İran'ın, İsrail'e yönelik başlattığı füze saldırısının ardından paylaştığı balistik füze görüntüleri dünya gündemine oturdu. İsrail’e fırlatılan bir füzenin üzerine "Baal" figürüne karşı savaşan İran askeri çizildiği ve yanına da, "Dünyanın bütün halklarına sesleniyoruz: Biz bir suç çetesiyle savaşıyoruz. Epstein Adası’nın yozlaşmış insanlarıyla mücadele ediyoruz. Halkımızın güvenliğinden taviz vermeyeceğiz" yazılı bir not düşüldüğü görüldü.
Gazze'de savaş bir an bile durmamışken açlık yineden başa vurmuş durumda insanlar bir yandan yemek bir yandan temiz içme suyu arıyor, bir nebze de olsa onlara yardım etmek isteyenlere sesleniyorum son zamanlarda Gazze tamamen unutulmuş durumda @alper_temuri_ abi ile bir kumanya projesi hazırladık bize katılmak isteyen onunla iletişime geçebilir.
Sizlerden ilk kez böyle bir projeye katılmanızı rica ediyorum, durumlar tahmin ettiğinizden daha da kötü sanki savaşın ilk günleri gibi fakat kimsenin tepki verdiği yok.
Geldi... Süprizle...
Yazı, Davûd Kayserî zâviyesinden Ekberî bir 'giriş' olarak görülse de, hâlâ Erciyes'in 'el-hikmet el-muteâliye' üzerindeki etkisine ilişkin bir deneme bekliyoruz.
Teşekkürler Dost'um; nice eserlere inş.
https://t.co/bfR9XQ9rPz
“Kendimize âşık olmamız, hep olumlu taraflarımıza güvenmemiz, başarılarımıza odaklanmamız ve başkalarının düşüncelerine kulak asmamamız gerektiği düşüncesi bireyciliği ve başarıyı yücelten neoliberal söylemin bir parçası. Tam da bu idealler insanlarda yetersizlik duygusuna
->
Cevap:
"Evlâdım!
Bir aptalın yaratıcılığının üstünde bir yaratıcılık olamaz.
Ne zekayla anlaşılır ne de akılla tahlil edilir.
Serapa taaccüb, serapa hayret..."
//-: Mehmet Genç
[İhsan Ayal'ın rivâyetiyle...]
"leviathan" ve "loveless" dışında diğer filmlerini görmemiştim, zvyagintsev'in 2003 yapımı "dönüş" adlı filmini seyredince çakıldım kaldım. hız meraklılarında hayal kırıklığı yaratabilir tabii, film fotoğraftan biraz daha hızlı. her şey neredeyse gerçek zamanlı akıyor. yağmurun altında kaldım, üşüdüm, güneşte kurudum, acıktım, kayboldum, cesaretim kırıldı, çocukluğuma düştüm filan. yarattığı atmosferi ile, şahane sinematografisi ile tipik bir yolculuk hikayesi sandım başta. yolda bırakılan parçaları toplamaya başlayınca anladım ki bu hikayeyi film değil, izleyen kuruyormuş. filmden ziyade bir şiir, uzun metrajlı bir metaformuş. adalar da öyledir işte, kişiseldir, ya çok sever ya da nefret edersin, ben bayıldım. başlangıcı ve sonunu düşünürsek "ouroboros" da olabilirmiş adı. ha söylemeden geçilmez, tarkovsky büyük adam. rus edebiyatı nasıl gogol'un palto'sundan çıkmışsa, sineması da tarkovsky'nin kadrajından çıkmış. aldım tarkovsky'nin kavuğunu nbc'den, zvyagintsev'e taktım.
İranlı futbolcular Amerika’da kamp yapamıyor. Iraklı futbolcuya 6 saat sorgu yapıldı. Somalili hakeme vize verilmedi. Özbekistanlı futbolcular maçtan önce eğitimli köpeklerle arandı.
Tarihin en rezil kupalarından biri olma yolunda.
➕ Küresel Şirketlerin Batarya Tedarik Zinciri Kongo'da Modern Köleliğe Dayanıyor
🖇️ Doğu Kongo'daki maden sahalarında yürütülen faaliyetler, küresel teknoloji ağlarının arkasındaki modern kölelik düzenini gözler önüne seriyor.
