Author of “Turkey’s Naval Activism” | MBA @EdinburghUni | MA @FletcherSchool | DIA @SAISHopkins | Commentator | Senior Fellow in Strategic Studies @TrendsRA
NATO Zirvesi’ne beş gün kala, Türkiye’de hâlâ içimizdeki mandacılar eliyle NATO güzellemeleri yapılıyor. Oysa aynı günlerde başta Netanyahu olmak üzere İsrailli devlet adamları ve siyasetçiler Türkiye’yi açıkça bir numaralı tehdit olarak ilan ediyor.
Bununla da kalmıyor. NATO’nun en büyük kurucu ortağı ABD, ordusunu İsrail ordusuyla daha ileri bir entegrasyona taşıyor. ABD Kongresi’nin, Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (National Defense Authorization Act–NDAA) kapsamındaki 219. Maddeye itiraz etmeyerek bu entegrasyona onay vermesi bekleniyor.
Washington Examiner gazetesinin haberine göre 1 Temmuz oturumunda ABD Temsilciler Meclisi Kurallar Komitesi, Cumhuriyetçi Thomas Massie ve Demokrat Ro Khanna tarafından verilen Section 219’u NDAA’dan çıkarma önergesinin oylanmasına bile izin vermedi.
Bu, sıradan bir ABD-İsrail iş birliği değildir. NATO’nun stratejik önceliklerinin ve güvenlik mimarisinin hangi eksende şekillendiğini gösteren çok önemli bir gelişmedir.
Dahası, ABD ve İsrail’in İran karşısında bekledikleri sonucu alamadığı, küresel güç dengesinin hızla çok kutuplu bir yapıya evrildiği bir dönemde Türkiye’yi yeniden NATO eksenine ve Amerikan jeopolitiğinin kenar kuşak stratejisine mahkûm etmeye çalışanların bu tabloyu dikkatle okuması gerekir.
Türkiye’nin rotası bellidir. Türkiye, artık kendisi için güvenlikten çok risk üreten NATO’ya bağımlılığını azaltmalı; başta bölgesel güçler olmak üzere yeni savunma ve güvenlik iş birliklerini, milli çıkarları doğrultusunda, çok daha kararlı ve çok daha dikkatli bir şekilde geliştirmelidir.
🇹🇷🇪🇺 Verilen mesajlardan ve yapılan uygulamalardan da rahatlıkla görülebileceği üzere; AB, karşılıklı saygı çerçevesinde kazan-kazan ortaklığı yapabileceği bir ülke değil; kendilerini göçmenlerden ve düşmanlarından koruyacak, enerji taşımacılığını yapacak paralı askerler ile mallarını istediği gibi satabileceği bir açık pazar arıyor. Bunun karşılığında da önümüze atacağı kırıntılara razı olmamızı bekliyor.
Umarım AB ülkemiz için geri dönülemez bir milli güvenlik sorunu haline gelmeden, mümkün olan en kısa sürede askeri, ekonomik ve siyasi alternatiflerini buluruz.
Doğru, 4 kadınla evlilik; kadının adının olmadığı bir sistem neden daha güzel olmasın. Ama asıl güzellik SEVR ile hayal kurduğunuz devlete kavuşmanızdı. Babadan oğula geçen bir sistemde, milletvekili olmanız zaten mümkün değildi. Başkent İstanbul'a vizeyle gidilecekti. Türkler Anadolu'da olmayacaktı. Ama hayalini kurduğunuz "Kürt Devleti" kurulmuş olacaktı.
Nankörlüğün zirvesi neresi derseniz, işte burası derim...
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir ulus devlettir ve Misakı Milli sınırları içindeki toprakları bölünmez bir bütündür. Türkiye Cumhuriyeti'nin her ilinde ilçesinde aynı anayasa ve aynı kanunlar geçerlidir.
Anayasaya göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin resmi dili Türkçedir.
Türkiye'nin bir ilinde, ilçesinde veya bölgesinde Türkçe yerine başka bir dili fiilen veya resmen "resmi dil" ilan etmeye kalkmak anayasaya aykırıdır.
İkincisi; böyle bir girişim "ana dilini konuşmak" isteğinin çok ötesinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içinde ayrı bir ulus inşası girişimidir.
Osmanlı'nın son 150 yılında özerkliğe ve ayrışmaya giden yolun kilometre taşlarının nasıl döşendiğini iyi biliyoruz. Bu kararlar, özerkliğe giden yolu açar.
Bu kararlar, etnik kökeni, dini mezhebi farklı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının birleşmesine değil, ayrışmasına zemin hazırlar.
Gerçek şu ki, Türkiye Cumhuriyeti geri dönüşü olmayan bir yola sürüklenmek isteniyor. Bu süreci yürütenler dillerinin altındaki baklayı çıkarmalıdır. Türk ulusu neyle karşı karşıya olduğunu açık seçik bilmelidir.
