Memura maaş ödeyebilmek için devletin birilerinden vergi toplaması gerekmiyor.
Tıpkı emekli maaşlarının ödenebilmesi için o ay çalışanlardan aynı miktarda prim toplanmasının zorunlu olmaması gibi…
Kendi parasını çıkaran devlet, maaş ödemesini teknik olarak gerçekleştirebilir.
Peki devlet neden memurun maaşından vergi kesiyor?
Bir cebine koyup diğer cebinden geri alıyor.
Üstelik para çoğu zaman memurun hesabına tam olarak girmeden, bordro üzerinde ödenmiş ve geri alınmış sayılıyor.
Yapılan şey, bütçe kayıtlarında devlete gelir yazmaktır.
Bugünkü sistemde devlet, harcamalarının vergilerle karşılanmayan bölümünü (büyük kısmı) tahvil ve bono çıkararak borçlanmayla finanse ediyor.
Bankacılık sistemi ise kredi verirken yeni kaydi para yaratabiliyor.
Sonuçta toplumun parasını yaratma gücü, büyük ölçüde faiz karşılığında çalışan özel bankaların elinde bulunuyor.
Devlet kendi para birimi üzerinden borçlandığında teknik olarak parasız kalıp iflas etmez.
Fakat bunun maliyeti başka yerde ortaya çıkar:
Faiz gideri,
gelir dağılımı bozukluğu,
kur baskısı
ve enflasyon…
Burada sorulması gereken şudur:
Enflasyonu yalnızca memur maaşları mı oluşturuyor?
2026’da Türkiye ekonomisinin tahminî büyüklüğü yaklaşık 77,3 trilyon TL.
Merkezi yönetimin personel gideri yaklaşık 4,9 trilyon TL.
Yani memur maaşları Türkiye ekonomisinin yalnızca yaklaşık %6,35’i.
Peki enflasyonun geri kalan kısmı nereden geliyor?
Bankaların şirketlere ve kişilere açtığı kredilerden,
kur artışlarından,
enerji ve ithal girdi maliyetlerinden,
faiz giderlerinden,
rantlardan,
tekelleşmeden,
fiyatlama davranışlarından
ve üretimin yetersiz kaldığı alanlardan…
O hâlde mesele memurun aldığı maaş değil.
Asıl mesele, paranın kim tarafından, kimin için ve hangi bedelle yaratıldığıdır.
İmamoğlu'nun diploma iptali ve tutuklanma ile devam eden süreci, Türkiye için felaket senaryolarından biriydi. Ancak bu kadar kötü bir senaryonun büyük bir toplumsal/iktisadi şoka neden olmaması, Özgür Özel'in sayesinde olmuştu. Nihayetinde en geç üç sene içinde bir seçim yapılacaktı ve seçim (İmamoğlu veya başka bir adayla) kazanılırsa, kabus sona erecekti.
19 Martla kayyum operasyonu arasında geçen 14 ay boyunca yapılan mitingler (ya da Özel'in deyişiyle eylemler) sonuçta halkın umudunu ayakta ve diri tutmuştu. Şarkılı, türkülü, yiğidim aslanımlı mitingler solun klasik yumruk sıkmalı, slogan atmalı, sert disiplinli eylemlerine benzemese ve karnaval havasında geçse de, halkın direncini ve umudunu ayakta tuttu.
Bu bir sene boyunca dört mitinge gittim. İlk eylemlerde karşılaştığım gençlerin sayısı her gidişimde azaldı, azaldı, en son yaş ortalaması 60 civarına kadar geriledi. Hayatının sonbaharını yaşayan bu insan kitlesi, sokaklardan çekilmiyor, son bir umuda tutunuyordu: Seçim ve demokratik yollarla değişim.
Kayyum darbesinin büyük öfke ve tepki yaratmasının nedeni açık. Halkın elinde avucunda kalan son şey de alınmaya çalışılıyor: Umut. Çalışan hakları gitti, sosyal devlet gitti, çevre gitti, eğitim, hukuk, akademi, medya, seküler yaşamın unsurları olan festivaller, plajlar, yeme-içmeler, gülme-söylemeler, insanca yaşamaya yetecek maaş, emekli ikramiyesi... Hepsi gitti. Geriye sadece umut kaldı; değişim umudu.
Onu da bürokratik ve soğuk, eski "cehapeli" ve "devletli" görünümlü suratsız ve renksiz, kasalak ve itici bir kadro ile halkın elinden almaya çalışıyorlar. Seçilmemiş, atanmış bir kukla kadro ile halkın son umudunu da yok etmek istiyorlar. Bu arada gazeteci kisvesi altındaki bir grup insan kulaklara üflüyor: Özgür Özel'in de yaka paça içeri alınması yakındır.
