Öğretmene Şiddet Varken, "Okullarda Şiddeti" Konuşmanın İnandırıcılığı Yoktur!
Mülakat mağduru ve özel sektör öğretmeni meslektaşlarımız, TBMM'nin Çankaya Kapısı önünde haklarını ararken şiddete maruz bırakılmıştır. Kamu-İş Konfederasyonu olarak, aynı saatlerde Meclis'te yürütülen "Okullarda Şiddetin Önlenmesi Komisyonu" çalışmalarını bu nedenle terk ettik. Çünkü dışarda öğretmene şiddet uygulatıp içerde bu sorunu çözemezsiniz!
Okullarda şiddeti önlemek istiyorsanız, önce öğretmenlere sahip çıkacak, onların sorunlarını dinleyecek ve taleplerine kulak vereceksiniz. Bir yandan öğretmenlere polis şiddeti uygulanırken, diğer yandan kapalı salonlarda "okullarda şiddetin önüne geçelim" söylemleri üretmenin hiçbir inandırıcılığı yoktur.
Öğretmenin sesini bastırarak, emeğini değersizleştirerek ve hak arama mücadelesini kriminalize ederek eğitimdeki sorunlara çözüm üretilemez.
Öğretmene yönelik baskının ve şiddetin karşısında, haklı mücadelesini sürdüren mülakat mağduru ve özel sektör öğretmeni arkadaşlarımızın yanındayız. Eğitim emekçilerinin sesi duyulana, talepleri karşılanana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.
Eğitim-İş olarak 29-30 Haziran 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek mesleki çalışmaların yüz yüze yapılması durumunda yaşanacak mağduriyetlerin engellenmesi ve çalışmaların çevrim içi olarak düzenlenmesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na başvuruda bulunduk.
Başvuruyu incelemek için tıklayınız:
https://t.co/SHl8xF7tXJ
Türkiye işçi sınıfı tarihinin en görkemli başkaldırısı olan 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’ni 56. yıl dönümünde saygıyla selamlıyoruz.
15-16 Haziran; yalnızca bir ücret veya zam talebi değil, emeğin örgütlenme özgürlüğüne vurulmak istenen darbeye karşı verilen bir mücadeledir. İktidarın ve sermayenin el ele vererek, 1967’de kurulan ve kısa sürede işçi sınıfı içinde büyük bir örgütlülük yaratan DİSK’i fiilen bitirmeyi hedefleyen yasa tasarısına karşı emekçiler; kendi sendikalarını seçme özgürlüğünü ve anayasal haklarını büyük bir mücadeleyle korumuşlardır.
İktidarın, işçileri sarı sendikalara mahkûm kılmak isteyen yasa tasarısı; yüz binlerce işçinin iki gün boyunca meydanları ve fabrikaları saran direnişiyle iptal edilmek zorunda kalmıştır. Ancak 56 yıl önce işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle koruduğu hakları, 12 Eylül faşist darbesiyle gasp edilmiştir.
24 yıla yaklaşan AKP iktidarının sonucunda, emekçilerin örgütlenmesinin önüne konulan engellerin, yandaş sendikaları devlet eliyle büyütme çabalarının, 1970’teki yasa tasarısını hazırlayan zihniyetle birebir aynı olduğunu görüyoruz. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) Küresel Haklar Endeksi raporu da bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Türkiye, son 11 yıldır işçiler için dünyanın en kötü 10 ülkesi arasında yer almaya devam etmektedir. Rapora göre Türkiye’nin bu listede yer almasının nedeni; sendikal nedenlerle kitlesel işten çıkarmalar, toplu sözleşme hakkının engellenmesi, sendika yöneticilerine yönelik keyfi tutuklamalar, asılsız suçlamalar ve kovuşturmalarla hukukun bir baskı aracı olarak kullanılması, emekçilerin sürekli bir işsizlik tehdidiyle karşı karşıya bırakılmasıdır.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız;
https://t.co/irZFBEkB7e
LGS’ye girecek tüm öğrencilerimize başarılar, sınavda görev alacak öğretmenlerimize kolaylıklar diliyoruz.
