Tarihe Can Alıcı Bir Not:
Türkiye’deki *“Terörsüz Türkiye Süreci”*ne dahil olanlar neye dahil olup olmadıklarını biliyorlar mı, bilmiyorum, ama…
Teröristbaşı Apo, terör örgütü PKK, PKK’nın açık ve kripto türevleri ile bu projenin hamisi ve sahibi olan küresel ve bölgesel ağlar açısından, Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye Süreci”; uzun soluklu ve zamana yayılan sözde “Büyük Kürdistan Projesinin” son derece önemli bir safhası ve parçasıdır.
İspatları sahadadır:
//
Suriye’deki gelişmelere bakarak…
Terör örgütü PKK;
- Suriye’de yapısal bütünlüğünü,
- Silahlı terör gücünü,
- Emir-komuta zincirini,
- Kimyasını, emellerini, hedeflerini,
- Tünellerini ve tahkimatını,
- Bağlantılarını ve himaye ağını,
- Ülke aşımı hareket kabiliyetini güçlendirerek devam ettiriyor.
- Hatta Suriye devletinin unvanlarına, makamlarına, yetkilerine ve kimliğine kavuşarak idari ve özerk yapısını güçlendirmeye ve meşrulaştırmaya devam ediyor.
//
Irak’taki gelişmelere bakarak…
- Şam’daki yönetimin değiştiği Halep ve Şam savaşlarıyla birlikte, özellikle ABD ve Fransa’nın düğmeye basmasıyla Irak IKBY’deki Soran ve Behdinan-Talabani ve Barzaniler başta- Irak Kürt yönetimleri ile Suriye’deki YPG-PYD dahil PKK terör örgütüyle gelişen süreçler ve yakınlaşmalar.
- Bu yeni dönem Duhok süreçlerine dahil olan çok katmanlı, çok ülkeli temaslar, ABD’nin Irak ve Suriye’yi entegre değerlendirerek Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ı Suriye-Irak temsilcisi ataması. (Tabii Ankara Büyükelçisi olması da en önemli karine)
- Talabanilerin İran ekseninden uzaklaşıp ABD eksenine yaklaşması.
- PKK’nın özellikle Asos dağı üzerinden Doğu Süleymaniye’deki Penjwen koridorundan Halepçe çevresine genişlemesi.
- Oradan Hewreman-Kirmanşah ve İlam’a sarkması… İran’da yaşayan Kürtlerin havzasında yığınağını ve faaliyetlerini arttırması.
- PKK’nın Kandil’deki yığınak artışı.
- İran’ın Irak’ta kendisine tehdit üreten silahlı Kürt yapılara bugüne kadar Irak sahasında yaklaşık 200 saldırı düzenlemesi.
- Olası bir durumda Irak’ın kuzeyinde etki üretecek İran’a müzahir Haşdi Şabi’nin baskı altında kalması.
- Irak’ta İran etkisini kırmaya yönelik ABD çaba ve Irak-ABD anlaşmalarının PKK’ya alan açmayla ilgili olası sonuçları.
//
İran’daki gelişmelere bakarak…
- PKK ile İran muhalifi diğer silahlı Kürt grupların istihbarat, eğitim, silah, teçhizat, algı, lojistik ve himaye imkânlarının artırılması,
- Muhalif Kürt silahlı grupların İran içinde ve farklı ülkelerde eğitimi,
- Irak ve Suriye’deki PKK’nın İran’a sızması,
- ABD’nin Suriye’de eğittiği YPG/PKK’lıların Zagroslar’da İran PKK’sı PJAK-YRK’lıları eğitmesi,
- PKK’nın Zagroslar başta olmak üzere farklı bölgelerde yığınaklarını genişletmesi,
- İran Devrim Muhafızları ile PKK arasındaki çatışmalar,
- Devrim Muhafızlarının sınır bölgelerinde askeri yığınağını ve tahkimatını arttırması,
- ABD ile İsrail’in İran’ın özellikle Batı bölgelerinde silahlı Kürt yapıların akış ve sızma hatlarının önündeki unsurlarına yönelik saldırıları,
- İran-ABD/İsrail savaşının yeni fazında İran’ın sınırları içinde kontrol, irade ve otoritesini etkileyecek derinde ve derin saldırılar.
//
Özellikle ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail’in bölgeye ilişkin tutumları, siyaset ve strateji ve etkilerindeki değişim ve gelişmeler…
//
Ve Türkiye…
- Terör üreterek Türkiye’deki emellerine ulaşamamış,
- Hareket ve eylem kabiliyeti büyük ölçüde yitirmiş,
- “Devlet kurdum”, “Kurtarılmış bölge ilan ettim” dediği bütün Irak dağlık sınır hattındaki bütün kamp, mevzi ve çok katmanlı mağara ağını ve yığınağını Türk Silahlı Kuvvetlere kaptırmış ve ağır bir çöküş yaşarken…
“Hamas’ın İsrail baskınından sonra güç-tehdit-baskı-jeopolitik entrika ve vaad kullanılarak başlatılan yeni düzen inşa sürecinde”
Gazze başta Filistin’de, Lübnan’da, “özellikle Suriye’de”, Irak ve İran’da yaşanan ve yaşanacak askerî, siyasi, jeopolitik ve diplomatik gelişmelerle eşgüdüm içinde, adeta sihirli bir değnek değmişçesine Türkiye’de başlatılan *“Terörsüz Türkiye Süreci”*nden elde etmeyi umdukları kazanımlara bakarak…
- Ki bu kazanımların başında;
- PKK türevlerinin sözde “Kök Yasa” olarak tanımladıkları Anayasal ve yasal düzenlemeler,
- Sözde idari bölgelerle ilgili başlıklar; yerel yönetimlerin yetkilerinin genişletilmesi, kayyum sisteminin tartışmaya açılması,
- Terör örgütüyle bağlantılı yapıların, teröristlerin ve teröristbaşı Apo’nun statüsüne ilişkin tartışmalar,
- Teröristlere “af” sarmalı,
- Suriye’de devlet üniforması ve makamı kazanmış örgüt mensuplarının Türk devlet yetkilileriyle temasları,
- Siyaset-STK-medya ayağıyla PKK’nın açık ve kripto türevlerinin alana çıkması,
- Ve nihayetinde Türkiye’de devlet sisteminin aşındırılması, sosyolojik kopuşun derinleştirilmesi yer alıyor.
