Dört arkadaş aynı otele tatile gidiyorsunuz. İki kişi arabayla gidecek ve sizi de davet ediyorlar.
“Arabada yer var, boşuna uçak veya otobüse para vermeyin. Yakıtı bölüşür, beraber gideriz.”
Kabul ediyorsunuz. Yolda aracı kullanan kişi radara giriyor ve hız cezası yiyor.
Sonra dönüp diyor ki: “Birlikte yolculuk yaptığımıza göre bu cezayı da ortak ödememiz gerekiyor.”
Sizce haklı mı? Trafik cezası da ortak yolculuk masrafı mıdır, yoksa tamamen sürücünün sorumluluğu mudur?
Yıllar yıllar önce bir arkadaşım başka bir üniversite arkadaşını tam olarak böyle davet etmişti ve sonunda ceza parasını da istemişti.
Siz olsanız bu cezaya ortak olur muydunuz?
Türkiye’deki Rolex sayısı kadar Rolex’i, Rolex fabrikası kurulduğu günden beri üretmemiştir herhalde.
Ülkenin yarısının kolunda Rolex var. İşin garibi, çoğunun cebinde o saatin bakımını yaptıracak para bile yok.
Göğsünüzde kocaman İtalyan marka logoları, kolunuzda çakma Rolex… Beyler, gerçekten hepimiz üzerinizdeki her şeyin sahte olduğunu anlıyoruz. Sandığınız kadar gizemli bir zenginlik yaymıyorsunuz etrafa.
Hamilton alın, Tissot alın, Citizen alın, Seiko alın. Bütçenize uygun, karakteri olan, zevkli bir saat seçin. Biz de karşımızda markasıyla değil, kendi zevkiyle bir şey tercih eden adam var diye saygı duyalım.
Kimse sizden zengin olmanızı beklemiyor. Ama siz neden bütün dünyayı zengin olduğunuza ikna etmeye çalışıyorsunuz?
Üstelik bunu yaparken o kadar kötü bir iş çıkarıyorsunuz ki…
Kolunuzdaki çakma Rolex size zengin görüntüsü vermiyor. Sadece başkalarının gözünde zengin görünmeye ne kadar muhtaç olduğunuzu gösteriyor.
İnanın, 300 dolarlık orijinal bir saatle, 30 bin dolarlık saatin sahtesinden çok daha klas görünürsünüz.
Çünkü zevk satın alınabiliyor belki ama gösteriş merakından kurtulmak biraz karakter gerektiriyor.
Şimdi bu kılık kıyafet meselesine biraz daha değinelim.
Bence paranın insana sağlaması gereken en temel iki lüks var: Zaman özgürlüğü ve istediği gibi giyinebilme özgürlüğü.
Sabahın köründe alarm kurup uyanmak zorundaysanız, canınız istemediği hâlde takım elbisenizi giyip kravatınızı bağlamak, döpiyesinizi çekip bir yerlere yetişmek mecburiyetindeyseniz kusura bakmayın ama hâlâ fakirsiniz.
Bankanızda kaç milyon dolar olduğu, hangi şirketin yönetim kurulunda oturduğunuz, kartvizitinizde ne yazdığı zerre kadar umurumda değil.
Çünkü zenginlik sadece istediğinizi satın alabilmek değildir. İstemediğiniz şeyleri yapmak zorunda olmamaktır.
Sabah kaçta kalkacağınıza, gününüzü nerede geçireceğinize, ne giyeceğinize hâlâ başkaları karar veriyorsa o servetin sahibi siz misiniz, yoksa maaşı biraz yüksek bir esir misiniz?
Bir ömür çalışıp milyon dolarlar kazanmışsınız ama ertesi sabah alarmı kapatıp uyumaya devam etme lüksünüz bile yok.
Kusura bakmayın, ben buna zenginlik diyemem. Siz sadece çok pahalı bir hayatın bütün mesailerine katlanmayı başarmışsınız.
Para sizi özgürleştirmiyorsa, yalnızca esaretinizin konforunu artırıyordur.
Ankara–İstanbul gece uçuşlarının business class’ında 60 yaşına gelmiş, hâlâ takım elbise ve kravatla gezen adamları gördükçe düşünüyorum.
Beyler, siz zaten bütün gençliğinizi birilerinin önünde ceketinizin düğmesini ilikleyerek, makam odalarında hazır ola geçerek, güçlü insanların gözüne girmeye çalışarak geçirmediniz mi?