Eğitim-İş olarak her çocuğun laik, bilimsel, eşit ve nitelikli eğitim hakkına erişebildiği, öğrencilerin çok yönlü gelişimini esas alan bir eğitim sistemi için mücadelemizi sürdüreceğiz.
Genel Başkanımız Kadem Özbay, Irmak Koparan öğretmenimizin İzmir’in Torbalı ilçesindeki Egekent Camii’nde düzenlenen cenaze töreninin ardından açıklamalarda bulundu.
@kademozbay_
Gezi Direnişi, bu toprakların gördüğü en haklı, en meşru ve en demokratik halk hareketlerinden biri olarak tarihimize kazınmıştır. Otoriterleşmeye, dayatmalara ve tek tip toplum yaratma hedeflerine karşı halkın kendiliğinden geliştirdiği bu demokratik tepki, Taksim Gezi Parkı’ndan başlayarak ülkenin dört bir yanındaki meydanlara taşmıştır. Bugün, 13. yıldönümünde bu onurlu direnişi ve Gezi şehitlerimizi saygıyla anıyoruz.
Bu meşru isyanın temelinde, AKP iktidarının yıllar süren otoriter, emperyalist ve rant odaklı politikaları yatmaktadır. Meydanların, parkların ve nefes aldığımız her karış toprağın sermayeye değil, halka ait olduğu gerçeği, Gezi’de bir kez daha hatırlatılmıştır. Özellikle gençlerimizin kendi geleceklerine sahip çıkmak için sokakları doldurması, aydınlık bir ülke talebiyle en ön saflarda yer alması, dayatılmak istenen korku iklimine karşı verilmiş en net yanıttı.
Baskılara ve yasaklara karşı demokrasiyi, özgürlüğü ve barışı savunmak için gerçekleştirilen eylemler, verilen talimatlarla hukuk ve insanlık dışı uygulamalarla engellenmek istenmiş, halkın üzerine silah dahi kullanılarak faşizan bir baskı ortamı yaratılmıştır. Bu süreçte yaşamdan koparılan gençlerimizin yanı sıra yüzlerce yurttaşımız yaralanmış, binlercesi gözaltına alınmış ve demokratik haklarını kullananlar hakkında sayısız dava açılmıştır.
Mağdur olanlar için harekete geçmeyen, adaleti tesis edemeyen yargı sistemi, barışçıl taleplerle sokağa çıkanları cezalandırmak için adeta seferber edilmiştir. Gezi Davasının karar duruşmasında verilen ağır ve haksız cezalar ise Türkiye Cumhuriyeti tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.
Oysa asıl yargılanması gerekenler; Berkin Elvan’ın, Ali İsmail Korkmaz’ın, Ethem Sarısülük’ün ve diğer Gezi şehitlerinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına neden olan insanlık dışı saldırıları gerçekleştirenler, “emri ben verdim” diyenler, katilleri koruyanlar ve yargı sürecini bilinçli olarak geciktirenlerdir.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız:
https://t.co/mANEDCV3mD
#gezi #gezi13yaşında
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkez binasının kolluk kuvvetleri eliyle fiilen kuşatılması ve işgal edilmesi, sivil bir darbe girişimidir.
Bir siyasi partinin genel merkezine, Ankara Emniyeti’ne yazı yazılarak; polis marifetiyle, biber gazı ve plastik mermilerle girilmeye çalışılması, halkın iradesine, örgütlenme özgürlüğüne ve anayasal düzene karşı işlenmiş ağır bir suçtur. Bu, kolluk gücünün siyaset üzerinde tahakküm kurmaya zorlandığı, demokrasinin en asgari sınırlarının dahi yok sayıldığı karanlık bir eşiktir.
Siyasi partiler; talimatla basılacak, zorla hizaya sokulacak, polis zoruyla teslim alınacak yapılar değildir. Siyasi partiler, halkın iradesinin vücut bulduğu anayasal kurumlardır. Bugün bir parti binasına yönelen bu şiddet, doğrudan doğruya seçme ve seçilme hakkına, yani halkın egemenliğine yönelmiştir.
