlarından düşüremeyen zombilerin tahtını iktidar ortağına kaybettikleri ülkücü geleneğin kapısını çalacakları, tüm küs kardeşlerin toplanıp baba ocağına döneceği günü heyecanla bekliyoruz. Bunu yapamayacak kadar gururlu olan bu geleneğin evi terk etmiş genç mensuplarının üzerlerine ise bu erkeklere has liberal mesleği olabilecek en onurlu şekilde, kendi varlıklarını reddedip maskeler arkasına saklanarak icra etmek düşüyor. Halkımızın üzerine düşen ise yalnızca bir mezar fazla kazmak. Çünkü tarih toprağının ot yetişmeyen, itin köpeğin pislediği çorak yanı onları bekliyor.
İsrail, ABD ve Avrupa merkezli türlü kuruluşlarca hesap cüzdanları şişirilen internet habercilerimizin spot ışıkları altında parlayan bedenlerini işbirlikçi siyasal karakterlerinden arındırmak için belki bir şok terapisi, belki cerrahi operasyon gerekiyor. Belki de yaşını başını çoktan almış olan onlar için artık umut yoktur. Fakat zihni mantar etkisinde olan gençlerimiz için birileri onlaı baba ocağına dönmek maksatlı örgütlemeden önce hala umut olduğunu düşünüyorum.
Her grup da Anadolu'nun bozkırında uykuya yatıyorlar, rüyalarında kendilerini Atlantik’in derin sularında birer balon balığı olarak görüyorlar. Vatanseverlikleri ucuz bir pavyonda genç bir konsomatrisin pek gönülsüz ettiği dansa benziyor.
Bir balon balığı düşmanını korkutmak için cüssesinin üç katına kadar şişebiliyor. Üzerlerine sırayla giydikleri ışıltılı birer sahne kıyafeti olan vatanseverlik, antiemperyalizm, Kemalizm gibi kostümler ise hiç bedenlerine olmuyor, içini doldurmak için şişmeleri gerekiyor. Güzel vatanımızı ucuz bir pavyon olarak gördüğümüz sanılmasın. Bu işletmede insan eti, pahalıya satılıyor.
Nihat Yalçın yazdı...
"Yerli ve Milli" Zombilerimiz
Etrafınızda belki sık sık belki ara sıra “NATO’daki stratejik değerliliğimiz”, “Özgür Özel bugün kaç kere Kürt dedi”, “İşçiler zaten milliyetçi”, “Bunlar solcu değil kuyrukçu”, “Kürt mafyası sahillerimizi ele geçirdi”, “Ne sağcıyız ne solcuyuz” “Çocuklar yetişkin gibi yargılansın” gibi sayıklamalar, homurtular duyuyorsunuzdur. İşte onlar günümüz Türkiye’sinde Kenan Evren’in kozmik üst bilinciyle oluşturulmuş, 80lerden beri limit tanımaksızın süregelen neoliberalleşmemizin siyasal-toplumsal bir atığı olarak varlık bulmuş yerli ve milli zombilerimiz…
Bizimle aynı topraklarda yaşayan bu meczupların birer zombi olduğunu söylemek şu açıdan isabetli olacaktır sanıyorum; zihinlerine yerleştirilmiş sağ popülizm mantarı tarafından bütün bilişsel fonksiyonları ele geçirilmiş ve onları “modern insan” yapacak tüm yetilerinden tek celsede sıyrılmış bir varlık olarak, yaşadıkları toplumu yalnızca terörize ederek hayatlarına devam ediyorlar.
Buna hayat demenin birçok canlı varlığın evrimsel ve biyolojik mücadelesine hakaret olduğunun farkındayım. Fakat edebiyatın alışageldik zombi tasvirinden farklı olarak dolaşım, sindirim, boşaltım, solunum gibi fizyolojik süreçlerini hala sürdürüyorlar. İnsan bazen bunu başarabiliyor olmalarına çok şaşırıyor.
