Anton Çehov'un "Altıncı Koğuş" adlı öyküsünde, bir akıl hastanesinin başhekimi olan Doktor Andrey Yefimiç, koğuştaki sefalete, pisliğe ve bekçi Nikita'nın hastaları dövmesine yıllarca göz yumar. Hastaneyi düzeltmek için hiçbir adım atmaz. Bunun yerine, acının sadece zihinsel bir yanılgı olduğunu, insanın sıcak ve rahat bir odada da, kilitli bir zindanda da aynı huzuru bulabileceğini savunarak eylemsizliğini felsefi bir kılıfa sokar. Başkalarının çektiği gerçek acıları yıllarca entelektüel bir tartışma konusu gibi ele alan doktor, günün birinde kendisi de o koğuşa kapatılıp bekçi Nikita’dan yüzüne okkalı bir yumruk yediğinde dehşete düşer. Yıllarca arkasına saklandığı soğukkanlı felsefe, şiddet kendi bedenine temas ettiği ilk saniyede yerle bir olur.
İnsan, uzaktan izlediği acılara ve haksızlıklara karşı çok kolay felsefe yapar. Kendisine dokunmayan trajedileri soyut kavramlarla açıklamak veya "hayatın bir gerçeği" diyerek rasyonelleştirmek, kendi eylemsizliğini aklamaktan başka bir şey değildir. Başkalarının acılarına bakarak bilgelik taslamak son derece konforludur; çünkü ortada bedelini sizin ödediğiniz bir şey yoktur. Ancak uzaktan kurulan süslü cümleler ve tahammül tavsiyeleri, felaket gelip kendi kapınızı çaldığında anında hükmünü yitirir. Gerçek acı soyutlamalara izin vermez; konfor alanınız yıkılıp ateş bizzat size dokunduğunda, başkalarına satmaya çalıştığınız bütün entelektüel teselliler iflas eder.
Bu ülkenin gerçek vergi rekortmenleri; bir araba kendine iki araba devlete alan, cep telefonuna 4 ayrı vergi veren, maaşı daha eline geçmeden vergisi kesilen, mutfak tüpüne ÖTV, tuvalet kağıdına %20 KDV ödeyen vatandaşlardır.
https://t.co/evQZkVBxxe
Evinin temizliği konusunda saplantı derecesinde hassas olan bir milletin çevreyi kirletmek konusunda hiçbir endişesinin olmamasını nasıl açıklamak lazım
Brecht, Üç Kuruşluk Opera’da insanın karnıyla vicdanı arasındaki ilişkiyi tek cümlede anlatır: “Önce ekmek gelir, ardından ahlak.”
Geçenlerde sohbet sırasında bir arkadaşım bu sözü hatırlamaya çalışırken aslını çıkaramadı ve kendi cümlesini kurdu:
“Aç insan önce erdemlerini yer.”
Belki Brecht böyle söylemedi ama keşke söyleseydi.
Çünkü açlık yalnızca mideyi boş bırakmıyor; insanın sabrından, merhametinden, vakarından da azar azar götürüyor.
Sofrada ekmek eksildikçe, hayatta bazı değerleri korumanın bedeli ağırlaşıyor.
Bazen yanlış hatırlanan bir söz, doğrusundan bile daha çok şey anlatıyor.
HER YAZAR KENDİ ÇUKUROVA’SINI YAZAR
Bir konferansta Yaşar Kemal’e soruyorlar;
“Bir ömür Çukurova’yı mı yazacaksınız?
Gülümsüyor..
Herkes .. Dickens’ı, Tolstoy’u ve dünya edebiyatının büyük isimlerini örnek verip,
“Her yazar kendi Çukurova’sını yazar.”
diyor..
Sonrası ..
Sessizlik..
İnat ettim aradım ve bu hikayesini anlattığı videosunu buldum.
izleyin..
Yanıtı imza gibi ..
“Her yazar kendi Çukurova’sını yazar.”