Ve bunlara ilave… Süreçten siyasi-ekonomik-koltuk ikbali ve menfaat umanların varlığı öne çıkıyor.
//
Toplumun çok büyük bir kesimi “akan kan dursun” isterken, bunun teröristbaşı ve terör örgütüyle yürütülmesine yönelik toplumsal desteğin ancak yaklaşık %10 seviyesine düştüğü bilinmesine rağmen -ki bunların çoğu PKK’nın ve siyasi türevinin sempatizanı- bunun ısrarla devam ettirilmesi; bunun sonucunda toplumsal güvenin zedelenmesi ve millî birliğin ağır yara alma ihtimalinin ortaya çıkması.
//
O zaman tekrar yazayım:
Türkiye’deki *“Terörsüz Türkiye Süreci”*ne dahil olanlar neye dahil olup olmadıklarını biliyorlar mı, bilmiyorum, ama…
Teröristbaşı Apo, terör örgütü PKK, PKK’nın açık ve kripto türevleri ile bu projenin hamisi ve sahibi olan küresel ve bölgesel güçler açısından, Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye Süreci”; uzun soluklu ve zamana yayılan sözde “Büyük Kürdistan Projesinin” son derece önemli bir safhası ve parçasıdır.
40 yılını bu işe gömmüş biri olarak bu benim tarihe düştüğüm nottur.
Aklımın, vicdanımın, muhakememin, şehitlere ve gazilere olan vefamın, Allah’a vereceğim hesabın, PKK tarafından aldatıldığımız 6 sözde ateşkes süreci dahil başlayan daha kanlı ve riskli süreçler başta yediğimiz kazıkların ve “kayıtsız şartsız silah bırakacaklar” diyerek başlatılan sürecin bu kanun çıkartma safhasında PKK’nın “Biz silah bırakacağız demedik; yalnızca şimdilik ve bu koşullarda silahlı eylem yapmayacağız” kıvırtması ve kurnazlığı dahil saha tecrübemin ürettiği bir not…
Yarın geri dönüşsüz bir yara alırsak kimse “Ben bunları bilmiyordum.” demesin.
//
Son söz…
Önce iyi niyetli olanlar için…
Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir.
Hele ki söz konusu PKK, Apo, FETÖ, dini ve dindarı istismar eden yapılar ve radikaller olunca…
Çünkü onlar da kimin eli kimin cebinde belli değildir.
Şimdi uyuyanlar için bir benzetmeyle meramımızı anlatmaya çalışalım:
Denir ki; “Fareler burnunuzu yerken bir salgı salgılarlar. Burnunuzun yendiğinin farkına varmazsınız.”
Kıssadan hisse bu ya… Bir de uyanmışsınız ki, bakmışsınız ki burnunuz yok!
Bir de uyanık, ne yaptığını çok iyi bilenler var:
Onları da Allah’ın gazabına havale ediyorum.
//
Ve son bir soru?
Daha önceki sözde çözüm sürecinde İngiltere ve ABD’nin pozisyonları; coğrafyadaki diziliş, konjonktür, aktörlerin duruşu farklıydı.
Şimdi İsrail’in de güçlü dahil; hatta dosya sahibi olduğu süreçte özellikle ABD -İsrail- ve İngiltere’nin -ittifak-eşgüdüm-iş birliği ve rekabetleri dahil- ne için ve nasıl pozisyon aldıklarının farkında mıyız?
Saygılarımla
Abdullah Ağar
27 Temmuz 2026
Trump, Netanyahu ve Görünen Kavganın Ardındaki Strateji
ve
Ortadoğu’da Yeni Nükleer Satranç
Jeopolitiği ve bölgesel güç mücadelelerini okuyamayan bazı arkadaşlar; Trump ile Netanyahu, ABD ile İsrail arasında görünen gerilimlerden, tenakuzlardan ve “kayıkçı kavgası” görüntüsünden sonuç çıkarmaya çalışıyor.
Oysa ispat sahadadır.
Benim okumam şu:
Oyun bozulmasın diye ABD, İsrail’i bir ölçüde geri plana çekti. Hatta belirli alanlarda İsrail’in daha fazla eleştirilmesine göz yumdu.
Hatta hafif şeytanlaştırdı.
Bunun nedeni; ABD-İsrail stratejik kurgusunun, inşa edilmeye çalışılan bölgesel ve küresel ittifak sisteminin; kontrol edilecek alanların, stratejik kaynakların, enerji ve ulaştırma koridorlarının dirençle karşılaşmamasını sağlamak olduğunu düşünüyorum.
Aynı zamanda mevcut ve potansiyel ortakların ürkütülmemesi, kendi iç kamuoylarında baskı altına girmemeleri de bu yaklaşımın bir parçası olarak okunabilir.
Sahaya bakın.
İsrail’in Gazze, Lübnan ve Suriye’de elde ettiği askerî, siyasi ve stratejik kazanımlara; İran’ın ise özellikle Irak’taki nüfuzunun hangi ölçüde geriletildiğine bakın.
“Ve artık yeni bir faza taşınan ve derin niyetlerle derinde vurulan İran’a bakın.”
//
Bu tablo içinde, nükleer boyutu da bulunan ABD-Suudi Arabistan müzakerelerinin ve onay sonrasında ortaya çıkabilecek olası anlaşmanın, bu stratejik çerçevenin dışında kaldığını düşünmüyorum.
Asıl soru şu:
BAE’ye uygulanan “Altın Standart” fiilen devreden mi çıkıyor?
Yoksa sadece bu standardın uygulanış biçiminde bir esneme mi söz konusu?
Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirme hakkı konusunda direndiği görülüyor. Ancak bu tartışmanın gizli öznesi hâlâ İsrail’in güvenliği, niteliksel askerî üstünlüğünün korunması ve İran’la kurulacak stratejik mütekabiliyet dengesi.
Peki Türkiye?
Bölgede ve küresel ölçekte; nükleer teknoloji, nükleer yakıt döngüsü, nükleer kırılma (ya da nükleer eşik) kabiliyeti, nükleer şemsiye, stratejik himaye ve caydırıcılık ekseninde yeni bir rekabet, güç mücadelesi, hatta savaş yaşanırken, Türkiye bu denklemde nasıl bir yol izleyecek?