Gerçekten hemen hemen hepsi yüce devletimiz tarafından titizlikle inşa edilmiş yüce kurumların (uyuşturucu ticareti, bürokrasiye entegre olmuş mafyacılık, emlak baronluğu, kumar çeteleri) doğudan gelen yabancılar tarafından işgal edilmesinden çok şikayetçidirler. Güzel ülkemizin toplumsal hayatının kolonlarını oluşturan bu yüce devlet kurumlarımız onların dediği gibi de gerçekten doğudan gelen Kürtler ve daha da doğudan gelen başka esmer tenliler tarafından ele geçirilmiştir. Çünkü güzel ülkemiz yalnızca folklorik olarak değil, politik olarak da oldukça misafirperverdir. Türk’e yedirdiği yemeği Kürt’e de Arap’a da yedirmekten çekinmiyor ve bunu çoğu zaman “al sana bir Kürt!” diyerek bizlere hatırlatıyor.
Mesela bir akşam vakti bir parkta biri elinde bir torbayla bekliyorsa bu görevin “önce misafire” düsturuyla esmer tenli birine layık görüldüğü muhtemeldir. Ya da birilerinin bu torbadan bir şeyler atıştırması gerekiyorsa örneğin yiyenin de misafir olacağını tahmin edebiliyoruz. Merdiven altı imalathanelerde çıkacak yangınlarda, zehirli maddelere maruz kalındığı çalışma ortamlarında, kimliği olmayan kimselerin çalışması ve öldürülüp bir kenara bırakılması uygun görülmüş yerlerde, Avrupalı turistlere hizmet edilecek sahil şeritlerinde veya gerekli önlemlerin alınmadığı inşaat alanlarında birilerinin ölmesi gerektiğinde biz biliyoruz ki tepsi yine önce misafirin önüne gelecek.
Bu sayıklayan yürüyen ölülerin aksine ben, büyük devletimizin kulları arasında hiçbir ten rengini ayrı görmemesini takdir etmekten kendimi alıkoyamıyorum. Emeğini satarak hayatta kalmak zorunda olanlar olarak bizlerin arasında hiçbir ayrımcılık gözetmiyor.
Zombilerimizin birçoğu tabii ki dünyayı su katılmamış birer liberal olarak tamamen etnik grup, cinsiyet veya futbol takımı gibi birtakım toplumsal kimliklerden ve taraflaşmalardan ibaret görüyor ve sınıfsallığa dair her şeyi solidarizm, korporatizm gibi ilginç sözcükleri kullanarak kökünden reddediyor. Güzel ülkemizin ve şanlı tarihinin on yedi yaşındaki bir çocuğun bilgisayarında oynadığı İkinci Dünya Savaşı oyunları üzerinde inşa edildiğini sanan bu mahlukların herhangi bir bilimsel kaynak okumayı bırakın, okuma konusunda kendilerini ne kadar geliştirdikleri de meçhuldur.
Örneğin Mümtaz Soysal’ın 2009’daki bir gazete yazısına “Kemalistler mübadele istiyor” diyerek bire bir dönemin iktidarının karalama kampanyası olarak ürettiği söylemleri tekrarlayıp yeni bir şey bulmuş gibi sevinebiliyorlar. Ya da politik emellerle yazılmış birkaç sayfayı çeviren herkesin aksine “at nalı teorisi” gibi, “NATO’dan çıkarsak Rusya bizi ham yapar”, “Türk bayrağına saldırdılar” gibi masallara inanabiliyorlar. Hatta bazen daha da ileri gidiyorlar.
Emek mücadelesini binbir baskı altında ilmek ilmek ören sosyalistlerle dayanışmak şöyle dursun, gerçek solcu kendileri olduklarını iddia ederek sosyalistleri düşman olarak görüp, eylemlerini sabote etmek ve yürüttükleri mücadeleyi kriminalize etmek uğraşı içinde bulunuyorlar. Bu “gerçek” solcularımız sosyalistlerin örneğin MESEM gibi bir başlıkta yürüttüğü mücadele ile dayanışmak yerine bir görünmezlik pelerini altına saklanıyorlar, fırsatlarını buldukları ilk anda pelerinlerini üzerlerinden atıp sosyalistlerin bu cephede mücadele yürüttüğü sermaye ile omuz omuza mevzileniyorlar.
Bu halk düşmanlığını kendilerine hak görüp, bu halk düşmanlığı hakkını onlara tanımayanları komik bir şekilde faşist olarak niteliyorlar. Anlaşılan o ki güzide coğrafyamızın sert hava koşulları bazı gerçek solcu veya ne sağcı ne solcu arkadaşlarımızın zihinlerine yerleşmiş sağ popülizm mantarının semptomları için bir katalizör görevi görüyor. Belki de fikriyatlarını anlamak için onları yalnızca gözlemlemek değil, bir de MR sonuçlarına bakmak gerekiyor.