Türkiye 36 adet 2. El 20 adet sıfır olmak üzere 56 adet Eurofighter alacak. Buna ek olarak iki filo F-16V alınacak. Hürjet'in de hafif saldırı versiyonunu göreceğiz. Beşinci nesil ve ötesinde ise; bu yıl Kızılelma envamtere girecek. Önümüzdeki yıl sonu Anka III'ün envantere girmesini bekliyoruz. Son olarak 2029 yılında Kaan MMU'yu envanterde gireceğiz.
Bütün bunların gerçekleştiği senaryoda F-35 gibi ABD'ye göbek +gövde+kol bacaktan bağlı bir uçağı Türk HvKK'da görmek istemem.
Kaan - Kızılelma A/B/C ve Anka-III üçlüsü bizim nihai hedefimiz olmalı.
I. Güvenlik
39. Geçiş sürecinde Türk askerinin belirli bir bölümünün çekilmesi başlayacak
40. Garanti Antlaşması İPTAL OLACAK. Yerini NATO GARANTİSİ ALACAK. ABD, FRANSA, YUNANİSTAN, İNGİLİZ VE AZ SAYIDA TÜRK ASKERİ NATO KOMUTASI ALTINDA ADADA KALACAK
41. Belli bir sayı üzerindeki TC vatandaşları adadan ayrılacak
***
J. Türkiye–AB Paketi
42. Kıbrıs çözüm süreci Türkiye–AB ilişkileriyle eş zamanlı yürütülecek
43. Türkiye için vize serbestisi müzakeresi başlayacak
44. Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için görüşmeler başlayacak
45. Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisine katılımı sağlanacak
46. KKTC’nin AB uyum çalışmaları başlayacak.AB İLKELERİ ( 4 ÖZGÜRLÜK) tüm adada uygulanacak
47. Doğu Akdeniz Enerji kaynaklarının çıkarılmasında ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaştırılmasında Türkiye ile işbirliği yapılacak
***
K. 5+1 Konferansında BM'nin Planı sunması
47. Temmuz sonu veya Ağustos başı 5+1 toplantısı Cenevre veya Newyork'ta yapılacak. Genel sekreter her hal ve karda konferans daveti yapacak. Katılıp katılmamak taraflara kalacak.
48. BM bu konferansta bağlayıcı olmayan “stratejik çerçeve belgesini” sunacak
49. Taraflar bu belge üzerinde müzakereye başlayacak
50. 2 yıllık geçiş süreci ardından yapılacak Referandumlar sonrasında BM Barış Gücü (BMBG/UNFICYP) adadan ayrılacak
***
BENİM DEĞERLENDİRMEM
Holguin'in planını bir bütün olarak incelendiğimde hedeflediği modelin şu ilkelere dayandığı görülüyor
* Aşamalı çözüm: Önce ekonomik ve siyasi iş birliği ile güvenlik yaratılması, iki tarafa elde edecekleri ekonomik ve siyasi kazanımların gösterilmesi.
* Çok gevşek federasyon yapısıyla kurucu devletlerin iç egemenlikleri olacağının gösterilmesi. Bu çerçevede
* İki mevcut yapının korunması,iç güvenlik ve kamu yönetiminin iki tarafta kalması.
* Türk tarafına ekonomik ve uluslararası açılımlar, AB vatandaşlığı imkanları sağlanırken, Rum tarafına da tek uluslararası kişilik, tek dış egemenlik, tek vatandaşlık, Türk askerinin/vatandaşlarının çıkması, NATO GARANTİSİ, toprak- mülkiyet kazanımı ve federasyon perspektifi sunuluyor....Ardından iki tarafta yapılacak referandumlarda EVET çıkarılması planlanıyor.
Bunlar, büyük orada Annan Planında olan hususlar.
Ancak garantörlük konusunda ondan daha da geri.
Bu plan kabul edilirse, maksimum 5-10 yıl içinde KKTC, Türkiyesiz, 250 milyonluk AB içinde erir ve tüm adada hakimiyet Rum-Yunan-AB'a geçer. Türkiye'nin Kıbrıs ile bağları kopar. Türkiye Doğu Akdeniz'den çekilir, Anadolu'ya hapsolur ve tek açık yönü olan güneyinden de kuşatılır.
Bizim böyle bir çözüme ihtiyacımız yoktur.
KKTC, Türkiye'nin garantörlüğü altında bağımsız ve egemen bir devlet olarak vardır. Türk askeri adadadır. 1974'de sorun çözülmüştür. AB'nin vereceği göstermelik bazı hususlar karşılığında bu planın sunulmasını, görüşülmesini kabul etmek ve Annan Planı referandumunda olduğu gibi Kıbrıs Türklerine kabul ettirmek İHANET olur.
Murat Bardakçı, Enver Paşa'nın hatıratında geçen üzücü olayı anlatıyor:
🔹Paşa'nın yazdığı çok enteresan bir şey var.