🖇️ Dünyadaki kobalt rezervinin yüzde 70'inden fazlasının çıkarıldığı bölgede, binlerce işçi çokuluslu şirketleri beslemek için günde sadece 2 dolar karşılığında çalışıyor.
🖇️ Küresel kapitalist sistemin bu görünmeyen yüzü, Batı dünyasındaki yüksek yaşam ve tüketim standartlarını doğrudan ayakta tutan temel unsurdur.
🖇️ Teknoloji devlerinin her yıl yeni akıllı telefon modelleri piyasaya sürmesi için bu madenlerde en az 40.000 çocuk işçi çok ağır şartlarda taş kırıyor.
Yitiksöz’ün Türkü Hafızası: Dilin, Ruhun ve Anadolu’nun Sesi
Bazı dergi sayıları vardır, yayımlandıkları ayın sınırını aşar, raflarda duran bir süreli yayın olmaktan çıkar, kültürel hafızanın eline verilmiş temiz bir kandile dönüşür. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın uhdesinde, Duran Boz’un genel yayın yönetmenliğinde çıkan Yitiksöz Dergisi’nin 34. ve 35. sayıları tam da böyle okunmalıdır. “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler” başlığı altında hazırlanan bu iki sayı, yalnızca türkü dosyası değildir; Anadolu’nun içinden, insanın kırık yerinden, gurbetin paslı kapısından, annenin suskun mutfağından, sevdanın yıpranmış mendilinden, ölümün eşiğinde yakılan ağıttan yükselen büyük bir ses haritasıdır. Dergi burada türküye folklor vitrini gibi bakmıyor; türküyü yaşayan, kanayan, hatırlayan, direnç üreten, dilin en dip kuyusunda hâlâ su taşıyan bir varlık alanı olarak ele alıyor.
Yitiksöz’ün bu iki özel sayısında asıl kıymet, türkünün sadece “müzik” olarak değil, bir insanlık tecrübesi olarak görülmesidir. Çünkü türkü, Anadolu insanının kendini anlatırken bulduğu en sade ama en derin dildir. Bir köy odasında, bir cenaze evinde, bir düğün sabahında, asker uğurlamasında, göç yolunda, harman yerinde, cezaevi penceresinde, şehirde tutunamayan garibin iç çekişinde türkü hep oradadır. Türkü, bazen yoksulluğun cebindeki son kuruş kadar çıplak, bazen sevdanın alnındaki ter kadar mahcup, bazen de isyanın boğazında düğümlenen taş kadar serttir. Yitiksöz, bu iki sayıyla bize şunu hatırlatıyor: Türküler, geçmişin süs eşyası değil, milletin hâlâ çalışan kalp kasıdır.
34. Sayı, “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler I” dosyasıyla türkü meselesinin kapısını güçlü biçimde açıyor. Aşur Özdemir’in “Yırdan Türküye Yerimizin ve Elimizin Sesi” başlıklı yazısından Mehmet Narlı’nın “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler” metnine, Muhammet Enes Kala’nın insan yolculuğunu mebde ve meâd çizgisinde okuyan yaklaşımından Zeki Taştan’ın türkü, Türkçe ve mahalle hafızası arasında kurduğu bağa kadar sayı, geniş bir düşünce alanı kuruyor. Muhsin Kızılkaya’nın roman ve türkü ilişkisine bakışı, Yunus Emre Altuntaş’ın sözlü gelenekten modern şiire uzanan poetika okuması, Suavi Kemal Yazgıç ve Sercan Ceylan’ın modern edebiyatta türkünün yankısını izleyen yazıları, bu dosyanın yalnızca duygusal değil, estetik ve kuramsal bir derinlik taşıdığını gösteriyor. Böylece türkü, yalnız bağlama teline değil, romana, şiire, hikâyeye, sinemaya ve şehir hafızasına da dokunuyor.