Çünkü onların yazdığı şey yalnızca bir şehir ya da bir ülke değildir.
Kendi hakikatleridir.
Bugün buna “otantisite” diyoruz.
Ama otantisite, sanıldığı gibi farklı görünmek değildir.
Kendine sadık kalabilmektir.
Çünkü insanın en büyük taklidi, başkası olmaya çalışmasıdır.
En büyük özgünlüğü ise kendisini inkâr etmemesidir.
Carl Gustav Jung’un dediği gibi, insan en çok kendi gölgesini kabul ettiğinde bütünleşir.
Yazar için de durum farklı değildir.
Başkalarının hikâyelerini ödünç alarak değil, kendi iç coğrafyasını tanıyarak sesini bulur.
Bu yüzden Dickens Londra’yı yazarken yalnızca Londra’yı anlatmıyordu.
Yoksulluğun ruhunu anlatıyordu.
Tolstoy Rusya’yı yazarken yalnızca Rusya’yı değil, insan vicdanını yazıyordu.
Yaşar Kemal ise Çukurova’yı yazarken aslında toprağın hafızasını, emeğin onurunu ve insanın direncini yazıyordu.
Çünkü büyük edebiyat coğrafyadan doğar.
Ama coğrafyada kalmaz.
İnsana ulaşır.
Nörobilim bunun nedenini açıklıyor.
Hipokampus yalnızca yaşadığımız yerleri kaydetmez.
Onları kokularla, seslerle, duygularla ve beden duyumlarıyla birlikte saklar.
Antonio Damasio’nun yıllardır anlattığı gibi, hafıza yalnızca zihinde değildir.
Bedenin içinde yaşar.
Bu yüzden bazen bir portakal çiçeği kokusu çocukluğu geri getirir.
Bir tren düdüğü yıllar önceki bir ayrılığı.
Ya da sıcak toprağın kokusu, insanın hiç dönmeyeceği bir evi…
Marcel Proust’un küçük bir kurabiyeyle kayıp zamanı geri çağırması yalnızca edebiyat değildir.
Aynı zamanda nörobiyolojidir.
Edward Said ise sürgün üzerine yazarken insanın asıl vatanının bazen yaşadığı yer değil, hafızasında taşıdığı yer olduğunu söyler.
Belki de bu yüzden göç eden insanlar yeni ülkelerde yalnız dili değil, kokuları, sesleri ve çocukluklarını da özlerler.
Çünkü kimlik, pasaporttan önce hafızada kurulur.
Edebiyat da tam burada başlar.
İnsan, kendisini en iyi bildiği yerden konuştuğunda en evrensel cümleleri kurar.
Kötü edebiyat çoğu zaman başkasının sesini ödünç almaya çalışır.
İyi edebiyat ise kendi sesinin peşinden gider.
Çünkü kök salmayan hiçbir ağaç göğe yükselemez.
Yerel olan, derinleştiğinde evrenselleşir.
Yaşar Kemal’in Çukurova’sı bunun en güzel örneğidir.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde okunmasının nedeni Çukurova’yı anlatması değildir.
İnsanı anlatmasıdır.
Belki de bu yüzden hepimizin bir Çukurova’sı vardır.
Kimininki bir Ege kasabasıdır.
Kimininki bir İstanbul sokağı.
Kimininki bir hastane koridoru.
Kimininki gurbetin ortasında unutamadığı çocukluk mutfağıdır.
Önemli olan nerede yaşadığın değildir.
Oraya ne kadar dürüst bakabildiğindir.
Çünkü insan, kendisinden uzaklaştıkça sesi çoğalmaz.
Kaybolur.
Yaklaştıkça ise yalnız kendi hikâyesini değil, insanlığın ortak hikâyesini de anlatmaya başlar.
Belki de büyük edebiyatın sırrı budur.
Dünyaya açılmanın yolu, dünyayı dolaşmaktan önce kendi Çukurova’na cesaretle dönebilmektir.
Ne güzel yanıt çakmışsın!