Sık sık ülkücü olmadıklarını tekrar etme ihtiyacı hisseden bu arkadaşların ülkücülere beslediği nefreti samimi buluyorum. Fakat bu arkadaşlar kendilerine ve halklarına beslediği bu büyük nefretle psikopatolojik bir vaka olarak karşımızda duruyorlar. Tarih biliminden az buçuk nasibini almış herkesin bilebileceği üzere; topraklarımızda antikomünizm ya ülkücü hareketin bünyesinde ya da onunla ittifak halinde vücut bulabiliyor.
Bugünün siyasi laboratuvarında bu formülün ne kadar isabetli sonuçlar verdiğini bu zombilerimizi inceledikçe görebiliyoruz. Burada şöyle bir ayrım yapmak gerek: Marx’ın, “Tarih kendini tekrarlar; önce trajedi, sonra komedi olarak.” ifadesindeki komediye tanık oluyor oluşumuz bizim talihsizliğimiz. İktidar medyasının döneminde Mümtaz Soysal’a bu şekilde iftira atması, trajik olarak, siyasal programlarının gerekliliğiydi.
Mahallenin delisinin sokakta donsuz dolaşması gibi gözümüzün içine sokarak kuşandıkları antikomünizm karakterleri örneğin, ABD’nin soğuk savaş dönemi dışişleri politikasının bir uzantısıydı. Kimliklerini reddeden isyankar bir ergen edasıyla sürekli tekrarlayıp durdukları ülkücü söylemler ve bilfiil içinde bulundukları ülkücü eylemsellik de örneğin soğuk savaş atmosferinin bir öznesiydi. Fakat bugün yaşananlar dönemin iktidarının siyasal programı olarak ya da bir ABD dışişleri politikası olarak ortaya çıkmıyor, zihni sağ popülizm mantarı tarafından ele geçirilmiş zombilerimizin sayıklamaları olarak gerçeklik kazanıyor. Yayınladıkları “thinktank”larında sayıklamalarını keyifle okuyoruz.
Elimden geldiği ölçüde ifade etmeye çalıştığım siyasal farkındalıklarını tabii ki sosyal medya etkileşimi üzerinden rant elde etmeye çalışan, baştan aşağı nefret suçu işlemeyi ve egemen siyasal odakların propagandasını yapmayı kendine kariyer edinmiş, birbirinin kopyası olan “bağımsız habercilik” hesaplarından edindiklerini de biliyoruz. Çağımız sağ siyasi programların ürünü olan liberal taraflaşmaları körükleyerek siyasal söylem alanı yaratmanın meyveleri için “edinmek” biraz kibar kalıyor. Sapıyla beraber yutuyorlar.
Biraz daha üzerinde durulmasını faydalı bulduğum başka önemli husus, mevzubahis zombi kütlelerinin her fırsatta ülkücü olmadıklarını ve seküler olduklarını iddia etmeleridir. Bu tabii ki erkekliğinden şüphe eden bir adamın aşırı bir hayat kadını düşkünlüğüne benziyor. İçlerindeki yobazlığın kokusu kendi burunlarına da geliyor olmalı. Namaz kılmayıp alkol içerek ve “batılı değerler” benimseyerek seküler olduğuna inanan düşünce setinin ancak günde beş öğün beyin ile beslenen bir zombiye ait olabileceği aşikar. Fakat yine de “namaz kılmayan ve alkol içen, batılı değerler benimseyen” bu seküler yaşam tarzının dinci düşünce pratikleriyle çelişmediğini ifade etmek gerektiğini düşünüyorum.
“İdealizm, dinin arıtılmış ve inceltilmiş bir biçimidir.” diyor Lenin. Şeylere mutlak özler atfeden bu düşünme tembeli zihinleri onları modern çağın yobazları yapıyor. Materyalizmin karşısında, somut ilişkilenmelerden tamamen yoksun ve yalnızca kafalarındaki arkaik varsayımlardan ibaret tanımları olan cinsiyet, milliyet ve futbol takımı gibi biçimsiz tanrıların buyruklarını tekrarlıyorlar. Bu açıdan bir zombi ne kadar seküler olabilirse, o kadar seküler oluyorlar. Eşyayı tabiatıyla kavrayamıyorlar. Fakat yüzde dört oya ulaşınca iktidara eklemlenecek start-up sağ partilerin ve sağ popülist saiklerle örgütlenme arayışında olan neofaşist grupların uzattığı havucu epey iyi kavrıyorlar.