Bu sayıda özellikle dikkat çeken taraflardan biri, türkünün toplumsal hafıza içindeki yerinin çok yönlü biçimde ele alınmasıdır. Fikret Uslucan’ın belgesel ve kısa film üzerinden türküleri toplumsal hafızanın korunması bağlamında tartışması, Zeynep Seleme Alfeel’in afet türkülerinin izini sürmesi, Uğur Tombul’un Maraş türkülerine yönelmesi, Yaşar Ercan’ın Âşık Mahzuni Şerif türkülerindeki uzak özlemi işlemesi, Vedat Akıllı’nın sıra gecesi bağlamında söz, sohbet ve türküyü birlikte düşünmesi, sayıyı sahici bir kültür defterine dönüştürüyor. Burada akademik mesafe ile içerden konuşan insan sıcaklığı güzel dengelenmiş. Ne sadece kuru bilgi var ne de kontrolsüz nostalji. Dergi, türküyü hem seviyor hem düşünüyor. Bu ikisini bir araya getirmek kolay iş değildir; çünkü sevgi bazen gözleri buğulandırır, düşünce bazen kalbi soğutur. Yitiksöz bu iki tehlikenin arasından temiz yürümüş.
35. Sayı ise “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler II” başlığıyla bu büyük dosyayı daha da genişletiyor. Necdet Subaşı’nın “Türküler Bizi Söyler” yazısıyla açılan dosya, Vefa Taşdelen’in halk bilgelik geleneğinde kendini bilme biçimlerine uzanan felsefî dikkatiyle, Dursun Çiçek’in türküye dair içerden bakışıyla, Nimet Tekerek’in “Müşterek Duamız Türküler” metniyle, Uğur Tombul’un içerik ve ezgi paradoksunu kurcalayan yazısıyla ilerliyor. Bu ikinci sayı, türkü meselesini hem daha geniş bir coğrafyaya hem daha özel damarlarına taşıyor. Sivas, Harput, Erzurum, Eğin, Kerkük, Azerbaycan, Batı Trakya, Akdeniz gurbet havaları, Barak havaları, zeybek türküleri, tekke çevreleri, halk ozanları, taş plaklar, radyo yılları ve Cumhuriyet’in ilk dönem derlemeleri aynı kültür sofrasında yer buluyor. Bu sofra kalabalık ama dağınık değil; her yazı kendi sesini getiriyor, fakat toplamda büyük bir müşterek ezgi kuruluyor.
Derginin 35. sayısındaki zenginlik, türkülerin yalnız mahallî bir ses değil, geniş Türk dünyasının müşterek hafıza dili olduğunu da gösteriyor. Sadık Ramizoğlu’nun Azerbaycan musikisine bakışı, Hüseyin Mehmet’in Batı Trakya türkülerini işlemesi, Mehmet Şeker’in Kerkük türkülerinin feryadını yazması, Göksel Tiryaki’nin Barak havalarına eğilmesi, Muhammed Hüküm’ün Harput müziği üzerine değerlendirmesi, İbrahim Yasak’ın Sivas türküleri ve Âşık Veysel hattını açması, bu dosyaya yalnız edebî değil, coğrafî ve tarihî derinlik kazandırıyor. Türkü burada sınır tanımıyor. Zaten türkü dediğin biraz da budur: Pasaportu olmayan hüzün, haritası çizilemeyen sevda, devletten eski, siyasetten derin, modadan dayanıklı bir insan sesi.
Bu iki sayıda Duran Boz’un emeği ayrıca takdir edilmelidir. Bir dergi dosyası hazırlamak, hele böyle geniş soluklu, iki sayıya yayılan, onlarca yazarın katkısını bir araya getiren bir dosya kurmak, yalnız editoryal maharet değil, kültürel sezgi ister. Duran Boz burada sadece yazıları toplamamış; bir hafıza mimarisi kurmuş. Yazıların sıralanışı, temaların çeşitlenişi, söyleşilerin dosyaya kattığı canlılık, şiirlerin ve denemelerin türkü atmosferiyle kurduğu ilişki, bütün bunlar ciddi bir dergicilik emeğini gösteriyor. Derginin Mahir Nakip ve Bünyamin Aksungur söyleşileriyle türkü meselesini yaşayan kaynaklara, müzik hafızasına, sözlü kültürün taşıyıcı damarlarına bağlaması da ayrıca kıymetli. Çünkü türkü yalnız kitaplardan öğrenilmez; usta seslerden, meclislerden, yol hikâyelerinden, mahcup susuşlardan, bazen bir yaşlının titreyen dudağından öğrenilir.
Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın bu dergiye sahip çıkması da kuru bir kurumsal destek gibi görülmemeli. Belediyecilik yalnız yol, kaldırım, asfalt ve tabela meselesi değildir. Bir şehrin ruhunu taşıyan işler de belediyeciliğin asli vazifeleri arasındadır. Şehir dediğin sadece betonun örgütlenmiş hâli değildir; sesin, sözün, hafızanın, şiirin, çayın, mezarlığın, okulun, mahallenin, çocuğun, yaşlının, türkünün birlikte kurduğu canlı bir varlıktır. Yitiksöz gibi bir derginin Kahramanmaraş’tan çıkması, Maraş’ın şiir ve edebiyat damarına yakışan bir iştir. Bu emek, yerel yönetimin kültüre nasıl anlamlı bir katkı sunabileceğini de gösteriyor. Büyükşehir Belediye Başkanlığı bu yönüyle alkışı hak ediyor; çünkü kalıcı kültür hizmeti, açılış kurdelesinden daha uzun ömürlüdür.
Bu iki sayının kapakları bile başlı başına bir duyarlılık taşıyor. 34. sayının kapağındaki kandil, türkünün karanlık zamanlarda nasıl ince ama dirençli bir ışık taşıdığını sezdiriyor. 35. sayının çiçekli, ufka açık görüntüsü ise türkünün yalnız acıyı değil, umudu, dirilişi ve yeryüzüne yeniden tutunma arzusunu da taşıdığını fısıldıyor. Yasin Mortaş’ın kapak fotoğrafları ve Salih Koca’nın tasarımı derginin düşünce dünyasına görsel bir eşlik kazandırıyor. Dergi, içerik olarak güçlü olduğu kadar görsel kimlik bakımından da özenli. Bu özen, “biz bu işi geçerken yapmadık” diyor. Hakikaten öyle; sayfalar arasında dolaşırken aceleye getirilmemiş, emek verilmiş, konuya hürmet edilmiş bir işçilik hissediliyor.
Yitiksöz’ün 34. ve 35. sayıları, türküleri müzelik bir nesne hâline getirmeden, onları bugünün insanına yeniden konuşturuyor. Bu çok önemli. Çünkü türkü, yalnız geçmişe dönüp ağlamak için değil, bugünü anlamak için de lazımdır. Bugünün insanı hızın, ekranın, tüketimin, yapay seslerin ortasında kendi gerçek sesini kaybediyor. Türkü bu kaybın karşısında hâlâ yalın, çıplak ve sahici duruyor. Bir türkünün içinde bazen bir annenin ömrü, bazen bir köyün boşalan yolu, bazen bir mahpusun göğe bakan penceresi, bazen bir çocuğun yoksul ama temiz gülüşü vardır. Yitiksöz bu derinliği görmüş, duymuş ve okura duyurmuş.
Sonuçta bu iki özel sayı, yalnız Yitiksöz Dergisi’nin değil, Türk edebiyat ve kültür dergiciliğinin de yüz akı çalışmalarından biri olarak anılmayı hak ediyor. Duran Boz başta olmak üzere yayın kurulunu, yazı işleri ve koordinasyon emeğini üstlenenleri, tasarımından son okumasına kadar bu dergiyi ortaya çıkaran herkesi kutlamak gerekir. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı da böyle nitelikli bir kültür işine imkân sağladığı için ayrıca tebrik etmek gerekir. Çünkü bir millet, türküsünü kaybettiğinde yalnız ezgisini değil, kendine dönme yolunu da kaybeder. Yitiksöz, bu iki sayıyla o yolu yeniden işaret ediyor: Sözün yitiği, türkünün içinde hâlâ bizi bekliyor.
Yitiksöz’ün Türkü Hafızası: Dilin, Ruhun ve Anadolu’nun Sesi
Bazı dergi sayıları vardır, yayımlandıkları ayın sınırını aşar, raflarda duran bir süreli yayın olmaktan çıkar, kültürel hafızanın eline verilmiş temiz bir kandile dönüşür. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın uhdesinde, Duran Boz’un genel yayın yönetmenliğinde çıkan Yitiksöz Dergisi’nin 34. ve 35. sayıları tam da böyle okunmalıdır. “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler” başlığı altında hazırlanan bu iki sayı, yalnızca türkü dosyası değildir; Anadolu’nun içinden, insanın kırık yerinden, gurbetin paslı kapısından, annenin suskun mutfağından, sevdanın yıpranmış mendilinden, ölümün eşiğinde yakılan ağıttan yükselen büyük bir ses haritasıdır. Dergi burada türküye folklor vitrini gibi bakmıyor; türküyü yaşayan, kanayan, hatırlayan, direnç üreten, dilin en dip kuyusunda hâlâ su taşıyan bir varlık alanı olarak ele alıyor.