Küba'dan bir çığlık yükseliyor !
DÜNYAYA AÇIK BİR MEKTUP: Küba'dan bir kadın, kimsenin görmek istemediği suçu ifşa ediyor.
--- Tüm insanlığa, dünya annelerine, Sınır Tanımayan Doktorlar'a, dürüst gazetecilere ve hâlâ adalete inanan hükümetlere sesleniyorum:
İsmim, milyonlarca diğer insanınkiyle aynı. Ünlü bir soyadım ya da yüksek bir makamım yok. Ben sıradan bir Kübalı kadınım. Bir evlat, bir kız kardeş, bir vatanseverim. Ve bunları paramparça olmuş bir ruhla, titreyen ellerle yazıyorum; çünkü halkımın bugün yaşadığı şey bir kriz değil. Bu, Washington tarafından soğukkanlılıkla gerçekleştirilen, yavaş ve hesaplanmış bir cinayet.
Ve dünya başka yöne bakıyor.
👵 BÜYÜKANNEM VE BÜYÜKBABAM İÇİN SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Küba'da yaşlı insanların vaktinden önce ölmesini ifşa ediyorum; çünkü abluka, kalp rahatsızlıkları, yüksek tansiyon ve diyabet ilaçlarının ülkeye girişini engelliyor. Mesele kaynak yetersizliği değil. Bu, kasıtlı bir yasak. Küba'ya satış yapmak isteyen şirketler para cezasına çarptırılıyor, baskı görüyor ve tehdit ediliyor. Kendi hükümetleri ise sessiz kalıyor. Ve bu sırada, Kübalı bir büyükbaba göğsünü tutarak bekliyor. Ölüm uyarı yapmaz; ama abluka yapar.
---
👶 ÇOCUKLARIM İÇİN SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Küba'da yakıt yetersizliği nedeniyle kuvözlerin kapatılmak zorunda kalmasını ifşa ediyorum. Amerika Birleşik Devletleri hükümeti hangi ülkelerin bize petrol satıp hangilerinin satamayacağına karar verirken, yenidoğan bebeklerin hayatta kalma mücadelesi vermesini... Washington'daki bir ofiste imzalanan bir emrin, kıyılarından sadece 90 mil ötedeki bir çocuğun feryadından daha önemli görülmesi yüzünden çocuklarının hayatının tehlikeye girdiğini gören Kübalı annelerin varlığını...
Uluslararası toplum nerede? Çocuk haklarını bu denli hararetle savunan örgütler nerede? Yoksa Kübalı çocuklar yaşamayı hak etmiyor mu?
🍽️ KASITLI AÇLIĞA KARŞI SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Ablukanın, kurgulanmış bir açlık yaratma girişimi olduğunu ifşa ediyorum. Gıda, sebepsiz yere ortadan kaybolmuş değil. Gerçek şu ki, onu satın almamız engelleniyor. Gıda taşıyan gemiler taciz ediliyor. Banka işlemleri engelleniyor. Bize tahıl, tavuk ve süt satan şirketlere yaptırım uygulanıyor.
Küba'daki açlık bir tesadüf değil. Bu, ABD hükümetinin bir devlet politikasıdır; 60 yıl boyunca geliştirilmiş, her yönetim tarafından güncellenmiş, Donald Trump tarafından şiddetlendirilmiş ve Marco Rubio tarafından acımasızca uygulanmıştır.
Buna "ekonomik baskı" diyorlar. Bense buna açlığa mahkûm etme terörü diyorum.
ÜLKEMİN DOKTORLARI İÇİN BİR ÇAĞRI:
Tüm dünya çökerken pandemi sırasında hayat kurtaran doktorlarımızın bugün şırınga, anestezi ve röntgen ekipmanından yoksun bırakılmasını kınıyorum. Bunları nasıl üreteceğimizi bilmediğimiz için değil; yetenekten yoksun olduğumuz için de değil. Aksine, abluka yüzünden malzeme, yedek parça ve teknolojiye erişimimiz engellendiği için.