Türkiye; zenginleştirmesiz nükleer enerjiye mi razı olacak, yoksa Altın Standart dışı bir kırılma kabiliyetini mi hedefleyecek?`
Nükleer kabiliyet, nükleer kırılma kabiliyeti, nükleer kalkan ya da nükleer himaye; Türkiye gibi bir ülkenin jeopolitik güvenliğini, stratejik özerkliğini, bağımsız karar alma kapasitesini, caydırıcılığını ve tersinden stratejik bağımlılık düzeyini belirleyecek en üst düzey meseleler arasında yer alıyor.
//
Altın Standart nedir?
Nükleer anlaşmalarda “Altın Standart” (Gold Standard), bir ülkenin sivil nükleer enerji programına sahip olmasına izin verilirken, uranyum zenginleştirme ve kullanılmış nükleer yakıtın yeniden işlenmesi haklarından gönüllü olarak vazgeçmesini ifade eder. Amaç, sivil nükleer programların nükleer silah üretimine evrilme riskini en düşük seviyeye indirmektir.
Saygılarımla
Abdullah Ağar
23 Temmuz 2026
Onlar Bizim İçin Eksildiler…
Güven Park’ta seslerini duyurmaya çalışan er gazilerimizi ve ailelerini ziyaret ettim.
Kiminin bacağı, bacakları yok…
Kiminin kolu, kolları yok…
Kiminin gözü, gözleri yok…
Kiminin ise kolları, bacakları ve gözleri… Birkaçı, hatta hepsi birden yok.
Bir an kendinizi onların yerine koyun.
Verir miydiniz?
Onlar verdi.
Sizin için… Vatan için, devlet için, gelecek için, askerlik onuru ve milletin namusu için canlarını ortaya koyup bedenlerinden parçalar verdiler.
Ve giden o kollar, o bacaklar, o gözler bir daha hiç geri dönmedi; dönmeyecek de.
Hayatlarının baharında kaybettikleri uzuvlar, kalan ömürlerine de damgasını vurdu.
Devlet için çıktıkları görevden; kolsuz, bacaksız, gözsüz ya da ağır yaralı olarak döndüler.
Kaybettikleri uzuvlarla birlikte hayatın yükünü ve ekmek kavgasını omuzlamak zorunda kaldılar.
Şimdi ise haklarını arıyorlar.
Seslerini sağır kulaklara duyurmaya çalışıyorlar.
İstedikleri şeyler aslında çok açık ve çok basit:
* Rütbe ayrımı yapılmaksızın emsal statü verilmesi.
* Özlük haklarındaki farklılıkların giderilmesi ve sosyal haklarda eşitliğin sağlanması.
* Maaş, sosyal yardım ve istihdam haklarının güçlendirilmesi; insanca yaşayabilecekleri bir gelir düzeyine ulaşılması.
* Ortez ve protez hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması, bürokrasinin azaltılması ve bu hizmetlerin yalnızca Ankara ile sınırlı kalmaması. İçlerinde, zaten kısıtlı olan maaşlarının yarısını, dörtte üçünü tedavi ve ilaç masraflarına harcadıklarını söyleyenler var.
* Haklarının, “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilişkilendirilmesini de reddediyorlar. “Teröristler için yasa çıkarılmaya kalkılmışken bize de bir şey vermeye kalkmasınlar. Biz onurlu insanlarız. Gerekirse açlıktan ölmeye razıyız.” diyorlar.
* “Kimileri işlerine geldiğinde bizi hatırlıyor, fotoğraf çektiriyorlar; ama haklarımız söz konusu olduğunda yıllardır bizi oyalıyorlar.” diyorlar.
Bu insanlar, hayatlarının baharında yükümlü er olarak dağa çıktılar.
Vatan, millet, devlet ve askerlik onuru için canlarını ortaya koydular.
Bugün taşıdıkları eksiklikler, bu millet için ödedikleri bedelin nişanesidir.
Onlar bizim onurumuzdur.
Devletin onurudur.
Milletin onurudur.
Ve bize Hakk’ın emanetidir.
Gaziler, bu milletin yaşayan vicdanıdır.
Baş üstünde taşınması gereken değerlerdir.
Eğer bu insanlar haklarını aramak için günlerdir bir parkta geceleyip gündüzleri seslerini duyurmaya çalışıyorsa, ortada gerçekten bir sorun var demektir.
Üstelik bu sadece idari ya da mali bir sorun değil… kavramsal, vicdani ve vefa ile ilgili bir sorundur.
//
Bir de gazi oldukları hâlde “uzuv kaybetmedikleri gerekçesiyle” gazi sayılmayan gazilerimiz var.
Gazilik, özünde yalnızca devletin verdiği bir unvan değildir.
Hakk’a aittir.
Yaradan’ın insana emaneti olan vatan, devlet, yaşam, onur ve namus uğruna verilen mücadelenin; dökülen kanın, alınan yaranın ve çekilen çilenin karşılığıdır, nişanıdır.
Hakk’ın verdiği unvan hak edenden esirgenir mi hiç?
Doğru olan; hak edilmiş bu unvanı tartışmaya açmak değil; onu hak ettiği değere yükseltmek, sahibine teslim etmektir.
//
Bu vesileyle bir önerim de var.
Mücadele alanlarından geçmiş yaralı ya da yarasız, ama canını ortaya koymuş, ter dökmüş, çile çekmiş milyonlarca askerimiz, polisimiz, istihbaratçımız ve korucumuz var.
Devletimiz bu vatan evlatlarına “Cumhurbaşkanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı imzalı” birer “Şeref Belgesi” verse…
İnsanlar o belgeyi evlerinin en güzel köşesine assa…
Çocukları, torunları, torunlarının torunları; “Benim atam bu vatan için mücadele etti.” diyerek gurur duysa, aidiyetini hissetse…
İnanıyorum ki sırf bu belge bile gelecek kuşakların vatana ve devlete sahip çıkmasında güçlü bir ruh, derin bir aidiyet ve kalıcı bir referans olur.
//
Devletimizin, gazilerimizle ilgili bu sorunları en kısa zamanda çözeceğine inanıyorum.
