1- 1970 yılının Mart ayında Ankara’ya fotoğrafçı bir Amerikalı gelir. Victor Albert Grigas isimli bu fotoğrafçı, gezisi boyunca birçok kere deklanşöre basar. Ve bize 50 sene önceki Ankara yaşamına dair eşsiz kareler bırakır.
Sıhhiye’den akan İncesu Deresi ile akış başlasın:
Az önce işyerinde "Siz yapay zekayı daha iyi anlarsınız, sonuçta üzerine tez yazdınız" diye bir iltifat aldım. Ve çocuk gibi utandım.
Büyüdüm her şeyi gördüm diyorsun ama mutlaka yeni şeylerle karşılaşıyorsun.
yeğenime “ahmed’e selam söylüyor musun” diye sordum. telefonu kapıp ahmed’e “önce söyle bakalım, hâlâ seda’yla evli misin?” diyor. cevabını alınca da noktayı koydu: “o zaman selam da söylemiyorum.”
Bir de ne hikmetse farları o kadar soluk ki son ana kadar görünmedi bile. Ben durunca da sanki yol vermişim gibi dönüp yoluna devam etti, üstelik arkadaki yolcu "teşekkürler" dedi giderken.
Az daha senin ya da annenin ölümüne sebep oluyordum ama rica ederim buyrun geçin.
Dün az daha çok fena kaza yazpıyordum.
Gece dokuz buçuk gibi eve gidiyoruz, ana caddemsi ama tek gidiş geliş yoldayız. Şoförlüğüm çok iyi olmadığı için biraz yavaş gidiyorum, arabanın biri soldaki yoldan çıkıp önüme atladı ani frenle durdum.
Bu anne baba melek mi yauv? Günahtan mı münezzeh? Peygambere mi denk? Dinimizin "anne babaya iyilik edin" buyurduğunu neden bu kadar abartmak zorundasınız? Sevgilisi için çoluğunu çocuğunu terk eden veya öldüren ana babalar yokmuş gibi saçmalamayı bırakın.
Bizim dindar cenahtaki "bir anne baba asla yanılmaz" kabulü bir türlü bitmiyor. Anne babanın kendisi ruh hastasıysa, iyi evlat algısı da kendileri gibiyse ne olacak?