Bilim insanlarımız beş COVID-19 aşısı geliştirdi. Beş tane. Kimsenin yardımı olmadan. Tüm zorluklara rağmen. Ablukaya ve yalanlara rağmen. Yine de imparatorluk, bunu başardığımız için bizi cezalandırıyor.
🌍 DÜNYAYA SESLENİYORUM:
Küba sadaka dilenmiyor.
Küba asker istemiyor.
Küba sevginizi istemiyor.
Küba adalet istiyor. Ne fazlasını, ne de azını.
Halkımın çektiği acıları normalleştirmeyi bırakmanızı istiyorum.
Ablukayı gerçek adıyla, yani İNSANLIĞA KARŞI BİR SUÇ olarak adlandırmanızı istiyorum.
Biz boğulurken "diyalog" ve "demokrasi" masallarıyla kandırılmamanızı istiyorum.
Hayırseverlik istemiyoruz. Sadece yaşamamıza izin verilmesini istiyoruz.
Sessiz kalarak buna ortak olan hükümetlere:
Tarih sizden hesap soracak.
Yalan söyleyen medyaya:
Gerçek her zaman bir yolunu bulup ortaya çıkar.
Yaptırımlara imza atan cellatlara:
Küba halkı unutmaz ve affetmez.
Kalbinde hâlâ insanlık taşıyanlara:
Küba'ya bakın. Ona neler yapıldığına bakın. Ve kendinize sorun: Tarihin hangi tarafında yer almak istiyorum?
---
Bu küçük adadan, devasa bir halkın içinden; pes etmeyi reddeden sıradan bir Kübalı kadından...
Ikay Romay
Eğer bu yazı içinizde derin bir his uyandırdıysa, paylaşın.
İster 10 arkadaşınız olsun ister 10.000 takipçiniz; fark etmez.
Profilinizin herkese açık ya da gizli olması; fark etmez.
Normalde hiç paylaşım yapmıyor olmanız; fark etmez.
Ama bu farklı.
Bu, bir gün batımı fotoğrafı değil.
Bu, bir dedikodu değil.
Bu, sadece bir fikir beyanı değil.
Bu bir HAYKIRIŞ. Ve haykırışlar kendine saklanmaz. Onlar DUYULUR. Onlar TEKRARLANIR. Onlar KOCAMAN BİR KALABALIĞA DÖNÜŞÜR.
Bugün sizden bir "beğeni" istemiyorum.
Sizden, başparmaklarınızı sadece ekranda gezinmekten çok daha büyük bir amaç için kullanmanızı istiyorum.
PAYLAŞIN.
Ki dünya, Küba'da yaşananların sadece bir kriz olmadığını bilsin.
Bu bir SUÇ.
Ki başka ülkelerdeki anneler bilsin; burada çocuklar, abluka yüzünden elektriği kesilen kuvözlerde hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Ki başka diyarlardaki büyükanneler ve büyükbabalar bilsin; burada yaşlılar, Washington'ın ülkeye girişine izin vermediği ilaçları beklerken can veriyor.
Ki bu duruma ortak olan hükümetler utanç duysun.
Ki yalan haber yayan medya organlarının saklanacak yeri kalmasın.
Ki sorumlular, SESSİZ KALMAYACAĞIMIZI bilsin.
Bu mesajı paylaşan tek bir kişi dünyayı değiştirmez.
Ama binlercesi, milyonlarcası—işte onlar değiştirir.
Bakın, bu videoda gördüğünüz cennet yer, "Milli Takım oyuncularına villa hediye ediyoruz" bahanesiyle katledilmek istenen bölgedir. Burası, yıllardır birinci derece sit alanı olarak korunan, nesli tükenmekte olan binlerce canlıya ev sahipliği yapan ve antik kent dokusuna sahip muhteşem bir doğa harikasıdır. Bizim uyanık Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, futbolcular üzerinden bu cennet yerin reklamını yaptırarak, bugüne kadar korunması için alınmış tüm mahkeme kararlarını hiçe sayıyor. Sit alanı olan bu bölge için yeniden mahkemeye başvurup onay çıkartarak, imara açılan bu yere tam 4 bin adet villa inşa edecek…Hiçbir futbolcumuz bu evleri istemezken "Zorla bu çocuklara evlerini vereceğim" diyerek haber ve basında algı oluşturup, arka tarafında 9.7 milyon metrekarelik devasa doğayı katledecekler.