İran’da emperyalizme baktıklarında devrim görüyorlar. Onların gözünde batı ambargosu ile karakterize bir ekonomik krizin karşısında “kraliyet rejimini ve heybesindeki batı emperyalizmini yurduna buyur etmek” devrimci bir talep olarak görünüyor olabilir. Buna şaşırmamak gerektiğini düşünüyorum. Siyasal kavramlar söz konusu olduğunda ancak henüz konuşmaya başlamamış bir bebe kadar beceri gösterebiliyorlar. İlericilikleri Türkiye’nin kapitalistleşme öyküsüne hapsolmuş bu zombilerimiz, Suriye’de katledilen halka “yiyin birbirinizi” diyebiliyor.
Kendi toprağı söz konusu olduğunda kenar mahalle romantizminden ibaret bir kuruluş öyküsü okumaktan öteye gidemiyorlar. Ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri Cumhuriyet sözcüğü dili kelime kurma yetisi kazanmamış bir yavrunun ağlamasına benziyor. Zombilerimizin dili daha fazlasına dönmüyor. Dillerinin dönmesine engel olan neyse gözlerinin görmesine de engel görünüyor. Örneğin Suriye’de egemenlerin karşılıklı birbirini yediği bir manzara olmadığını, küresel burjuva demokrasilerince yeni meşruiyet kazanmış bir IŞİD kopması tarafından yerel halkın katledildiğini ve topraklarından sürüldüğünü göremiyorlar. Belki de buna “Türkiye’nin çıkarına yönelik ve pragmatist” yaklaşıyorlardır. Biliyoruz ki güzel Türkiye’mizin çıkarlarının sivil halkın yurdundan sürülmesi ve toplu katliamlar ile tarihsel bir ilişkisi var. Yarayı fazla kaşımak istemiyor ve çok önemli bir başka yöne bakmak istiyorum. Çünkü diğer yanda da geleneksel medyadan koparak internetin siyasal gücünü keşfetmiş, Youtube kanalları yüz binler izlenen saygın habercilerimiz belirli batı merkezli kuruluşlardan aldıkları fonlar ile hesap cüzdanlarını şişirirken, siyonizm borazanını öttürmekten bir saniye olsun geri durmuyor.
Söz konusu sömürü ve derinleşen yoksulluk olduğunda bunu basit bir kriz dönemine indirgeyebiliyorlar. Aldıkları her nefesi; Güney Amerika’da Trump’ın, Suriye’de IŞİD’in, İran’da emperyalizmin, bir neofaşizm laboratuvarı olan Ukrayna ordusunun, Türkiye’mizde ise yerli burjuvazinin silahşörlüğünü yapmak için atmosferimize geri veriyorlar. Aynı hava sahasını soluyor olmaktan utanç duyuyoruz.
Biliyoruz ki kısa bir süre önce Bağımsız Maden İş Sendikası büyük bir mücadele vermiş ve örgütlü emekçilerin gücünü tüm Türkiye’ye göstermişti. Bu mücadele öylesine büyüktü ki tüm varlıkları emekçilerin örgütlü mücadelesini baltalamak olan kimseler dahi burada bir alan kazanmanın ölü bedenlerinin yürümeye devam edebilmesi için gerek koşul olduğunu fark ettiler. Direnen açlık grevindeki madenciler karşısında pizza yiyip çöplerini ortalıkta bırakan bir zombi grubu bir şekilde direniş alanını provoke ederek ilgi odağı olmayı başarmıştı.