Bu görüntüler; hukuk devleti iddiasının iflas ettiğini, siyasal iktidarın meşruiyetini artık sandıkta değil, kolluk gücüyle ayakta tutmaya çalıştığını göstermektedir. Siyaseti polis gölgesinde dizayn etmeye çalışmak; ülkeyi hızla seçimsiz, denetimsiz, keyfi bir rejime sürükler.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız:
https://t.co/adAEiTY9Bi
Düşman evine mi glriyorsunuz ?
Ne CHP ye ne de herhangi bir siyasi partiye polis zoruyla girilmesinin demokraside yeri yoktur .
Ülkemiz ve Demokrasimiz adına tarihi utanç görüntüleri
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinde yaşananlar; hiçbir demokratın ve kamuoyunun kabul edebileceği bir tablo değildir. Bir siyasi partinin genel merkezine, Ankara Emniyeti’ne yazı yazılarak, polis marifetiyle, biber gazı ve plastik mermilerle girilmeye çalışılması; doğrudan doğruya siyasal iradeye, örgütlenme özgürlüğüne ve demokrasinin asgari kurallarına yönelmiş açık bir müdahaledir. Siyasi partiler; kolluk gücünün talimatla içeri gireceği kurumlar değil, halkın iradesini temsil eden, anayasal güvence altındaki demokratik yapılardır.
Bu görüntü, hukuk devleti iddiasıyla bağdaşmadığı gibi, çoğulcu demokrasinin ruhuna da aykırıdır. Siyaseti polis gölgesinde dizayn etme alışkanlığı, toplumu daha fazla kutuplaştırmaktan ve demokratik zemini daha da daraltmaktan başka bir sonuç üretmez. Bugün bir partiye reva görülen bu yöntem, yarın tüm muhalefete ve örgütlü topluma yöneltilecek bir tehdidin habercisidir.
Demokrasi; güç gösterisiyle, talimatla, baskıyla değil; hukukla ve halkın iradesine saygıyla ayakta durur. Kolluk gücünün siyasal alanın bir aparatı gibi kullanılmasına karşı sessiz kalmak, bu ülkenin demokratik birikimine yapılacak en büyük kötülüktür. Siyasi partilerin iç işleyişine, iradesine ve yönelik bu tür müdahaleler kabul edilemez.
Demokrasiyi savunmak; tam da böyle anlarda, bu tabloya razı olmamayı gerektirir.
Bu müdahaleyi kabul etmiyoruz; hukuku, demokrasiyi ve halkın siyasal iradesini savunmaya devam edeceğimizi bir kez daha vurguluyoruz.
Halkın iradesi ne yazıyla teslim alınır ne de polis müdahalesiyle bastırılır.
Genel Başkanımız Kadem Özbay, Genel Mali Sekreterimiz Doğan Dağdelen, Genel Örgütlenme Sekreterimiz Bülent Metin, Genel Özlük Hukuk ve TİS Sekreterimiz Yeliz Toy, Genel Eğitim Sekreterimiz Veli Fırat Şimşek ve Genel Merkez Avukatımız Burak Sabuncu, CHP Milli Eğitim Politika Kurulu Başkanı, İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş’a, Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nde dayanışma ziyaretinde bulundu.
Ziyarette, halkın iradesinin her türlü vesayetin üzerinde olduğu hatırlatılarak, demokrasiye sahip çıkma kararlılığı vurgulandı.
Eğitim-öğretimden siyasi partilere kadar toplumsal hayatı oluşturan tüm alanlar, siyasi iktidarın keyfi yönetimine mahkûm edilmiştir. Alışkanlık haline getirilen kayyum politikaları, artık siyaset alanını da aşarak eğitim kurumlarını yutmaya başlamıştır.
Yükseköğretim alanında yaşanan bu kaosun tek sorumlusu; eğitimi ticarileştiren siyasi iktidar ve akademik özerkliği yok ederek bu düzene çanak tutan YÖK’tür. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaşanan kriz; eğitimi ticari faaliyet, öğrenciyi müşteri, akademisyeni ise güvencesiz bir şirket çalışanı olarak gören zihniyetin sonucudur.