🔹Makedonya tarafında bir yerde, bir Rus konsolos, geçtiği yerlerde Osmanlı askerlerinin kendisine selam vermesini istiyor.
🔹Bir asker "Moskofa selam vermem" diyor.
🔹Herif kırbacıyla çocuğun suratına vuruyor, suratı parçalanıyor.
🔹Çocuk da çekiyor silahı, konsolosu vuruyor.
🔹Adam ölüyor orada. Kıyamet kopuyor, Divan-ı Harp toplanıyor.
🔹Hem o nöbetçi askeri hem de bir arkadaşını idama mahkum ediyorlar.
🔹Arkadaşının idama mahkum olmasının sebebi de mani olmaması.
🔹Enver Paşa'ya, idam mangasını kumanda görevi verilir.
🔹Bir yolunu bulur görevi almaz.
🔹Fakat seyretmeye gider.
🔹Enver Paşa'nın dediği şudur aynen: "Ağlayarak seyrettim, kahroldum ve bunun tek bir müsebbibi vardır o da Abdülhamid'dir."
Ege’de bize ait olan 22 Adamızı ve 2 Kayalığımızı Yunanistan’a satarak vatana ihanet suçu işleyen iktidar mensuplarının her gün yalan söyleyerek halkı aldattığı Lozan ve 12 Adalar konusunu yanlış bilenler buradan doğrusunu öğrenebilirler.
ABD'nin Türkiye'ye KAAN savaş uçaklarında kullanmak için GE F110 motorlarının satış anlaşmasını Ankara'da 7-8 Temmuz'da yapılacak NATO zirvesi öncesi ilerleteceği iddia edildi.
Anlaşmadaki F110 motorların ABD'den doğrudan alım mı yoksa TEI'de TÜRK F-16lar için üretildiği gibi TEI üretimi mi olacağı açıklanmamış.
Anlaşma bedelinin >700 Milyon $ olacağı söylenmiş.
Bu durumda F110 motorun tek 1 adedinin ihraç fiyatı kabaca 9-10 Milyon $ kabul edilse, 80 motorluk bir anlaşma paketi olduğu değerlendirilebilir.
En uygun öneri 30 adet doğrudan ABD üretiminin alınması; kalan 50 adedin eş zamanlı olarak TEI'de lisans altında üretimi şeklinde olabilir. Bu paralel kanaldan hızla 80 adet motora, dolayısı ile 40 adet (mevcutlarla) yaklaşık 2 FİLO KAAN'a F110 motorları ile ulaşmayı sağlayacaktır.
Tüm bu anlaşma iddialarının SAHA 2026 MSB ARGE GÜÇHAN lansmanı ile bir bağlantısı bulunmaktadır.
🇹🇷
Güvenlik alanında haber yapan biri olarak NATO akreditasyon talebim reddedildi. Türkiye'de ise muhatap yok bu konuda. Zirve ile uzaktan yakından alakası olmayan onlarca Türk ismin akreditasyon aldığını gördüğümde şaşırmayacağıma da eminim. Yine aynı isimler olacak, çok belli..
Bahar Feyzan: (Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması hazırlıkları hk.)
• Normalde böyle bir olay CHP iktidarında yapılsaydı herhalde sağ siyaset kıyameti koparırdı.
• ‘Ruhban okulu açılıyor, ekümenik faaliyetler başladı ülke elden gidiyor’ diye.
• Bir kere hiç haberini bile neredeyse görmüyoruz.
“… the superior naval power loses its advantage at the point when the cost of access — operational, financial, political, and legal — exceeds the strategic value of what that access secures. Call it the Sea Denial Trap.”
Thought provoking essay by 🇮🇩Vice FM @havasoegroseno 👇🏻
Link: https://t.co/yknWXreEuf
We are pleased to share our recently published article, co-authored with Dr. Ferhan Oral, titled “Assessing Türkiye’s Blue Homeland Doctrine through Mahanian Sea Power Theory”, in Gazi Akademik Bakış journal.
Its publication is particularly timely as preparations continue to bring a draft law on Türkiye’s maritime jurisdiction zones, popularly known as the “Blue Homeland Bill”, before the Turkish Parliament in fall.
➡️ Drawing on Alfred Thayer Mahan’s theory of sea power, the article examines how the Blue Homeland doctrine has shaped Türkiye’s maritime strategy and advanced its transformation from a traditionally land-oriented state into an emerging regional sea power.
➡️ We assess Türkiye’s naval modernization, indigenous defence programs, maritime trade, overseas presence, and growing operational reach, while also addressing the institutional fragmentation, economic constraints, and persistent land-centric outlook that may limit this transformation.
Our central conclusion is that the Blue Homeland doctrine represents an important first step in Türkiye’s maritime reorientation. Its long-term success, however, depends on translating this strategic vision into sustained naval capacity, stronger maritime institutions, and a broader societal embrace of the sea.
https://t.co/8Arcjf3rZU