Çünkü bunlar sadece gazilerin meselesi değildir…
Devletin devletliği, milletin vefası meselesidir.
Saygılarımla
Abdullah Ağar
22 Temmuz 2026
Göklerde beliren şıkşıksız T-10 paraşütleri, tek motorlu UH-1 “Patpat”lar, denizin ufkundan sıyrılan mütevazı çıkarma gemileri…
Hepsi, yokluğun içinden süzülen kahramanları, umudu ve sarsılmaz bir iradeyi taşıyordu.
Onlar; acıyla, kanla, yoklukla ve fedakârlıkla yalnızca Beşparmaklar’a değil, haklılığın bağrına da şanlı bir bayrak dikti.
Ve o bayrak, orada ayyıldızlı Türk’ün Kıbrıs’taki hürriyet nişanına, ardından da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin şanlı bayrağına dönüştü.
20 Temmuz 1974; yalnızca Kıbrıs Türkleri için değil, hakka, adalete, umuda ve geleceğe inananların da zaferidir.
20 Temmuz’un dersleri, bilinçli insanların ve tavizin neye mal olacağını bilenlerin hafızasında hâlâ dimdik ayaktadır.
Kanla kazanılan hak; yalana, tehdide ve sinsi vaatlere teslim edilmesin.
20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtı kutlu olsun.
Dersi de, bedeli de, tehdidi de, kısıtları da, hakikati de unutulmasın.
Aziz şehitlerimizi rahmetle, kahraman gazilerimizi minnet ve saygıyla anıyorum. 🇹🇷
Kahraman uçaksavarcımız Ergun, Suat’a göndermiş.
O da bana gönderdi.
Ben de sizlerle paylaşmak istedim.
Mevzide roketi tepemize yemiştik. Koca koca kayalar üzerimize yıkılmıştı. Ben pert…
Ergun, başımda, “Komutanım öldüü!” diye ağlıyor.
“Yok lan, ölmedim.” diyebildim.
“Ha, o zaman iyi.” dedi. Sonra şahlanmış uçaksavarı doğrulttuğu gibi, o terbiyeli, edepli Ergun’a hiç yakışmayan sövgüler eşliğinde roketin atıldığı bölgeyi ateşe boğmaya başladı.
Fotoğraftaki canım kardeşim, Suat Başçavuş.
Bir Cudi hatırası…
Cudi Yeşildağ (Zerika).
Ebepli Ergun’un sövgülerini ise buraya yazmak mümkün değil. 🤭
15 Temmuz’dan benim çıkardığım ders şudur:
Devlet;
Allah ile kulun arasına…
Devlet ile vatandaşının arasına…
Hiç kimseyi…
Hiçbir ruhbanı…
Hiçbir iki ayaklı putu…
Hiçbir din, devlet, güç, sistem ve dindarlık istismarcısını…
Hiçbir menfaat ve etki odağını; tarikatı, cemaati, mezhebi, meşrebi, aşireti, terör yapılanmasını, din baronlarını, etki ajanlarını ve başka devletlere angaje kişi ya da güç odaklarını sokmamalıdır.
Bu tür yapıların devletin, dinin, ordunun, istihbaratın, medyanın, toplumun, tarihin ve zihinlerin içine yuvalanmasına izin veren bir devlet ve millet; er ya da geç ağır bir fitneyle, derin bir güven, sistem ve varoluş bunalımıyla yüzleşmek zorunda kalır. Bunun en ağır bedellerinden biri de tevhidin zedelenmesi ve şirke kapı aralayan bir düzenin ortaya çıkmasıdır.
15 Temmuz’a, dökülen kana, fitneye ve derin güven bunalımına sebep olanları Allah’ın lanetine havale ediyor; aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet, gazilerimize sağlık, afiyet ve esenlik diliyorum.
Din, devlet ve millet adına olduğu kadar, Allah’a vereceğimiz hesap adına da doğru dersleri çıkarmak; aynı hatalara bir daha düşmemek ve gereğini yerine getirmek umut ve duasıyla…
Çünkü 15 Temmuz’da dişini gösteren şirk; sadece günümüzün değil, insanlık ve inanç tarihinin en sinsi, en yıkıcı ve Allah’a vereceğimiz hesabı tehlikeye atan en büyük tehdididir.
Saygılarımla
Abdullah Ağar
15 Temmuz 2026
Bir yayıncı olarak bence önemli bir gözlemimi paylaşmak istiyorum. Son zamanlarda burada algoritma o kadar güçlendi ki tek bir kelime aradığınızda ya da tek bir tweete birkaç saniye fazla baktığınızda sonsuz bir loop'un içine hapsoluyorsunuz. Hep ayni kelime hakkındaki tweetlerle baş başasınız
Çıkış imkansız gibi...
Bu şu yüzden düşündürücü ve korkutucu eskiden takip ettiğiniz ya da yakın görüşteki kişilerin yankı odasındaydınız artık tamamen kendinizin yankı odasına hapsoluyorsunuz.
Siz içerideyken duvarlarını kendinizin ördüğü bir cezaevi gibi düşünün...
Dışişleri Bakanı Sn Hakan Fidan geçen günlerde Rusya’ya sın derece kritik bir ziyaret gerçekleştirdi.
Rusya’da sadece Putin ve Lavrov’la değil; Rus stra-jeo-politik istihbaratın; FSB, SVR, GRU’nun başındaki 3 KOR’la görüştü.
Bunun anlamı nedir?
Röportaj İngilizce.
Türkçesi ise aşağıda👇
&&&
Abdullah Ağar: “Fidan’ın Moskova temasları, henüz patlak vermeden bir krizi önlemeye yönelik olabilir”
Röportaj – 22 Haziran 2026
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rusya ziyareti yalnızca diplomatik gündem açısından değil, aynı zamanda güvenlik ve istihbarat boyutuyla da dikkat çekti. Fidan’ın Rusya’nın üç temel istihbarat kurumunun başkanlarıyla görüşmesi; Ukrayna savaşı, Karadeniz’de artan gerilim, Ortadoğu’daki istikrarsızlık ve Güney Kafkasya’daki belirsizlik ortamında özel bir anlam taşıyor.
https://t.co/tv33BrPTV5’a konuşan Türk güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, bu görüşmelerin perde arkasındaki olası mesajları, hangi bölgesel dosyaların ele alınmış olabileceğini ve Türkiye’nin neden giderek kriz diplomasisinin merkez aktörlerinden biri hâline geldiğini değerlendirdi.