Grevciler bir anlaşma ile zafer kazandılar fakat verilen sözler tutulmadı. Bağımsız Maden İş Sendikası öncülüğünde eylemciler bir büyük adım daha atarak tüm engellemelere karşı Ankara’ya yürümek isteyince, emekçilerin devletin zor aygıtlarıyla mücadelelerinde kararlı olduklarını herkes görmüş oldu. Küresel sermaye ve yerli işbirlikçileri tabii ki bunun önünü almak istiyorlar. Tabii ki burada devreye yerli ve milli zombi kütlelerimiz giriyor. Toprağımızın ve emeğimizin pezevenkliğine soyunanlar küçüklü büyüklü gruplar ve etki alanlarıyla türlü operasyonlar yürütüyorlar. Örneğin bugün iktidarın ortağı olan ülkücü geleneğin iç savaşını kaybetmiş basiretsiz uzantıları kendi hakları olarak gördükleri halk düşmanlığı koltuğunu büyüklerinden kazanmak için bu mesleği hakkıyla icra ediyorlar.
Bu basiretsizliğin ikinci baharını yaşayan oğullarından Zafer Partisi, Bağımsız Maden İş Sendikası’nın çağrısına gece üç sularında bir destek açıklaması yaparak ucuz bir takiye performansı sergiliyor. Destek paylaşımında Türkiye İşçi Partisi’nin afişlerinde kullandığı, genel başkanı Erkan Baş’ın grevcilerle birlikte merkezinde olduğu bir fotoğrafı Erkan Baş’ın yüzünü yapay zeka ile değiştirerek kendi açıklamalarında kullanıyorlar. Yarım saat sonra bu beyin sıvısının ishalle karıştığı tiyatro sahnesine aynı basiretsizliğin bir başka uzantısı, vitrin göreviyle kullanılan bir avuç kadın haricinde binlerce erkek ev gencinin omuzlarında yükselen İstiklal Kadın Hareketi adlı genç operasyon oluşumu da katılıyor.
Zafer Partisinin yarım saat önceki destek açıklamasının hak ettiği itibarı görmediğine dair Bağımsız Maden İş Sendikası’nı karalamak ve hedef tahtasına koymak için akıllara zarar bir açıklama girerek bol bol Türklük vurgusuyla terörizm sinyalliyorlar. Tabii ki zarar görecek yerleri noksan olduğundan kendilerine maruz kalmanın etkisini hissedemiyorlar. Fakat biz hissediyor ve bıçağın kemiği çoktan aşındırdığı bu kavgada kimin hangi yumruğun bileği olduğunu görüyoruz.
Sömürü derinleştikçe kavga da derinleşiyor. Bir zamanlar bu tarihsel kavgayı kimin kazanacağını görmek ve kazanacak olana bahis oynamak için kenarda bekleyenler bugün kurucu ideoloji, genetik kod, cumhuriyetçilik, ne sağ ne sol gibi sayıklamalarla oynayacakları atı sinyalliyorlar. Ağızlarında geveleyip durdukları bu kurucu ideoloji anlatısının bugünün küresel egemenleri ve yerli işbirlikçileri için Türkiye’yi bol kazançlı bir köle pazarı haline getiren kurucu niteliği üzerine ne kadar düşünmek gerekir bilemiyorum. Dünün kuruculuğunun bugünün pazarlamacılığı haline gelmesini üzülerek izliyor, yolun nereye çıktığını daha yolun başından gören devrimcileri minnetle anıyoruz.
Ne anlama geldiğini ve ne anlatmaya gittiğini kestiremedikleri Cumhuriyet sözcüğünü ağızlarından düşüremeyen zombilerin tahtını iktidar ortağına kaybettikleri ülkücü geleneğin kapısını çalacakları, tüm küs kardeşlerin toplanıp baba ocağına döneceği günü heyecanla bekliyoruz. Bunu yapamayacak kadar gururlu olan bu geleneğin evi terk etmiş genç mensuplarının üzerlerine ise bu erkeklere has liberal mesleği olabilecek en onurlu şekilde, kendi varlıklarını reddedip maskeler arkasına saklanarak icra etmek düşüyor. Halkımızın üzerine düşen ise yalnızca bir mezar fazla kazmak. Çünkü tarih toprağının ot yetişmeyen, itin köpeğin pislediği çorak yanı onları bekliyor.
İsrail, ABD ve Avrupa merkezli türlü kuruluşlarca hesap cüzdanları şişirilen internet habercilerimizin spot ışıkları altında parlayan bedenlerini işbirlikçi siyasal karakterlerinden arındırmak için belki bir şok terapisi, belki cerrahi operasyon gerekiyor. Belki de yaşını başını çoktan almış olan onlar için artık umut yoktur. Fakat zihni mantar etkisinde olan gençlerimiz için birileri onlaı baba ocağına dönmek maksatlı örgütlemeden önce hala umut olduğunu düşünüyorum.