E yaş 60 olmuş. Para kazanmışsınız, makam sahibi olmuşsunuz, çevre edinmişsiniz. Hâlâ gece 11’de kravat boynunuzda, yüzünüzde o devlet meselesi çözen adam ciddiyeti.
İnsan bu kadar yıl güç peşinde koşup sonunda biraz özgürlük kazanmaz mı?
Ben canım istediğinde şortumu, tişörtümü giyip sizinle aynı business class’ta oturabiliyorum.
Siz gece yarısı olmuş, hâlâ kravatınızla, ceketinizle, o müthiş önemli adam suratınızla nöbet tutuyorsunuz.
Rahat olun beyler, ceketinizi çıkarınca devlet çökmez, kravatınızı gevşetince Borsa İstanbul kapanmaz. Ülke ekonomisi de sizin gömleğinizin son düğmesine bağlı değil.
Ben istediğim zaman istediğimi giyebiliyorum. Siz ise 60 yaşınıza gelmişsiniz, hâlâ önemli adam kostümünüzü çıkarmaya cesaret edemiyorsunuz.
O yüzden paranız benden ne kadar çok olursa olsun, ben sizden daha zenginim.
Çünkü sizin servetiniz var, benim özgürlüğüm.
Ben güçlü kadınlardan hoşlandığımı söyledim, sen üç paragraf boyunca o kadınların beni istemeyeceğine kendini inandırmaya çalışmışsın. Sonunda da pezevenk gibi bana talip aramaya çıkmışsın. Hayırdır, kadınların vekâleti sende mi? Bir de “aslan parçası” diyerek aşağılamaya çalışıyorsun. Benim özgüvenimle dalga geçmek için kendi aşağılık kompleksini ortaya dökmüşsün. Seninle tartışmanın en zor tarafı haklı çıkmak değil, zekâ seviyene inmeden cevap verebilmek.
Bazı erkekler kendilerinden daha güçsüz, daha az eğitimli, daha az şey görmüş kadınları özellikle tercih eder.
Çünkü ilişkide eşitlik değil, üstünlük ararlar.
Kadının kendisine hayran olmasını, her söylediğini doğru kabul etmesini, verdiği kararlara itiraz etmemesini isterler. Buna da güçlü erkek olmak derler.
Bana kalırsa bunun güçle hiçbir ilgisi yok.
Ben güçlü, eğitimli, zeki, kendi parasını kazanabilen, dünyayı tanıyan, fikri olan ve gerektiğinde bana karşı çıkabilecek bir kadın isterim.
Benden etkilenmek zorunda olmayan ama yine de beni seçen bir kadın.
Çünkü benim için bir kadının bana mecbur olmasıyla beni tercih etmesi arasında muazzam bir fark var.
Kendimden aşağıda gördüğüm birini yöneterek kendimi büyük hissetmeye ihtiyacım yok. Aksine, yanımdaki kadının seviyesi ne kadar yüksekse benim de kendimden beklentim o kadar yükselir.
Bazı erkekler üçüncü ligde şampiyon olup tribünlere oynamayı tercih ediyor. Rakip zayıf, maç kolay, kupa garanti.
Ben Şampiyonlar Ligi’nde mücadele etmeyi tercih ederim. Orada her maçı kazanamayabilirim ama bulunduğum seviyeyi kendime yakıştırırım.
Sırf sözüm geçsin diye seviyemi düşüremem.
Benim erkeklik anlayışım, bir kadının üzerinde otorite kurmak değil, güçlü bir kadının yanında kendi ağırlığımı koruyabilmektir.
Çünkü gerçek özgüven, senden güçsüz birinin sana boyun eğmesiyle değil, sana boyun eğmeye ihtiyacı olmayan birinin yanında kalmayı seçmesiyle ölçülür.
Türkiye’de çok iyi tanıdığım bir erkek profili var.
Ailesinden de para görmemiş, 20 yaşında evlenmiş, 30 yaşına kadar yokluk içinde yaşamış. Sonra sanayide, ticarette bir şekilde işi tutmuş, parayı bulmuş.
Gençliğinde ne düzgün bir restorana gitmiş ne güzel bir otelde kalmış ne de farklı bir çevre görmüş.
Para gelince önce araba değişiyor, sonra saat, sonra arkadaşlar. En son da karısını değiştirmeye kalkıyor.
Çünkü evdeki kadın onun parasız halini biliyor. Birlikte yokluk çekmişler, çocuk büyütmüşler. Adamın yeni satın aldığı itibardan pek etkilenmiyor.
Bizimkinin ise artık kendisine hayran olacak insanlara ihtiyacı var.