Hakan Fidan’ın Rus istihbarat kurumlarının başkanlarıyla yaptığı görüşmelerin gündemi açıklanmadı. Bu temasları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette bu görüşmelerin kamuoyuna açıklanmış belirli bir gündemi yok. Ancak Türkiye Dışişleri Bakanı’nın Rusya’nın üç kritik istihbarat kurumunun başkanlarıyla görüşmesi son derece önemlidir ve aynı anda birden fazla anlam taşıyor olabilir.
Burada söz konusu isimler şunlar:
Aleksandr Bortnikov: Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) Başkanı. Görev alanı ağırlıklı olarak iç güvenlik ve terörle mücadeledir.
Sergey Narışkin: Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Başkanı. Gizli diplomasi, stratejik istihbarat ve jeopolitik analiz alanlarından sorumludur.
Igor Kostyukov: Rus Genelkurmayı Ana İstihbarat Müdürlüğü’nün (GRU) Başkanı. Bu alan doğrudan savaş, özellikle Ukrayna’daki çatışmalar ve askerî operasyonlarla bağlantılıdır.
Bu açıdan bakıldığında görüşmelerin, istihbarat, güvenlik ve dış politikanın kesişiminde bulunan son derece kritik konular üzerine yoğunlaştığı düşünülebilir.
Bir dışişleri bakanının aynı anda bu isimlerle görüşmesi, rutin diplomatik temasların ötesine geçen bir durumdur. Bu, en hassas bölgesel ve askerî-siyasi dosyalar üzerinde koordinasyon anlamına gelebilir.
Sizce görüşmelerin merkezinde hangi konular vardı?
Bana göre ilk ve en belirgin başlık, Ukrayna savaşı ve Karadeniz güvenliğidir.
Son dönemde Karadeniz’de askerî faaliyetlerin genişleme riskiyle ilgili çok ciddi gelişmeler yaşanıyor. Bu durum enerji güvenliğiyle de doğrudan bağlantılı.
Karadeniz’de insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen saldırılar, gemilere yönelik tehditler ve benzeri riskler öne çıkıyor. Bu nedenle Karadeniz’de istihbarat paylaşımı, risk takibi ve istikrarsızlaştırıcı faaliyetlere karşı koordinasyon önemli bir gündem maddesi olabilir.
Bunun yanında NATO ve ABD’nin özellikle Romanya üzerinden Karadeniz’deki faaliyetleri ve nüfuz artırma girişimleri de muhtemelen görüşülmüş konular arasındadır.
İkinci önemli başlık Güney Kafkasya’dır.
Bölge son dönemde Çin, Rusya, İran, Batı, Türkiye ve Türk Dünyası’nın çıkarlarının kesiştiği bir alan hâline geldi. Bu nedenle Güney Kafkasya bugün jeopolitik rekabetin en önemli sahalarından biridir.
Özellikle Ermenistan’daki seçimler ve seçim sonrasında ortaya çıkabilecek tablo, bunun jeopolitik, stratejik ve askerî güvenlik sonuçları büyük önem taşımaktadır. Pek çok aktörün dikkati şu anda bu bölgeye yönelmiş durumdadır.
Bir diğer önemli unsur İran krizidir.
Bu, İran ile ABD arasındaki gerilimleri, İran-İsrail çekişmesini ve bunların sonuçlarını kapsamaktadır. Bu süreçler Güney Kafkasya’yı da etkileyebilecek ciddi bölgesel sonuçlar doğurabilir.
Özellikle Hazar havzasında ortaya çıkabilecek yeni güç dengeleri dikkatle izlenmektedir.
https://t.co/FRJnlUYxsM
“Seman Ağa’nın Kerkük Valiliği” sadece Irak Türklerini, Irak’ı ve Türkiye’yi ilgilendirmiyor.
Azerbaycan başta tüm Türk Dünyasını ilgilendiriyor.
Türk Dünyasının Kerkük’e sahip çıkması ve bunu göstermesi; bütün coğrafyanın aradığı Kürt-Türk-Arap-Sünni-Şii kardeşliği/barışı ve ortak geleceğinin “sorunun derin merkezi Kerkük’te” nasıl çözülebileceğine ait kalıcı bir ispat barındıracak.
Kerkük’ün sorunlarının çözümü ve kardeşliğe katkı, güveni ve gerçek yakınlaşmayı da beraberinde getirecek.
İnsanları kazanan geleceği kazanır.
Yazım 🇦🇿 Azerbaycan Türkçesi ile…
Okumanız dileğiyle👇
——
Əyninə oddan köynək geyinmiş azərbaycanlı vali: Kərkük kibriti, yoxsa Baba Gürgür alovu?
🛢️ Tarixin maraqlı səhifələrindən biri yenidən gündəmə gəlib. Kərkükdə fəaliyyət göstərmiş azərbaycanlı valinin eyninə oddan köynək geyindiyi barədə rəvayət böyük maraq doğurub.
🔥 Məqalədə Kərkükün məşhur alovları, “Kərkük kibriti” ifadəsinin yaranma səbəbi və bölgənin əsrlər boyu diqqət çəkən təbii qaz çıxışları haqqında maraqlı faktlar təqdim olunur.
🌍 Yazıda həmçinin dünyanın ən qədim təbii alov mənbələrindən hesab edilən Baba Gürgürün tarixi əhəmiyyəti və onun bölgənin taleyində oynadığı rol araşdırılır.
📖 Tarix, enerji və maraqlı əfsanələrin kəsişdiyi bu yazı oxucuları keçmişə səyahətə çıxarır və çoxlarının bilmədiyi məqamları üzə çıxarır.
🔗 Ətraflı: https://t.co/I0k1qGnkVC
“102 yıl sonra Kerkük’te bir Türkmen’in valilik makamına gelmesi sadece bir siyasi başarı değil; tarihi bir sorumluluk ve ağır bir imtihandır.”