Yitiksöz’ün bu iki özel sayısında asıl kıymet, türkünün sadece “müzik” olarak değil, bir insanlık tecrübesi olarak görülmesidir. Çünkü türkü, Anadolu insanının kendini anlatırken bulduğu en sade ama en derin dildir. Bir köy odasında, bir cenaze evinde, bir düğün sabahında, asker uğurlamasında, göç yolunda, harman yerinde, cezaevi penceresinde, şehirde tutunamayan garibin iç çekişinde türkü hep oradadır. Türkü, bazen yoksulluğun cebindeki son kuruş kadar çıplak, bazen sevdanın alnındaki ter kadar mahcup, bazen de isyanın boğazında düğümlenen taş kadar serttir. Yitiksöz, bu iki sayıyla bize şunu hatırlatıyor: Türküler, geçmişin süs eşyası değil, milletin hâlâ çalışan kalp kasıdır.
34. Sayı, “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler I” dosyasıyla türkü meselesinin kapısını güçlü biçimde açıyor. Aşur Özdemir’in “Yırdan Türküye Yerimizin ve Elimizin Sesi” başlıklı yazısından Mehmet Narlı’nın “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler” metnine, Muhammet Enes Kala’nın insan yolculuğunu mebde ve meâd çizgisinde okuyan yaklaşımından Zeki Taştan’ın türkü, Türkçe ve mahalle hafızası arasında kurduğu bağa kadar sayı, geniş bir düşünce alanı kuruyor. Muhsin Kızılkaya’nın roman ve türkü ilişkisine bakışı, Yunus Emre Altuntaş’ın sözlü gelenekten modern şiire uzanan poetika okuması, Suavi Kemal Yazgıç ve Sercan Ceylan’ın modern edebiyatta türkünün yankısını izleyen yazıları, bu dosyanın yalnızca duygusal değil, estetik ve kuramsal bir derinlik taşıdığını gösteriyor. Böylece türkü, yalnız bağlama teline değil, romana, şiire, hikâyeye, sinemaya ve şehir hafızasına da dokunuyor.
Bu sayıda özellikle dikkat çeken taraflardan biri, türkünün toplumsal hafıza içindeki yerinin çok yönlü biçimde ele alınmasıdır. Fikret Uslucan’ın belgesel ve kısa film üzerinden türküleri toplumsal hafızanın korunması bağlamında tartışması, Zeynep Seleme Alfeel’in afet türkülerinin izini sürmesi, Uğur Tombul’un Maraş türkülerine yönelmesi, Yaşar Ercan’ın Âşık Mahzuni Şerif türkülerindeki uzak özlemi işlemesi, Vedat Akıllı’nın sıra gecesi bağlamında söz, sohbet ve türküyü birlikte düşünmesi, sayıyı sahici bir kültür defterine dönüştürüyor. Burada akademik mesafe ile içerden konuşan insan sıcaklığı güzel dengelenmiş. Ne sadece kuru bilgi var ne de kontrolsüz nostalji. Dergi, türküyü hem seviyor hem düşünüyor. Bu ikisini bir araya getirmek kolay iş değildir; çünkü sevgi bazen gözleri buğulandırır, düşünce bazen kalbi soğutur. Yitiksöz bu iki tehlikenin arasından temiz yürümüş.
35. Sayı ise “Dil ve Ruh Yurdumuz: Türküler II” başlığıyla bu büyük dosyayı daha da genişletiyor. Necdet Subaşı’nın “Türküler Bizi Söyler” yazısıyla açılan dosya, Vefa Taşdelen’in halk bilgelik geleneğinde kendini bilme biçimlerine uzanan felsefî dikkatiyle, Dursun Çiçek’in türküye dair içerden bakışıyla, Nimet Tekerek’in “Müşterek Duamız Türküler” metniyle, Uğur Tombul’un içerik ve ezgi paradoksunu kurcalayan yazısıyla ilerliyor. Bu ikinci sayı, türkü meselesini hem daha geniş bir coğrafyaya hem daha özel damarlarına taşıyor. Sivas, Harput, Erzurum, Eğin, Kerkük, Azerbaycan, Batı Trakya, Akdeniz gurbet havaları, Barak havaları, zeybek türküleri, tekke çevreleri, halk ozanları, taş plaklar, radyo yılları ve Cumhuriyet’in ilk dönem derlemeleri aynı kültür sofrasında yer buluyor. Bu sofra kalabalık ama dağınık değil; her yazı kendi sesini getiriyor, fakat toplamda büyük bir müşterek ezgi kuruluyor.