Pavyonda masaya oturuyor, herkes gülüyor. Barda şişeler açılıyor, herkes onu seviyor. Bir süre sonra ikinci ev, genç sevgili, gizli telefon başlıyor.
Hayatında ilk kez ilgi gördüğünü sanıyor. Oysa ilk kez bu kadar pahalıya ilgi satın alıyor.
En komiği de yıllarca yanında duran kadını küçümseyip, üç aydır tanıdığı kadının kendisini gerçekten sevdiğine inanması.
Adam zengin olmuş ama hâlâ hayatında ilk defa cebine harçlık konmuş çocuk gibi davranıyor.
Bir de arabasına PPF yaptıranlar var.
Adam 150 bin dolara araba alıyor, sonra 5 bin dolar daha verip arabayı jelatine sarıyor.
Kaportaya taş gelmesin, boya çizilmesin, güneşte solmasın diye hayatını geçiriyor.
Kardeşim, arabayı kendine mi aldın, senden sonra satın alacak adama mı?
Sen parasını öde, vergisini ver, bakımını yaptır, üstüne bir de sonraki sahibine sıfır gibi teslim etmek için uğraş.
Adam ikinci el araba alacak, sen onun adına on yıl önceden hazırlıklara başlamışsın.
Eşyalarının köpeği olmuşlar.
Parasıyla araba satın aldığını sanıyor, meğer arabanın ücretsiz korumalığını yapıyormuş.
Valizine kılıf yaptıran insanları anlamıyorum.
Adam 500 dolarlık valizi çizilmesin diye koruyor, 5.000 dolarlık tatilde kendine o kadar özen göstermiyor.
Havalimanında bir bakıyorum, herkes valizine gelinlik giydirmiş.
Kardeşim o valiz. Çizilecek, eskiyecek, sağa sola çarpacak. Zaten bunun için üretilmiş.
Bu insanların evinde koltukların jelatini de duruyordur.
Eşyalarının köpeği olmuşlar. Sahip olduklarını sanıyorlar ama aslında ömürlerini onlara hizmet ederek geçiriyorlar.
Valiz dünyayı geziyor, sahibi çizilmesin diye peşinden koşuyor.
Baba 40 yıl boyunca otelin geceliğini pahalı bulmuş, oğlu sevgilisiyle Maldivler’de havuzlu villadan çıkmıyor.
Baba restoranda şarap listesini açıp fiyatlara söylenmiş, kızı Saint-Tropez’de garsona ikinci şişeyi açtırıyor.
Baba hayatı boyunca her kuruşun hesabını yapmış, çocuklar hesabın toplamına bile bakmıyor.
Bir de bunların meşhur bir cümlesi var: “Ben çocuklarımın geleceği için çalışıyorum.”
Gerçekten takdir ediyorum. Kendileri yaşamamış ama çocuklarına oldukça güzel bir hayat hazırlamışlar.
Sen 40 sene boyunca bir şişe şarabı fazla gör kendine, oğlun bir gecede senin yıllık tatil bütçeni masaya bıraksın.
Sonra da oturup bize paranın nasıl harcanması gerektiğini anlat.
Bence siz biriktirmeye devam edin. Çocukların yaz planları epey iddialı.
Hem düşünsenize, siz de harcarsanız çocuklara ne kalacak?
Bazı insanlar servet sahibi olmak için değil, çocuklarına sponsor olmak için yaşıyor. Henüz haberleri yok.
Bazı insanlar hayatı o kadar ekonomik yaşıyor ki, ölünce kullanılmamış ömürlerinin iadesini isteyecekler.
Geçen birine güzel bir otelde kaldığımı söyledim, “O paraya kaç gece başka yerde kalırdın biliyor musun?” dedi.
Bilmiyorum kardeşim, hesaplamadım. Ben tatildeydim, senin gibi maliyet analizi yapmıyordum.
Bunlara göre güzel restorana giden keriz, business class uçan enayi, pahalı otelde kalan gösteriş meraklısı.
Birader sen çok akıllısın. Hepimizi çözdün. Biz yıllardır yanlış yaşıyormuşuz.
Sen evde salçalı makarnanı yerken biz dışarıda boşuna para harcıyoruz. Sen YouTube’dan Maldivler videosu izlerken biz gidip bir de uçak bileti alıyoruz. Tam bir ahmaklık bizimkisi.
Ama hakkını yemeyeyim, senin de bir hayalin var.
70 yaşında bankaya gidip hesap dökümünü çıkartacak, karşısına geçip diyeceksin ki:
“Vay be, ne güzel yaşamadım ama!”