Kerkük Valisi ve Irak Türkmen Cephesi Başkanı Mehmet Seman Ağa…
Ve diğer Irak Türkmen Büyüklerimiz;
Türkmeneli Vakfı Başkanı Mete Nebil Muratlı, Türkmen davasına büyük emek vermiş Prof. Dr. Mahir Nakip,
Türkmeneli Dernekler Federasyonu Başkanı Mehmet Tütüncü ve Türkmen davasına gönül vermiş bazı kıymetli kardeşlerimle birlikte…
Orsam Başkanımız Kadir Temiz’in misafirperverliğinde bir araya geldik.
///
Irak Türkmen Cephesi Başkanı ve Kerkük Valisi Mehmet Seman Ağa’mız; çile çekmiş ve hakları gasp edilmiş bir Türkmen olarak 102 yıl sonra Kerkük Valisi olmaktan büyük bir övünç duyuyor.
Ama gerçeklerin de farkında.
Yani durum; “O ve Türkmeneli için” geçici bir görev, bir köpürtme, algı, propaganda ve hamaset işi değil.
Ve olmamalı.
Seman Ağa sırtına “Ateşten Bir Gömlek” giydiğini biliyor.
Ve bu ‘ateşten gömlek’ sadece onun sırtında değil.
Bugün Bağdat, Erbil, Süleymaniye, Tahran, Londra, Washington, tarih ve coğrafya; sadece Seman Ağa’yı ve Türkmenleri değil Türkiye ve Azerbaycan’ı da test ediyor.
102 yıl sonra Kerkük Valisi olmak, 'Kerkük Kibrit'i gibi yanıp sönüveren bir alev değil; yüzyıllardır yanıp duran 'Baba Gürgür’ün ateşi gibi Kerkük’ün geleceğini inşa edecek bir kalıcılığa dönüşmeli.
Mehmet Seman Ağa; Osmanlı çekildiğinden beri istismar edilen, Araplaştırma, Kürtleştirme ve Mezhebileştirme politikalarına maruz kalan; hâlâ bir yandan İran’ın, bir yandan işgalcilerin çekiştirdiği, Irak içi güç odaklarının çıkar ve paylaşım kavgaları yaptığı, kara lanete dönüşen petrolünün Kerkük’e fayda vermediği bir ortamda Kerkük’e ve bütün Türkmeneli’ne fayda üretmek istiyor.
Sürekli istismar edilen Ortadoğu’nun kalbi Kerkük’te, bir Türkmen olarak ve Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın desteğiyle Seman Ağa;
* Tüm kitleleri kucaklamayı,
* Harap, yorgun ve istismar edilmiş Kerkük’e hizmet götürmeyi,
* Umut, güven, kardeşlik ve refah üretmeyi,
* Entrikalarla baş etmeyi,
* Engellemeleri aşmayı,
* Taban ve tavandaki algıları ve direnci kırmayı,
* Dengeleri tutturmayı başarabilirse ancak…
Türkmenlerin Kerkük yönetiminde kalıcı olmaları söz konusu olabilir.
Çünkü Kerkük’te kalıcılık; sadece pazarlıklarla ve seçimi kazanmakla değil, gönülleri kazanmakla, dengeleri yönetmekle ve Kerkük’ün aradığı gerçek çözümleri üretmekle mümkün olabilir.
İran-İsrail/ABD savaşının derinden etkilediği, sürekli dengelerin değiştiği ve dinamik hâle geldiği, pazarlıkların ve manipülasyonların yapıldığı, menfaat kavgalarının ve işbirliklerinin egemen olduğu, savaşın il bütçe paylarını ciddi şekilde etkilediği bir ortamda Seman Ağa bunu tek başına yapamaz!
“Kerkük Türk’tür, Türk Kalacak” diyorsak…
Irak’ın toprak bütünlüğü içinde ve diğer toplumları da kucaklayarak Irak’ta Türkmen’i yüceltmek ve yükseltmek istiyorsak…
102 yıl sonra Kerkük’te aldığımız Türkmen Valiliğini seneye teslim etmek istemiyorsak…
Bir hayal kırıklığı yaşamak istemiyorsak…
Kerkük’ü sadece Türkmenlerin değil; Arapların, Kürtlerin, Hristiyanların, büyük farklılıklarıyla bütün Kerküklülerin huzur, güven ve refah merkezi hâline getirilmesine güçlü ve kalıcı bir katkı sağlamak zorundayız.
Çünkü Kerkük’te kalıcı olmanın yolu; hamasetle Kerkük’ü sahiplenmekten değil, Kerkük’e sahip çıkmaktan geçiyor.
“Kerkük merkez olmak üzere, Mendeli-Beladruz (Diyala)’dan Erbil’e, Musul’dan Telafer’e kadar bütün Türkmeneli’nin sahip çıkılmaya ihtiyacı var.”
Bağdat’taki merkezi yönetim ve bölgesel yönetim bileşenleri ile Irak’ta eli olan dinamikler ile ilişkiler hiç olmadığı kadar önemli.
Çünkü mesele sadece Kerkük değil, Türkiye, Irak ve tüm coğrafyanın geleceği.
Ve Kerkük Valiliği ile birlikte Türkmenler, tarihin, coğrafyanın ve güç dengelerinin kesiştiği bir düğüm noktasında bulunuyor.
Jeopolitik, dini-mezhebi-meşrebi çeşitliliği ve angajmanlarıyla teopolitik, kırılgan kimlikleriyle etnik, enerji kaynakları ve hatlarıyla jeoekonomik, derin tarih ve medeniyet kodlarıyla bugün Kerkük; Irak’ın kalbi... Irak; Ortadoğu’nun kalbi...
Ortadoğu ise; dünyanın enerji, veri, inanç ve kaos üretim merkezi olmaya devam ediyor.
Böylece ilginç ve sessiz bir şekilde Kerkük, coğrafyanın ve insanlığın geleceğini derinden etkilemeye devam ediyor.
Ve yine ilginç bir şekilde Irak’ın ve Türkiye’nin, Küresel güç odaklarının, Arapların, Kürtlerin, Hristiyanların ve Türklerin kaderi Kerkük’te kesişiyor.
Diğerleri gibi Kerkük Valiliği bir istismar aracı olsa kolay...