Her grup da Anadolu'nun bozkırında uykuya yatıyorlar, rüyalarında kendilerini Atlantik’in derin sularında birer balon balığı olarak görüyorlar. Vatanseverlikleri ucuz bir pavyonda genç bir konsomatrisin pek gönülsüz ettiği dansa benziyor.
Bir balon balığı düşmanını korkutmak için cüssesinin üç katına kadar şişebiliyor. Üzerlerine sırayla giydikleri ışıltılı birer sahne kıyafeti olan vatanseverlik, antiemperyalizm, Kemalizm gibi kostümler ise hiç bedenlerine olmuyor, içini doldurmak için şişmeleri gerekiyor. Güzel vatanımızı ucuz bir pavyon olarak gördüğümüz sanılmasın. Bu işletmede insan eti, pahalıya satılıyor.
Nihat Yalçın yazdı...
Zafer Partisi, Ankara'da direnen maden işçilerini ziyaret edeceklerini duyurdukları afişte TİP Genel Başkanı Erkan Baş'ın yer aldığı fotoğrafı kullandı.
Gece saat 3:20’de zafer Partisi Ankara tweet atmış. Saat 3:30’da İstiklal kadınları hareketi sendika Zafer Partisi’nin desteğine teşekkür etmedi tweeti atmış. Yıldızlar holding kaç para veriyor grevi sabote edin diye açıklayın da öğrenelim @zaferpartisi@istiklalkadin
Kürk Mantolu Madonna Tutunamayanlar’dan iyi kitap. Sizin popüler olduğu için havalı bulmadığınız birçok klasik sırf üzerinizde vitrin gibi taşımayı havalı bulduğunuz için ismini zikredip durduğunuz kitaplardan çok daha iyi kitaplar. Eziksin Tuncay. Eğilip bükülmeden Küçük Prens övmeyi öğreneceksiniz.
Herkese günaydın. Kendilerini eleştiren herkesi engelledikleri için alıntılayamıyorum ama istiklal kadınları hareketi az önce Bağımsız Maden İş’e açıktan saldırdı bugün yapılacak eylem öncesi. başından beri madencileri sabote etmekti amaçları. maskeleri düştü herkes duysun bunu
TİP'liyim. Bozkırın göbeğinde sosyalizm mücadelesi veriyorum. Asgari ücretle çalışan bir emekçiyim. TİP'in sosyalizm mücadelesini "Kadıköy"e indirgeyenler önce kafasını kaldırıp etrafına baksın. Biz güvenli limanlarda siyaset yapmıyoruz; iktidar ideolojisinin gölgesine sığınmadan, yaşadığımız memleketin gerçek sorunlarıyla yüzleşiyoruz.
Sosyalizmi birkaç semte, birkaç insana ya da belirli bir yaşam tarzına sıkıştırmak, Türkiye'yi tanımamaktır. Kira ödeyen, faturalarını yetiştirmeye çalışan, emeğiyle ayakta duran insanlar sadece büyük şehirlerde yaşamıyor. Anadolu'da da emek sömürüsüne, adaletsizliğe ve yoksulluğa itiraz eden binlerce insan var.
Asıl sorun, insanların ne düşündüğünü anlamaya çalışmak yerine onları etiketlere hapsetmek. Sosyalizmi "Kadıköy", Anadolu'yu da tek tip sananlar yanılıyor. Çünkü bu ülkenin bozkırında da eşitlik, özgürlük ve emek mücadelesi veren insanlar var; hem de sandıklarından çok daha fazla.
Bugün feministlerin ve sosyalistlerin kendini gösterme, sol saflara sızmaya ve mücadeleyi baltalamaya çalışan düzen uzantısı operasyon çocuklarının da kendini göstermeme günü.
Bir Gider Bin Geliriz Bizi Vurmak Kurtuluş mu?
Yakın tarihimizin en büyük kırılması; ezilenlerin, emekçilerin ve gençliğin faşizme karşı omuz omuza verdiği Gezi Direnişi’ni saygıyla selamlıyoruz.
Egemenleri korkudan titreten halkımızın iradesi, kavgamızda yaşamaya devam ediyor.