Üniversitelerin bilim yuvası olmaktan çıkarılıp, kâr-zarar hesabı yapan ticari işletmelere dönüştürülmesinin faturası öğrencilere, velilere, akademik-idari personele ve kampüs içinde çalışan binlerce emekçiye kesilmektedir.
Bini aşan akademik/idari personel ile kampüs içinde taşeron ya da sözleşmeli olarak görev yapan emekçiler, alınan bu kararla bir gecede işsiz kalma riskiyle baş başa bırakılmıştır.
Açıklamanın tamamını okumak için tıklayınız:
https://t.co/adjWiWxoik
Hatay’da dün akşam saatlerinde başlayan özellikle Antakya, Defne ve Samandağ’da etkili olan kuvvetli yağışlar sonucu köprüler yıkılmış, yollar kapanmış, yüzlerce araç yollarda mahsur kalmış ve maalesef üç yurttaşımız hayatını kaybetmiştir.
Yağışların iki gün daha süreceği açıklandığı Hatay’da ne valilikten ne de il milli eğitim müdürlüğünden okulların tatil edilmesi yönünde henüz bir açıklama yapılmamıştır.
Eğitim-İş olarak Hatay Valiliği’ne sesleniyoruz:
22 Mayıs Cuma günü riskli bölgelerdeki okullar tatil edilmeli, gerekli önlemler alınarak yurttaşlarımızın can güvenliği sağlanmalıdır.
Hayatını kaybeden yurttaşlarımızın ailelerine ve yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyor; tüm Hatay halkına geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.
#hatay
ANA MUHALEFETE BUTLAN, DEMOKRASİYE DARBEDİR; KABUL EDİLEMEZ!
Türkiye demokrasisi karanlık bir eşikten geçmektedir.
CHP’nin 38’inci Olağan Kurultayı ile 21’inci Olağanüstü Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davada, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36’ncı Hukuk Dairesi tarafından verilen 'tedbirli mutlak butlan’ kararı, açıkça hukukun siyasete alet edilmesidir. Bu karar, mevcut parti yönetimini anti-demokratik yollarla uzaklaştırma ve ana muhalefeti yargı eliyle dizayn etme operasyonudur.
Mahkemenin bu kararının; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “seçim startı” olarak yorumlanan konuşmasının hemen ardından gelmesi, zamanlama açısından tesadüf olamayacak kadar dikkat çekicidir.
Büyük resme baktığımızda; CHP’li belediyelere atanan kayyumlar, şantaj iddialarıyla gündeme gelen siyasi ‘transferler’, güçlü cumhurbaşkanı adaylarına yönelik yargı kıskacı ve diploma iptalleriyle örülen bu süreç, Türkiye’yi adım adım bir "seçimsizleştirme" girdabına sürüklemektedir. CHP’ye yönelik butlan kararı, bu tehlikeli süreci daha da hızlandırmıştır.
Her zaman adaletten ve Cumhuriyetimizin asırlık demokrasi kültüründen yana olan Kamu-İş olarak altını çiziyoruz: Son seçimlerden birinci parti olarak çıkmış ana muhalefet partisinin yargı eliyle hizaya getirilmeye çalışılması asla kabul edilemez. Bu karar; hem köklü demokrasi kültürümüze hem de halkın seçme ve seçilme hakkına indirilmiş ağır bir darbedir.
Bu butlan kararı, bu ülkenin asil vatandaşlarına; "Senin oyunun da tercihlerinin de bir önemi yok; sen iktidarı bırak, muhalefeti bile değiştiremezsin" demektir. Bu hamle, "milli iradeyi" dillerinden düşürmeyenlerin, kendi elleriyle milli iradeyi yok saymasıdır.
Sandıkta bulunamayan ‘irade’, mahkeme salonlarında aranmaz!
