Ünlü yazar Honore de Balzac, bir salon buluşması sırasında, karlı bir manzarada tüten bacasıyla bir çiftlik evini tasvir eden tablonun başından ayrılmaz.
Balzac, orada bulunan ressama sorar; “ bu evde kaç kişi yaşıyor?”
Ressam; “bilmiyorum” der.
Balzac sert bir karşılık verir. “Bu nasıl olur?”
“Bu tabloyu yapan sensen, orada kaç kişinin yaşadığını, çocukların kaç yaşında olduğunu, bu yıl iyi bir hasat kaldırıp kaldırmadıklarını ve kızlarına bir evlilik çeyizi vermek için yeterince paraları olup olmadığını bilmen gerekir. Eğer bu evde yaşayan kişiler hakkında her şeyi bilmiyorsan, bacalarından bu dumanı
çıkartmaya hakkın yok” der.
Pek insanca olan bu bakış, eve, orada olup bitene kayıtsız olmayan iyi bir seyircinin bakışıdır. Balzac, iyi bir yazar olarak değil, iyi bir seyirci olarak oradadır.
Bütün sanat yaratımlarında, gösterilmeyen bir gerçeklik parçası elbette vardır. Ama onu hissettirmek gerekir.
Bir ressam neyi göstermediğini bilmelidir. Ona ait bu küçük çerçeve hakkındaki her şeyi bilmelidir. Gösterip, göstermemek onun tercihidir.
Radyo tiyatrosunda Sait Faik Abasıyanık'ın "Hişt...Hişt!" adlı hikâyesinin nasıl seslendirildiğini görüyoruz. Öykü sanatının böyle sesli icrası da sanat. 👏👏👏
11 Mayıs 1954'te vefât eden büyük Türk öykücüsü Sait Faik Abasıyanık'a rahmetle.
bazı lütufların gecikmesi gerekir. çünkü belki de erken gelseydi onları koruyamazdık.
“ve ne zaman olgunluk çağına erişti… ona verdik.”
(yûsuf sûresi, 22)
Yeğenim Defne iki buçuk yaşındayken yerdeki oyuncağa takılıp düşüyor. Aile dostumuz hem de büyüğümüz Ümran teyze koştur koştur yanına gidiyor, kucağını alıp teselli edecek. Defne yaklaşmakta olan Ümran teyzeye bakıp, "Sen gelsen bile ben ağlıycam" diyor ve sözünde duruyor :)
Bazen insan teskin edilmekle ilgilenmez, sadece ağlamak ister. Tek şifasının ağlamak olduğunu bilir.
Meryem Suresi’ndeki en derin ders şudur: ‘Bazen yok olmak isteyeceğin kadar yalnız ve çaresiz hissedebilirsin; ama Allah’a sığınmak, en karanlık anları bile aşmanın tek yoludur.’
Umberto Eco’ya göre bir özel kütüphane yalnızca okunmuş kitaplardan değil, daha ziyade bizi bekleyen okunmamışlardan oluşur.
Çünkü okumadığımız kitaplar ne bilmediğimiz hakkında fikir verir. Böylece kendimizi biliriz.