📣✍️ Günün notu ve ahlak dersi:
Çıplaklık cinsellik değildir; beden önce bedendir.
Bazı yetişkinler bedeni hâlâ akıl süzgecinden değil; korku, ayıp ve bastırılmışlık filtresinden geçiriyor.
- Bir bebek çıplak doğar.
Bu cinsellik değildir.
- Bir anne çocuğunu emzirir.
Bu cinsellik değildir.
- Bir insan doktora gider, bedenini muayene ettirir.
Bu cinsellik değildir.
- Bir sporcu terler, şortla koşar.
Bu cinsellik değildir.
- Bir insan plajda mayo giyer.
Bu cinsellik değildir.
- Bir aile saunaya gider.
Bu cinsellik değildir.
- Bir kadın bikiniyle sahile yürür.
Bu cinsellik değildir.
-Beden, önce bedendir.
Bizi taşıyan, nefes aldıran, yürüyen, çalışan, yorulan, hastalanan, iyileşen, doğuran, yaşlanan, izler taşıyan canlı varlığımızdır.
Cinsellik ise bambaşka bir şeydir:
Rıza ister.
Bağlam ister.
Mahremiyet ister.
İki insan arasında bilinçli bir yönelim ister.
Her görünen ten cinsellik değildir.
Her açık omuz davet değildir.
Her bacak ahlaksızlık değildir.
Her bikini "mesaj" değildir.
Bir insanın bedenini görüp onu hemen cinsellikle ilişkilendiriyorsan, sorun o bedende değil; senin zihnindeki otomatik bağlantıdadır.
Modern toplumların öğrendiği şey tam olarak budur:
Beden ile cinselliği ayırmak.
Çıplaklık ile ahlaksızlığı ayırmak.
Kadın bedeni ile erkek arzusunu ayırmak.
Ahlak, kadının ne kadar kapandığıyla ölçülmez. Ahlak, başkasının bedenine nasıl baktığınla ölçülür.
Ahlak, bir kadını utandırmak değildir.
Ahlak, ona iftira atmamak, hakaret etmemek, insan onuruna saygı göstermektir.
Bir kadının rahatlığı ahlaksızlık değildir.
Bir kadının bedeni kamuya açık bir suç mahalli değildir.
Bir kadının teni, toplumun bastırılmış cinselliğinin üzerine yazı yazacağı bir duvar değildir.
Türkiye’nin artık öğrenmesi gereken şey şu:
Bedenimiz kirli değil.
Tenimiz günah değil.
Nefes alan, yaşayan, çalışan, yorulan bedenimiz bizim evimizdir.
Ve insan kendi evinden utanarak değil, onunla barışarak özgürleşir.
Sorun çıplak ten değil.
Sorun, çıplak tene bakınca aklına sadece cinsellik gelen zihindir.
Ve tam da bu yüzden, bir kadın bu konuda fikrini beyan ettiğinde verilen tepkiler çok şey anlatır.
Çünkü fikre fikirle cevap veremeyenlerin ilk sığındığı yer yine aynı yer oluyor:
Kadının bedeni.
Kadının cinselliği.
Kadının namusu.
Kadının görünüşü.
Kadının kadınlığı.
Çünkü fikirle tartışacak akıl yoksa, kadının bedenine saldırılır.
"Şöyle becerirler."
"Bunu kimse becermez."
"Zaten böyle kadınlar şöyledir."
İşte seviye bu.
Bunların hiçbiri "yorum" değil.