Gezi barikatlarında düşen yoldaşlarımızın mirası; Türkiye emekçi sınıfının özgürleşme mücadelesinde yolumuzu aydınlatan meşaledir.
Mehmet Ayvalıtaş’ı, Abdullah Cömert’i, İrfan Tuna’yı, Selim Önder’i, Ethem Sarısülük’ü, Zeynep Eryaşar’ı, Ali İsmail Korkmaz’ı, Ahmet Atakan’ı, Serdar Kadakal’ı, Medeni Yıldırım’ı ve Berkin Elvan’ı saygıyla anıyoruz...
Yeni Nisan Kadrosu yazdı...
Antalya’da MESEM kapsamında bir kuaför dükkanında sömürülen 16 yaşındaki lise öğrencisi Yasemin Bolat, iş çıkışı evine dönmedi.
Babasının yaptığı açıklamaya göre 1 gün okula, 6 gün kuaför dükkanına işe giden Yasemin’e iş çıkış saatinden beri ulaşılamıyor. Kızına ulaşamayan aile kayıp ihbarında bulundu ve arama çalışmaları başlatıldı. Yasemin Bolat 4 gündür aranıyor ancak hala bulunamadı.
Okul hayatı yaşamak yerine denetimsiz şekilde, ucuz iş gücü olarak çalışma hayatı yaşayan Yasemin nerede?
Esenler Otogarı'nda İş Cinayeti!
Otobüs tamircisi olarak çalışan Senegalli ișçi Seringue Fallou Gueye, otobüsü tamir ettiği sırada altında kalarak hayatını kaybetti.
Gueye'nin arkadaşı cenazeyi götürmek için otobüs firmasının yardım etmediğini söyledi!
İmamoğlu’nun tutuklanmasının ardından gerçekleşen protestolarda Ankara’da görme engelli bir yoldaşımız, polis tarafından bastonu kırdıktan sonra darp edilmişti.
Ne kurultay yapacak ne de yetki verecek. Hepsini ezecek. Söylediği bu. Seçime KK yönetimindeki CHP ile girilmesi kesin. Durum böyleyken Özel seçime kadar kurultay toplanmayacağını bile bile hala kurultay kovalayacağız diyor. Yeni parti işine girmiyor. Cesaret göstermiyor. Tarihin bu kırılma anında, bu belki de büyük fırsat anında o feraseti göstermeyi reddediyor. Bundan sonra muhalefetin gündemi Akp ile dövüşmek yerine KK ile dövüşmek girdabına hapsolacak. Seçime kadar böyle gidecek. Bu yeni bir hareket başlatma işine girmezlerse de bu anlayış sürecin sonunda bari MVliği kaybetmeyelim düşüncesine ve ekibin KK CHP’sinden MV adayı olabilme mücadelesine kadar gider. Bu senaryonun gideceği yer burası. Yeni hareket yeni parti işine girilmemesi inanılmaz. Toplumsal muhalefetin gündemini bu KK ile dövüşmeye hapsedecekler. Malesef olan bu.
Aslında yeni hareket kurulduğu an saniyede toparlanır muhalefet. KK’nın ne hali varsa görsün biz işimize bakıyoruz önümüze bakıyoruz denilse 1 gün sürmez bu yenilgi psikolojisinin atılması. Ama asla böyle bir söylem yok. Varsa yoksa baba ocağı sloganı. Baba ocağını Akp ele geçirdi hangi ocak? Kurultay kovalayacağız demek biz en az 2030’a kadar bu işleri bıraktık buralarda takılcaz demek. Milliyetçi partilerin(İyip.Zafer, vb) ana muhalefet haline geleceği bir seçim sonucu olacak. Bunu bilmiyor göremiyor olamazlar. Biliyorlar. Malesef gözüken durum bu.
Ümit Özdağ: (LGBT’li bireyler hk.)
• Kimsenin özel yaşamı beni ilgilendirmez, beni siyasetteki LGBT'liler ilgilendiriyor.
• LGBT’yi teşvik etmeyiz, yürüyüşleri teşvik etmeyiz ama insanların özel yaşamları konusunda kimsenin anayasanın vermiş olduğu hakları sınırlandırmaya hakkı yoktur.
• Yasalar neyse onu uygularız.
(İzzet Çapa)