Demokrasiye ve Anayasa’ya aykırı bu kararı şiddetle kınıyor; bağımsız ve tarafsız bir yargının tesis edilmesinin ülkenin her bir ferdi için nefes kadar acil bir ihtiyaç olduğunu bir kez daha yüksek sesle vurguluyoruz.
Kamu-İş Konfederasyonu Merkez Yönetim Kurulu
AKP iktidarı, siyaseti halkın iradesinin tecelli ettiği meşru bir alan olmaktan çıkarıp yargı sopasıyla dizayn ettiği bir zemin haline getirmeye devam ediyor.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Genel Kurultayı’na yönelik Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36’ncı Hukuk Dairesi tarafından verilen “tedbirli mutlak butlan” kararı, doğrudan halk iradesine ve demokrasiye indirilmiş bir darbedir.
AKP, siyasi rakiplerini tasfiye etmek ve toplumsal muhalefeti sindirmek için yargıyı bir enstrüman olarak kullanmayı alışkanlık haline getirmiştir.
19 Mart operasyonlarıyla başlayan süreçte İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu gözaltına alınmış, belediyelere kayyum atanmış, art arda şantaj iddialarıyla gündeme gelen siyasi transferler yaşanmış, muhalefet türlü operasyonlarla sindirilmeye çalışılmıştır.
Sandıktan çıkan sonuçları tanımayan, seçilmişleri türlü gerekçelerle görevden alıp yerlerine atanmışları getiren kayyum rejimi, halk iradesinin gaspından başka bir şey değildir. Seçim iptalleri, siyasi yasak talepleri ve şimdi de CHP Kurultayı’na yönelik mutlak butlan kararı, siyaset meydanında yenemediği iradeyi mahkeme salonlarında boğma girişimidir.
Eğitim-İş olarak altını çiziyoruz:Meşruiyetini halktan almayan hiçbir iktidar kalıcı değildir.
Açıkça anayasaya ve demokrasiye aykırı olan bu kararı kınıyoruz. Yaratılmak istenen korku iklimine, muhalefeti parçalamaya dönük sindirme politikalarına ve başımızda sallandırılan yargı sopasına rağmen demokrasiyi savunma mücadelemizden bir adım geri atmayacağız. Demokrasiyi, adaleti ve halkın iradesini kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.
Eğitim-İş, Eğitim Sen ve Hürriyetçi Eğitim Sen olarak sendikal hak ve özgürlüklerimize yönelik artan baskılara karşı aldığımız ortak mücadele kararı doğrultusunda bir araya gelerek ortak açıklama gerçekleştirdik.
Mülkiyeliler Birliği’nde yapılan ortak açıklamaya Genel Başkanımız Kadem Özbay, Genel Sekreterimiz Seher Ergin, Genel Mali Sekreterimiz Doğan Dağdelen, Genel Örgütlenme Sekreterimiz Bülent Metin, Genel Özlük-Hukuk ve TİS Sekreterimiz Yeliz Toy, Genel Eğitim Sekreterimiz Veli Fırat Şimşek katıldı.
Eğitim emekçilerinin insanca yaşam, güvenceli çalışma ve sendikal örgütlenme özgürlüğü için mücadele etmeye devam edeceğiz.
Açıklamayı okumak için tıklayınız:
https://t.co/MaH77bAv4v
Ülkemizin çağdaş yaşam mücadelesinin öncülerinden, Atatürkçü Cumhuriyet kadını ve iz bırakmış bilim insanı Türkan Saylan'ı ölümünün 17. yılında saygı ve özlemle anıyoruz.
“Neden susuyoruz, neden haksız davranışlara boyun eğiyoruz? Unutmayalım; İstiklâl Marşı’mız “Korkma!” ile başlar.” diyen Saylan’ın cesareti ve mücadelesi bugün de yolumuzu aydınlatıyor.
Eğitim-İş olarak, memleketin genç kızları ve erkekleri muasır medeniyetler seviyesinin en önünde yürüsün diye laik ve bilimsel eğitim mücadelemize devam ediyoruz.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!
#19Mayıs#Atatürk#Cumhuriyet#Türkiye