Bunlar sözlü tacizdir.
Cinsel imadır.
Aşağılamadır.
Kişilik haklarına saldırıdır.
👉 Kadını susturmak için kullanılan dijital şiddettir.
Ve en korkuncu şu:
Bunu yapanların çoğu, taciz ettiklerinin bile farkında değil.
Kendilerini "ahlak savunucusu" sanıyorlar.
Ama bir kadına bel altı küfür ederek, cinsel imalarda bulunarak, iftira atarak ahlak savunulmaz.
Sadece kendi karanlığın sergilenir.
Bir kadının fikrine karşı fikrin varsa, fikrinle gelirsin. Argümanın varsa, argümanınla gelirsin.
Bilgin varsa, bilginle gelirsin.
Ama kadının bedenine, cinselliğine, görünüşüne, namusuna saldırıyorsan bu tartışma değil; acizliktir.
Kadın düşmanlığı tam olarak budur:
Kadın konuşunca onu fikriyle değil, bedeniyle susturmaya çalışmak.
Çünkü bazı erkekler hâlâ şunu öğrenemedi: Kadın bedeni sizin öfkenizin hedef tahtası değildir.
Kadın cinselliği sizin hakaret alanınız değildir.
Kadının görünüşü sizin tartışma malzemeniz değildir.
Kadının namusu sizin ağzınızda gezecek bir kelime değildir.
Ahlak dersi vermeye gelenlerin önce şunu öğrenmesi gerekiyor:
👉Bir kadına bel altı küfür etmek ahlak değildir.
👉Bir kadına cinsel imada bulunmak ahlak değildir.
👉Bir kadına iftira atmak ahlak değildir. 👉Bir kadını bedeni üzerinden aşağılamak ahlak değildir.
Siz buna "yorum" diyorsunuz. Hukuk buna taciz, hakaret ve kişilik haklarına saldırı der.
Psikoloji buna bastırılmışlık, yansıtma ve kadın düşmanlığı der.
Ahlak ise buna tek kelimeyle şunu der:
Çürüme.
Tarih Unutmaz Arşiv Yalan Söylemez.
Saat sabahın dördü...
Kaybeden aday hışımla İlçe Seçim Kurulu’ndan içeri girdi. Kurul Başkanı hâkime döndü ve bağırdı: “Şu haline bak sarhoş adam. Şu adalete bak. Kimlere kalmış. Seni yakacağım. Hepinizi adli tıbba göndereceğim, seni süründüreceğim. Yakacağım.”
Tarih: 27 Mart 1989.
Yer: Beyoğlu İlçe Seçim Kurulu.
Hakaret eden ise Beyoğlu’nda başkanlık seçimini yüzde 21.7 oy alarak kaybeden Recep Tayyip Erdoğan. Hakaret ettiği kişi, İlçe Seçim Kurulu Başkanı 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Nazmi Özcan.
Erdoğan oyların sayımında “kesin bir şey olduğunu” düşünüyordu. İtirazı reddedilince kurulu basmış ve ağzından hakaretler dökülmüştü. Bununla da kalmamış, hâkimin sarhoş olduğunu ispatlamak için onu adli tıbba götürmeye çalışmıştı.
Erdoğan yargıdan kaçtı
Nazmi Özcan, Anadolu’nun birçok yerinde görev yapmış bir hâkimdi. “Delikanlı” denilen bir duruşu vardı. Silah taşıyordu. Sinirlerine hâkim oldu. Hayatında kimseye dava açmamıştı. O gün Erdoğan’ı adalete teslim etmeye karar verdi.
