Neden sosyal bilime ihtiyacımız var?
Çünkü meraklı yaratıklarız ve merak etmezsek ölürüz. Sosyal bilim de içinde yaşadığımız karmaşık dünyayı anlamamıza yarar.
İşte Dennett'in meraklı yaratıklar hiyerarşisi..
En üstte de model kurabilen ve iletebilenler var. Eh, iletmek de kurmak demek...
Maddi refah içinde olan çocukla maddi refah içinde olmayan çocuk arasındaki fark o kadar aşikar ki, yıllarca “istersen yaparsın”, “çalışırsan başarırsın” gibi zokaları bize nasıl yutturduklarına inanamıyorum.
Sabah namazından sonra #Kerahet vakti çıkana kadar Atmosferdeki Fitri Ozon tabakası yeryüzüne iner.
Bu hava Sağlık açısından çok faydalıdır.
O yüzden pencereler o vakitte açılıp sağlık yönünden, hem o hava solunmalı hemde #Rızık (maddi-manevi) taksimi yönünden uyanık olunmalı.✍️
mimari yok, estetik yok, uyum yok,
planlama yok, felsefe yok, hiçbir şey yok. bölgenin bağrına saplanmış bıçak gibi tahrip edici, anlamsız ve çirkin. "medeniyet tasavvuru" diye diye kurdukları şehirlere bakın hele.
Psikiyatrinin sağlıklı saydığı birey
içinde bulunduğu koşulları sorgulamayan sorgulamayan, her sabah 07.00'de kalkan sömürüldüğü işte 8-10 saat sessizce duran ve akşam eve geldiğinde televizyon karşısında uyuşan bireydir.
Bu mekanizmaya itiraz eden bedeninin ve zihninin bu tempo karşısında pes ettiği her an ise bir 'bozukluk' olarak etiketlenir.
Ek Açıklama: Psikiyatrinin ve klinik psikolojinin en büyük açmazı, "işlevsellik" (functioning) kavramını sorgulamadan kabul etmesidir.
Eğer bir insan insanlık dışı bir çalışma temposuna, güvencesizliğe ve mobbinge rağmen her sabah kalkıp işine gidiyor, şikayet etmiyor ve çarkı döndürmeye devam ediyorsa sistemik açıdan sağlıklı ve işlevsel kabul edilir.
Ancak aynı insan, bu sömürüye karşı bedensel ve zihinsel olarak bir barikat kurup "Artık yataktan kalkamıyorum" (depresyon) veya "O binaya girerken nefes alamıyorum" (panik atak) dediğinde, bu bir 'arızalı durum' olarak kodlanır.
Oysa bedenin ve zihnin verdiği bu tepki bir bozukluk değilde insan doğasının sömürüye ve yabancılaşmaya karşı gösterdiği son somut dirençtir.
Öte yandan, psikiyatrinin normal saydığı durum zamansız veya evrensel bir biyolojik gerçeklik değildir. Mark Fisher'ın da belirttiği gibi, normallik tanımı sermayenin o tarihsel kesitteki ihtiyaçlarına göre biçimlenir.
19.yüzyılda kölelerin kaçma girişimleri tıbbileştirilip "Drapetomania" (kölelerin kaçma hastalığı) olarak teşhis ediliyordu.
Bugün ise haftada 60 saat niteliksiz işte çalışıp geleceksizlik yüzünden çöken insanın durumu Uyum Bozukluğu ya da Majör Depresyon olarak etiketleniyor.
Teşhisin adı değişse de ideolojik işlev aynı kalır: Düzenin yarattığı tarihsel ve sınıfsal çelişkiyi bireyin biyolojik uyumsuzluğu olarak sunmak.
Geç yatıp geç kalkmayı sevenler ile sabahçıların beyin yapıları aynı değil:
Farklar beynin ödül sistemi, alışkanlık oluşturma ve duygu/hafıza ağlarında ortaya çıkıyor.
Bu farklılık, sabahçıların neden daha sağlıklı ve psikolojik olarak daha iyi durumda; gececilerin ise depresyon, stres ve bağımlılıklara daha yatkın olduğunu açıklayabilir.
Bu yıl 19 çocuğumuzu çalıştıkları işlerinde kaybettik. Bu ölümler ne kaza ne de kader. Her biri yoksulluk,ihmal ve istismardan kaynaklanan iş cinayetleri. Çocuk bayramımız var sevinenler utansın.
Afrikaya, Yemene yemek, kurban parası toplayan kişi ve yapıları da denetlenmesini de çok isterim. Afrika her daim beyaz insanın vicdan sömürüsüyle kariyer, mal varlığı edindiği yerlerdir. Gerçek ve üzücü olan şu ki bazı kişi ve kurumlar, bizim ve farklı üllkelerdeki kriz, afet ve acıyı iyi fırsata çevirir, kariyer yapar, mal varlığı edinir.
Bunu çok kez gördüm. 6 şubat depremleri sonrası daha çok gördüm.
Anadoluda da aynı durum vardır. Köydeki çocuğa pasta üfletir, pizza yedirir, bot mont verir, yoksulluğu güzel romantize edenler vardır. Oysa bu yoksulkuğa neden olan sistemi sorgulamaz, ya da köylünün mücdele etmesi için kalem tutmasını öğretmez, bir harf, bir söz öğretmez. Hakkını, öğret, okuma yazma öğret, çocuk istismarı ve erken yaşta zorla evlendirmenin yıkıcı etkilerini öğret vb.
Vermek cömertliktir ama insanıın, onurunu koruyan, insanı güçlendiren, özgür kılan destek kutsal olandır.
halkta kemikleşmiş gruplar ve bir diğerine dair derin önyargılar var. ama hiçbir grup sorumluluk almak, geçmişini ya da bugününü hesaba çekmek veyahut hatalarından özür dilemek istemiyor. özür dilemeyi güçsüzlük göstergesi sayıyor ve kendi yanlışlarından öğrenmeyi değil, asla ve kat'a kabullenmemeyi şiar ediniyorlar.
salt kendi fanusunda yaşayarak, başkalarının düşünce ve yaşam tarzını önyargısız değerlendirmeden, bu kısır döngüden sıyrılmak çok zor. her grup bir başka grubu travmalarının sebebi belliyor. kimse kimsenin yarasını farketmeye niyetli değil ve maalesef bazen sırf kendi grubunu savunmak adına diğerlerini acıttığının ayırdına varamıyor. halbuki, işin gerçeği, ülkede kime dokunsan irili ufaklı bir travması var. muhatabıyla yüzleşemediği için de acısını bileyerek öfke diye bir diğerine batırıyor.