Ama 102 yıl sonra çözüm üretmek, kucaklamak ve kalıcı olmak amacıyla Kerkük yönetimini “ateşten bir dönemde ateşten bir gömlek gibi” sırtına geçirmiş Türkmenlerin ve Irak Türkmen Cephesi-Kerkük Valisi Seman Ağa’nın; Türkiye ve Azerbaycan’ın devlet kapasitesine, diplomatik desteğine ve stratejik imkânlarına hiç olmadığı kadar ihtiyaçları var.
Aslında o ateşten gömlek ve ateşten günler sadece Türkmenlerin ve Türkmeneli’nin sırtında değil.
Türkiye ve Azerbaycan’ın da sırtında.
Tarih ve Yaradan Türkleri bazen toprakla, bazen savaşla, bazen de makamla imtihan eder.
Kerkük bugün böyle bir imtihanın adıdır.
///
Kerkük’te kazanılan şey yalnızca bir valilik değil.
Kerkük’te sınanan şey yalnızca Türkmenlerin geleceği değil.
Kerkük’te sınanan; Türk Devlet Aklı, Türkiye’nin tarihî hafızası, Azerbaycan’ın kardeşlik iradesi ve Türk dünyasının ortak sorumluluk bilincidir.
Bugün Kerkük’te elde edilen bu tarihî sorumluluğun kalıcı bir kazanıma dönüştürülmesi gerekiyor.
Ateşten gömlek bugün Kerkük’tedir, ama onun ateşi Ankara’yı da, Bakü’yü de ya aydınlatacak ya da karanlığa gömecek kadar, güçlü, sessiz ve derindir.
Kerkük Karabağ'dır.
Kerkük Kıbrıs'tır.
Kerkük yapayalnız kalakalmış vatandır.
Kerkük’te başarı; valilik makamını almakla değil, onu Türkmeneli’nin ve Irak’ın geleceği adına kalıcı bir değere dönüştürmekle ölçülecektir.
Çünkü mesele bir makam değil, bir emanettir.
Cumhurbaşkanları Sn. Erdoğan ve Sn. Aliyev’in bu tarihi sorumluluğun farkında olduklarına ve gerekli katkıyı sağlayacaklarına inanıyorum.
Saygılarımla…
Abdullah Ağar
5 Haziran 2026
@RTErdogan, @tcbestepe, @TC_Disisleri, @HakanFidan,
@TC_BagdatBE, @TC_ErbilBK,
@presidentaz, @azpresident, @HikmetHaciyev, @AzEmbassyTurkey,
@TurkmeneliCephe, @AgaogluSeman, @SemanAgaoglu, @MehmetTutuncu70,
@NakipMahir, @TurkmeneliVakfi, @TurkmeneliDF,
@kdrtemiz, @orsamorgtr,
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş?
Ne ile karşı karşıyayız?
Bu gördüklerimiz hangi derin tehdidin ayak izleridir?
ZİHİNLERİN İŞGALİ: ANLAMIN ÇÖKÜŞÜ, KATLİAM ÇIĞLIKLARI ve YÖNSÜZ GELECEĞİMİZ.
Sosyopatlık, ergenlik baskısı, yalnızlık, antisosyal kişilik bozukluğu, şiddet bağımlısı olma…
Aile ve çevrede yapısal bozukluklar…
Ve Şanlıurfa’da Kahramanmaraş’ta gerçekleşen katliamlar!
Bağlamlar sadece bunlar mı?
Yaşadıklarımız sadece bireysel ve kişisel etkileşim sonucu değil…
Buraya saplanırsanız boğulursunuz.
Bu katil çocuklar ya da katil çocukların meselesi değil sadece, hepimizi bir şekilde etkileyen ve hepimizi işgale soyunmuş “varlık, anlam, yön, hakikat ve zihin işgallerinin” kaçınılmaz sonuçları.
Bunlar yüzleştiklerimiz…
Peki ya göstermeyenler?
Gösterecek olanlar?
Ve sadece çocuklara değil hepimize ve geleceğe yuvalanmış olanlar?
///
Televizyonlardaki kadın-magazin programlarındaki saçmalıklar, sözde realite; bir semptom.
Dizilerdeki şiddet, gerçeklikten kopuş, uçsuz bucaksız abartı, entrika, riya, yalan, hamaset; topyekün bir çürüme, bir yansıma.
Şiddet, cinsellik ve sapıklık içeren oyunlar birer “kıyma ve iğdiş etme makinası” değil sadece; birer alıştırma simülasyonu.
Ama sorun görünen bu vb. içerikler değil.
Çok daha büyük.
Asıl sorun; “İçerikleri üreten, çoğaltan ve bundan nemalanan yeni nesil işgal biçimi, menfaat odakları ve tehlikeyi göremeyen/umursamayan ve gerçek çözümü-direnci üretemeyen sistem.”
///
Farkında mısınız; bugün artık gerçeklik, anlam ve amaç yaşanmıyor.
Sahte gerçeklik ve algı üretiliyor.
Ve bu üretim; hakikat bilgisine, yaşama, vicdana, akla, insanlığa, gerçekliğe ve gerçek inanca uygun değil…
Maruz kaldıklarımız; “Epistemik işgale, zihin işgaline, anlam, varlık ve yön krizine” karşılık geliyor.
Ve gütme reflekslerine, reyting pazarına, kime ne kazandırdığına, dikkat çekme kapasitesine, egoya ve algıya göre yapılıyor.
Çünkü artık değer üreten değil, dikkat çeken kazanıyor.
Ve sadece çıkar üreten değil, işgalci de bunu çok iyi biliyor.
Bu nedenlerle Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta bugün gördüğümüz heybenin dibindeki o büyük turpun ayak sesleridir.
///
Şiddet neden artıyor?
Çünkü en hızlı dikkat çeken o.
Cinsellik ve sapıklık neden her yerde?
Çünkü en kolay bağımlılık üreten ve satan o.
Peki yalan, kumar, bahis, alkol, uyuşturucu, inançsızlık, yolsuzluk, hırsızlık?
Diğer zevk, menfaat ve işgal bileşenleri?
Kaos neden norm haline geliyor?
Çünkü epistemik işgalci, tehdidi göremeyen sistem ve menfaat odakları; bilinç-ahlak-insanlık ve yaradılışa uygunluğu değil, çıkarları uğruna reaksiyonu ödüllendiriyor.