Özcan’ın yanı sıra 7 sandık görevlisinin daha imzasıyla tutanak tutuldu. Erdoğan, 31 Mart 1989 tarihinde polis nezaretinde Beyoğlu Adliyesi’ne getirildi. Tutuklama talebiyle Beyoğlu 1. Asliye Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. Avukatı Erdoğan’ın tutuklanacağını anlayınca, “Reis! Hemen gitmemiz lazım buradan” dedi. Erdoğan kaşla göz arasında kayıplara karıştı. O gün Erdoğan’a “kaç” diyen avukat sonradan AKP’de milletvekili olacak Zeyid Aslan’dı. Evet, Meclis’te gazetecilere “Bacak aranızı çektirip gazeteye bastırsam”, milletvekiline “Terbiyesiz. Senin kıçını si..erim” diyen, Meclis Komisyonu’nda Yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu’na uçan tekme atan kişi.
Hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılan Erdoğan, 27 Nisan tarihinde adliyeye geldi. Kardeşi Mustafa Erdoğan aracılığıyla “birahane sahibi ve kumar işleriyle ilgilenen” Kudret Bey’e haber göndermişti. Kudret Bey, adliye binasındaki “dostları”yla görüştükten sonra Erdoğan’a “gidebilirsin” demişti. Erdoğan, tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderildi. Sadece 4 Mayıs 1989 tarihine kadar, yani bir hafta cezaevinde kaldı. Tekrar hâkim karşısına çıkarıldı ve 500 bin TL kefaletle serbest bırakıldı. Yargılama sonunda 6 ay hapis ve 20 bin TL para cezasına çarptırıldı. Hapis cezası TCK’nin 72. maddesi gereğince 920 bin TL para cezasına çevrilerek tecil edildi. Yani Erdoğan hapse ilk kez “şiir okuduğu” için değil, seçimlere itiraz ederken ettiği hakaret nedeniyle girdi.
BU HABERI LÜTFEN YAYIN SARAYLININ KIM OLDUĞUNU HERKES IYI BILSIN
KEMAL TAŞDEMİR..
Bodrum, Marmaris gibi yerlerde yaban domuzları kent merkezine, sahillere ve sitelerin içine kadar inmeye başladı. Ekolojik dengeyi öyle bozdunuz ki bir sonraki aşama ne olacak merak ediyorum. Sokak köpekleri yaban domuzlarının şehre girmesini engelleyen doğal bir bariyer vazifesi görüyordu. Ne yapacaksınız şimdi domuz avına mı çıkacaksınız? Sonra sırada gelincikler, tilkiler mi var? Doğa, insanlığın bir mülkü veya ham maddesi değildir; korunması gereken bir bütündür. Geleceğin tüm anayasalarında bu vizyon yer almalı. Türümüzün kurtuluşu gelecekte tüm modern anayasaların insan merkezli olmaktan çıkıp doğayı ve tüm canlıları kapsayacak şekilde güncellenmesinden geçiyor. Biyosantrizm (Canlımerkezcilik), Ekosantrizim (Doğamerkezcilik) insan dahil tüm canlıların hayvanlar, bitkiler, mikroorganizmalar nehirler, dağlar, toprak ve tüm ekosistemi bütünsel bir değer olarak merkeze koyar. İnsan bu bütünün sadece küçük ve çoğunlukla "yıkıcı" bir parçasıdır. İnsan hayatı, bir ağacın ya da bir kuşun hayatından daha üstün değildir. Hindistan'daki Caynist rahipler, havadaki mikroorganizmaları veya küçük böcekleri yanlışlıkla yutmamak için ağızlarına maske takarlar. Ekvador Anayasası, doğayı (Pachamama - Toprak Ana) hak sahibi bir "özne" olarak tanır. Doğanın kendi varlığını sürdürme, yenilenme ve ekosistemlerini koruma hakkı vardır. Bolivya 2011 yılında "Toprak Ana Hakları Yasası"nı yürürlüğe koymuştur. Bu yasa, doğaya insanlarla eşit yasal statü verir. Türümüzün gezegenin mikrobu olmamak seçeneğini değerlendirmesi beka meselesi.
#SONDAKIKA
Atanamıyorum dediği için Gözaltına alınan kızını kurtarmak isteyen 78 yaşında ki Anne,
polis tarafından işkence ile gözaltına alınmaya çalışıldı.
#guvenpark