Bu ülkede artık "o kadar da değil artık" diyeceğimiz hiçbir şey kalmadı. Bu da olabilir. Olur olmasına da, bu sefer İmamoğlu darbesinde olduğu gibi olmaz. Belki halk bu darbeye, dışarıya doğru patlayarak tepki vermez, nihayetinde kayyum maşası ile tepkiyi kontrol etmek hiç de zor olmaz. Ancak çok daha kötüsü olur: İçe patlama. Bunun bir örneğini 2023'te yaşamıştık. 2023 sonrasında sokak çeteleri, ergen çocukların, başka ergen çocuklara karşı işlediği cinayetler, okul basmalar, öğretmen öldürmeler... Bunlar o büyük patlamanın sadece buzdağının görünür yüzündeki sonuçları idi. Derinlerde daha kötüsünün filizlendiğini hepimiz biliyoruz. Nüfus artış hızının ani ve dramatik çöküşü, gençlerin dörtte üçünün ne pahasına olursa olsun ve sonsuza kadar dönmemek üzere ülkeden kaçış arzusu... Tablo çok daha dramatik hale gelecektir.
Eğer plütokratlar Özgür Özel'i de "içeri atma" gibi bir çılgınlığa kalkarsa, iktisadi/sosyal çöküş çok ani ve derin olacaktır. Türkiye 2030'ların ortalarına gelmeden, sömürgeleştirme dönemindeki Afrika, Asya ülkelerinin bir yüzyılda yaşadığı trajediyi bir on yılda yaşayacaktır.
İçine yuvarlanılacak o çukurdan çıkmak için onyıllar yetmez, yüzyıllar alacaktır.
Ayçiçek yağı (ve mısır, soya, kanola, aspir gibi diğer çoklu doymamış tohum yağları), insan metabolizmasına, bağışıklık sistemine ve hücresel solunuma yönelik en büyük biyolojik tehditlerden biridir. (atom bombası)
Ana akım medya tarafından zamanında "kalp dostu" veya "hafif" ++
Soldaki dünya futbolunun en iyisi olma yolunda...
Sağdaki dünya basketbolunun en iyisi olma yolunda...
Gençler sadece bunları örnek alın...
Dizileri falan değil ! Mafya'yı falan değil !
Türk insanı istediği zaman herşeyi başarır.... Sadece bunları örnek alın 👇
The world, Europe, and Spain have faced this critical moment before. In 2003, a few irresponsible leaders dragged us into an illegal war in the Middle East that brought nothing but insecurity and pain.
Our response then must be our response now:
NO to violations of international law.
NO to the illusion that we can solve the world’s problems with bombs.
NO to repeating the mistakes of the past.
NO TO WAR.
https://t.co/KpRjBfwY4B
Aslında biz emeklileri seviyoruz, en çok biz seviyoruz 😁ama bütçemiz bu kadarına elveriyor. Enflasyon düşünce, memleket zenginleşecek daha çok aylık vereceğiz.
Bu söylem pek çok bakımdan aldatıcıdır:
1- Emekli maaşları kamu harcamasıdır. Devlet yarattığı parayı harcar. O halde+
Psikolog Elizabeth Dworak, bilimsel araştırma sonuçlarını "Amerikalıların IQ puanları bazı alanlarda düşük, birinde yüksek" şeklinde açıklarken şunu özellikle vurguladı: "Bu, zihinsel yeteneklerinin düşük olduğu anlamına gelmiyor."
Ne yazık ki, önce sosyal medya ve şimdilerde ise yapay zeka böylesine dümdüz çıkarımlar ileri sürüyor ve toplum bunlara etkileşim vermeye bayılıyor.
Ben ise hakikati konu özelinde değil, kuramsal yaklaşımlar üzerinden "olgu" halinde açıklamaya çalıştığımda bunu anlayabilecek yetkinlikte olan toplumun -çoklu beceri setine sahip- yalnızca %3'üyle sınırlı kalıyorum. Geri kalan %97'nin tepkileri bilişsel ve psikolojik bozukluklara dayalı olumsuz ve şiddet yanlısı oluyor.
Ne yazık ki, bir şekilde üniversiteye gidip gelmiş ve bunun sonucunda diploma almış herkes bilimi çözdüğünü ve artık yaşam boyu bilimle işinin kalmadığını sanıyor. Böylece bilişsel çelişkiler, bilgi yanılsaması, irrasyonellik ve kalıp yargılar üzerine kendince bir mantık geliştiriyor ve inandığı şeyin önündeki somut kanıtları çürütmeye çalışarak kendi gerçekliğini yaratmaya çalışıyor.