Derginin 35. sayısındaki zenginlik, türkülerin yalnız mahallî bir ses değil, geniş Türk dünyasının müşterek hafıza dili olduğunu da gösteriyor. Sadık Ramizoğlu’nun Azerbaycan musikisine bakışı, Hüseyin Mehmet’in Batı Trakya türkülerini işlemesi, Mehmet Şeker’in Kerkük türkülerinin feryadını yazması, Göksel Tiryaki’nin Barak havalarına eğilmesi, Muhammed Hüküm’ün Harput müziği üzerine değerlendirmesi, İbrahim Yasak’ın Sivas türküleri ve Âşık Veysel hattını açması, bu dosyaya yalnız edebî değil, coğrafî ve tarihî derinlik kazandırıyor. Türkü burada sınır tanımıyor. Zaten türkü dediğin biraz da budur: Pasaportu olmayan hüzün, haritası çizilemeyen sevda, devletten eski, siyasetten derin, modadan dayanıklı bir insan sesi.
Bu iki sayıda Duran Boz’un emeği ayrıca takdir edilmelidir. Bir dergi dosyası hazırlamak, hele böyle geniş soluklu, iki sayıya yayılan, onlarca yazarın katkısını bir araya getiren bir dosya kurmak, yalnız editoryal maharet değil, kültürel sezgi ister. Duran Boz burada sadece yazıları toplamamış; bir hafıza mimarisi kurmuş. Yazıların sıralanışı, temaların çeşitlenişi, söyleşilerin dosyaya kattığı canlılık, şiirlerin ve denemelerin türkü atmosferiyle kurduğu ilişki, bütün bunlar ciddi bir dergicilik emeğini gösteriyor. Derginin Mahir Nakip ve Bünyamin Aksungur söyleşileriyle türkü meselesini yaşayan kaynaklara, müzik hafızasına, sözlü kültürün taşıyıcı damarlarına bağlaması da ayrıca kıymetli. Çünkü türkü yalnız kitaplardan öğrenilmez; usta seslerden, meclislerden, yol hikâyelerinden, mahcup susuşlardan, bazen bir yaşlının titreyen dudağından öğrenilir.
Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın bu dergiye sahip çıkması da kuru bir kurumsal destek gibi görülmemeli. Belediyecilik yalnız yol, kaldırım, asfalt ve tabela meselesi değildir. Bir şehrin ruhunu taşıyan işler de belediyeciliğin asli vazifeleri arasındadır. Şehir dediğin sadece betonun örgütlenmiş hâli değildir; sesin, sözün, hafızanın, şiirin, çayın, mezarlığın, okulun, mahallenin, çocuğun, yaşlının, türkünün birlikte kurduğu canlı bir varlıktır. Yitiksöz gibi bir derginin Kahramanmaraş’tan çıkması, Maraş’ın şiir ve edebiyat damarına yakışan bir iştir. Bu emek, yerel yönetimin kültüre nasıl anlamlı bir katkı sunabileceğini de gösteriyor. Büyükşehir Belediye Başkanlığı bu yönüyle alkışı hak ediyor; çünkü kalıcı kültür hizmeti, açılış kurdelesinden daha uzun ömürlüdür.
Bu iki sayının kapakları bile başlı başına bir duyarlılık taşıyor. 34. sayının kapağındaki kandil, türkünün karanlık zamanlarda nasıl ince ama dirençli bir ışık taşıdığını sezdiriyor. 35. sayının çiçekli, ufka açık görüntüsü ise türkünün yalnız acıyı değil, umudu, dirilişi ve yeryüzüne yeniden tutunma arzusunu da taşıdığını fısıldıyor. Yasin Mortaş’ın kapak fotoğrafları ve Salih Koca’nın tasarımı derginin düşünce dünyasına görsel bir eşlik kazandırıyor. Dergi, içerik olarak güçlü olduğu kadar görsel kimlik bakımından da özenli. Bu özen, “biz bu işi geçerken yapmadık” diyor. Hakikaten öyle; sayfalar arasında dolaşırken aceleye getirilmemiş, emek verilmiş, konuya hürmet edilmiş bir işçilik hissediliyor.