Doktora araştırmamda davranış bilimleri çalıştığım için ben bu durumları "halkın anlayacağı dilde" sert gerçekçi şekilde şöyle ifade ediyorum:
40 yaşına kadar "mutlu" bir ailede yaşamış bir kişiye babasının, annesine cinsel saldırıda bulunduğu ve ceza almamak için evlendiği -kesin kanıt- olarak sunulsa bu kişinin psikolojik tepkisi, yaşadığı çelişkiyi; biyolojik baba ve saldırgan ikileminde aşmakta zorlanır. Bu nedenle en kolay ve hızlı tepki bu "bilgi" için bilişsel-psikolojik reddediş halidir.
Anlattığım bu psikolojik mekanizma, finansal yatırımdan girişimciliğe; şirket yönetiminden üniversite tercihine, evlilikten yurt dışına taşınmaya kadar her alanda aynı biçimde işler. İnsan zihni var oldukça da bu durum değişmeyecek.
Bu yüzden bir kişinin hem laik olduğunu hem de güçlü bir dini aidiyet taşıdığını söylemesi, zihin için doğal olarak bir ikilem yaratır. Toplumsal travmaların, kültürel kalıp yargıların ve kronik çelişkilerin kökeninde de bu çözülmemiş bilişsel çatışmalar vardır. Akademi yıllardır bu temel sorunu ihmal ettiği için, bilgi tek başına davranışı dönüştüremez.
Bunu en iyi şu metafor açıklar: Bir otomobil yalnızca yakıtla çalışmaz; fren, yön, denge ve yüzlerce parçanın uyumu gerekir. İnsan da böyledir. Sadece bilgiye sahip olmak yetmez; psikolojik kapasite, duygusal bütünlük ve öz yeterlilik gelişmemişse kişi tüm kaynaklarına rağmen ilerleyemez.
İşte çoğu insanın hayatı boyunca, maddi imkânlara sahip olsa bile neden sağlıklı, mutlu veya güçlü bir öz yeterliliğe ulaşamadığının temel nedeni tam da budur.
İçerisi, dışarısı elele vermiş Atam. Senin ömrünü, canını adadığın vatanı, bayrağı, ilkeleri; Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya ant içmişler. Kanları kurusun.
Yüzüne tükürülecek çok insan varken “ Senin gülüşün umudumuz, gözlerinin ışığı fenerimiz, fikirlerin değişmeyecek yolumuz.“
Dünyanın örnek aldığı sen gibi bir lider olmadı, olmayacak. Ama fikirlerin nesilden nesile inatla, aşkla, coşkuyla aktarılacak.
Cumhuriyet kurumlarının içini boşaltanların sonu da zombileşmiş millet gibi yakın. Gençliğe hitabeni anlayan hep vardı çoğalıyor, çoğalacak.
Çocukken ve halâ okumaya devam ettiğim Andımız da söz verdik.
Cesaretimi, sabrımı, gücümü senden aldım.
Ben ölene dek de devam edecek.
Bugün seni sonsuz minnet, sevgi ve saygıyla anarken daha da dimdik
“ Biz Cumhuriyetin çocuklarıyız; hep böyle olacağız “ deme zamanı.
Atamız, babamız, ulu önderimiz kalbimizde, aklımızdasın.❤️🇹🇷
#10Kasım #Atatürk #FikirlerÖlmez
Kapasite ödemesi bu arkadaşlara öyle orada durdukları için verilen paralar. Ağustos 2025 itibarıyla bu parayı alan 32 arkadaş bunlar. Bu arkadaşlar yerli kömür ve doğalgaz yakarak elektrik üreten arkadaşlar. Çevreciyiz ya, hatta sürdürülebilirlik, vesaire. Yalan bunların hepsi. Orwellyan bir dünyada yaşıyoruz. Birileri bana sürdürülebilirlik filan dediğinde saçlarım, sakallarım diken diken oluyor. Amaçları analarımıza tecavüz etmek olanlar, cennet anaların ayağı altındadır filan diyorlar. Hadi, lan.
Ulan. Madem böyle şeyler yapacaktınız, neden özelleştirdiniz elektrik üretim, iletim, dağıtım ve satım işini? Nihai tüketicilerle üreticilerin karşılaşıp alış veriş yaptığı bir serbest piyasa kurun da göreyim o piyasada neler olduğunu. Bir de utanmadan rekabet filan diyorlar. Sikimi rekabet. Mümkün mü?
Bana son 12 ayda toplumun genelinin yüzünü güldüren tek bir olumlu hükümet kararı söyleyin…
Ekonomide, sağlıkta, adalette, eğitimde, dış politikada…
Herhangi bir konuda, tek olumlu bir karar veya haber!!!