Yitiksöz’ün 34. ve 35. sayıları, türküleri müzelik bir nesne hâline getirmeden, onları bugünün insanına yeniden konuşturuyor. Bu çok önemli. Çünkü türkü, yalnız geçmişe dönüp ağlamak için değil, bugünü anlamak için de lazımdır. Bugünün insanı hızın, ekranın, tüketimin, yapay seslerin ortasında kendi gerçek sesini kaybediyor. Türkü bu kaybın karşısında hâlâ yalın, çıplak ve sahici duruyor. Bir türkünün içinde bazen bir annenin ömrü, bazen bir köyün boşalan yolu, bazen bir mahpusun göğe bakan penceresi, bazen bir çocuğun yoksul ama temiz gülüşü vardır. Yitiksöz bu derinliği görmüş, duymuş ve okura duyurmuş.
Sonuçta bu iki özel sayı, yalnız Yitiksöz Dergisi’nin değil, Türk edebiyat ve kültür dergiciliğinin de yüz akı çalışmalarından biri olarak anılmayı hak ediyor. Duran Boz başta olmak üzere yayın kurulunu, yazı işleri ve koordinasyon emeğini üstlenenleri, tasarımından son okumasına kadar bu dergiyi ortaya çıkaran herkesi kutlamak gerekir. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı da böyle nitelikli bir kültür işine imkân sağladığı için ayrıca tebrik etmek gerekir. Çünkü bir millet, türküsünü kaybettiğinde yalnız ezgisini değil, kendine dönme yolunu da kaybeder. Yitiksöz, bu iki sayıyla o yolu yeniden işaret ediyor: Sözün yitiği, türkünün içinde hâlâ bizi bekliyor.
Dursun Çiçek kıskansın..!
Değerli yazarından imzalı;
bir çırpıda okunabiliyor üstelik...
Bir Fırtına Tuttu Bizi
-Türküler Kitabı-
Mehmet AYCI
https://t.co/wyf5AfQrPN
İçindekiler için:
https://t.co/6NGI1pP7rU
Gazze'de her gün katliamlar yapılırken bir yandan açlık ve susuzluk yineden başa vurmuş durumda.
israil ordusu insanları sessizce yerlerinden yok ederken herkes izlemekle yetiniyor.
Ateşkes hikaye insanlar perişan onları konuşmaktan vazgeçmeyin onlara yardımcı olun..!!
Mezarlıkta bir küçük taş ve üzerindeki bir satır yazı beni yerime mıhladı: “Dünya bir gündür, o da bugündür - Çarşambalı Deli Remzi”
Ne tarih, ne başka bir şey. Bu mezarda yatan ya deli idi ya da veli.
Çarşambalı Deli Remzi haklı. Sûfiler haklı. Ama bu haklılık insan hayatını pek değiştirmiyor. Çünkü biz ömrün çok kısa olduğunu duyuyor, düşünüyor ama az sonra unutuyoruz. İnsanoğlu unutkan ve nankördür. Elindekinin kıymetini bilmez, kaybedince mızıldanır. Biz her zaman bu işi bir hatırlar, bir unuturuz. Sürekli hatırda tutmak velilere mahsus. Ölmeden ölenlere. Bizim gibi faniler hep unutacak ve yeniden hatırlayacak.
Mustafa Kutlu, Huzursuz Bacak
Maşallah @ihsanfazlioglu hocamıza🌱 Gezmek ruhu besler.
Bu seyahatlere bir de kelimenin hem lafzî hem mefhûmî manasıyla 'Nazar'ı iliştirince hoca daha da gençleşiyor:)
Tam da kendisini yeniden Şanlıurfa’ya davet etmelik bir zaman...
Ne dersiniz?
@Avedat63 ve @suleymancoban_
İhsan Fazlıoğlu Hocamızla Van’ın tarih ve medeniyet yolculuğuna çıktık.Akdamar Adası’ndan Gevaş Selçuklu Mezarlığı’na,İzzeddin Şir Camii’nden Van’ın eşsiz güzelliklerine uzanan bu anlamlı gezi,hafızalarımızda güzel izler bıraktı.@tcvanvaliligi@ihsanfazlioglu@vanbuyuksehirbb