///
İnsan artık bilgiye sahip.
Ama hakikate değil.
Ne için yaşadığını bilmiyor, ama nasıl tüketeceğini çok iyi biliyor.
Çünkü artık bilgi çoğalıyor, ama anlam üretilmiyor.
Bu sadece bir cehalet değil; bu “Yönsüz Bırakılmış” bilinç, zihin ve inanıştır.
///
Din; anlam verirdi, ölçü koyardı, ümit üretirdi. Aracılar üzerinden kullanılmaya, istismar edilmeye, bir yönetim aygıtı olarak kullanılmaya başlayalı beri din bitti, şirk ve alternatifleri türedi.
Aile yön verirdi, ama aile sevgisi, terbiyesi, birliği, iradesi dağılmaya yüz tuttu.
Yakın çevre ve toplum sınır koyardı, ama özgürlük-çağ ve kuşak farkı adına gelişen sorumsuzluk, ölçüsüzlük, arsızlık ve hadsizlik sınır tanımaz oldu.
Eskiden insanı, toplumu ve devleti güçlü tutan 5 sütun vardı:
-Anlam,
-Yön,
-Hedef,
-Ölçü,
-Sorumluluk.
Bugün beşi de aşındı.
Özgürlük var, ama sınır yok.
İfade var, ama derinlik yok.
Cüret var, ama saygı yok.
Şirk var, ama tevhidi fikir yok.
Söylev-hamaset var, ama eylem yok.
Çıkar odaklı eylem var, ama bedel yok.
///
Ve bence en tehlikelisi de “Bedelsizlik.”
İnsan yaptığı şeyin sonucunu yaşamayacağını düşündüğü an, her şeyi yapabilir.
Şiddet buradan doğar.
Vahşet burada sıradanlaşır.
Saçmalık ve sapkınlık kanıksanır.
Siz buna diğer arsızlıkları, uğursuzlukları, hırsızlıkları, yağmaları da ekleyebilirsiniz.
///
Sadece gençliğin değil, her yaş grubunun saflığına, inançlarına, ölçülerine ve ümitlerine bulaşan ego, bireysel tanrısallık; kaşınan-güdülen asıl sorun. Sorunu ateşleyen sanal alem, sosyal medya, oyunlar, diziler, kadın programları bir rahatlama aracı değil, aslında bir kaçış. Oysa buralar bir av alanı. İnsanı ve anlamını “yeniden programlamaya yarayan” günümüzün tilki kapanları.
Burada:
Şiddet normal,
Sapkınlık, yalan sıradan,
Sorumsuzluk ödüllü,
Ego kutsal.
Hamaset, kibir, riya, ucub, aşağılama, yalan, iftira… hepsi bir arada.
İnsanın içindeki karanlığı insanın aydınlığına örtmek…
Nasıl tuzak ama.
///
Epistemik işgalcilerle zihin işgalcileri, onlarla eşgüdüme düşmüş olanlar, bunların saldırı metotlarını ve ürettikleri tehdidi göremeyen/umursamayan sistem şunu yapıyor:
Neye bakarsan onu büyütüyor.
Neye tepki verirsen onu çoğaltıyor.
Ve sonunda sana gerçeği değil, senin zayıflıklarını gösteriyor.
Bu paralel evrende büyüyen bir zihin, gerçek dünyayı nasıl algılar?
Cevap basit: Algılamaz, ÇARPITIR.
///
Sonra bir gün…
Okullar basılır.
Çocuklarımız ölür.
Ve bir vatan sarsılır.
Aslında bunlar “anlık delilikler” değildir. Bu, uzun süredir biriken bir anlamsızlığın patlamasıdır.
Herkes şaşırır. Herkes yeise, umutsuzluğa ve belirsizliğe sürüklenir.
#Şanlıurfa
#Kahramanmaraş
Bunlar sadece 2 şehir değil.
Sinsi işgalin ürettiği sonuçların coğrafyaya dönüşmüş halidir.
///
Toplum uykuda değil.
Daha tehlikelisi:
Uyanıyor gibi yapıyor.
Tepki veriyor.
Ama anlamıyor.
Konuşuyor.
Ama çözmüyor.
Öfkeleniyor.
Ama yön bulamıyor.
Çünkü ortak bir hakikat zemini yok artık.
Herkes kendi gerçeğinde.
Herkes kendi çıkarında.
Herkes kendi yankı odasında.
Ve bu parçalanmış bilinçler bir araya geldiğinde toplum oluşmuyor.
Gürültü, yani teneke sessizliği oluşuyor.
///
Bu bir ahlak ve bilinç krizi değil sadece.
Bu bir medya sorunu da değil.
Bu, çok daha derin bir şey…
Bu ülkede asıl mesele artık şudur:
Zihinlerin, anlamın, ahlakın, hakikatin ve varlık şuurunun sistematik olarak çözülmesi.
Ve askında sadece Türklerin değil bütün insanlığın sorunu.
///
Epistemik işgal (hakikat bilgisi krizi) ya da zihin işgali tamamlandığında, insan artık gerçeği aramaz; kendisine sunulan simülasyonu gerçek zanneder ve o simülasyonun içinde hem kurban, hem fail olur.
///
Anlam boşluğunu dolduran sadece Şeytan mı?
Yoksa kendi İlah’lığımız mı?
Gerçek din yitik yönümüz.
Gerçek aile yitik varlığımız.
Gerçek ahlak yitik değerimiz.
Gerçek akıl yitik gücümüz.
Gerçek vicdan yitik insanlığımız.
Gerçek toplum yitik normumuz.
Gerçeklik yitik gerçeğimiz.
Bedelsizlik yitik sebep-sonuç ilişkimiz.
O şeytan sadece fısıldamıyor.
Sistem kuruyor.
Algı üretiyor.
Ödül-ceza mekanizması işletiyor.
Ve insanı günaha değil; “Alışkanlığa” bağlıyor.
Şirk artık sadece inançta değil, eylemde; hakikatin yerine geçen her sahte referans sisteminde ete kemiğe bürünmüş durumda.
Putlar artık taş değil; dokunulmaz hale getirilen çıkar düzenleri.
İki ayaklı konuşan putlarımız da çok.
Ve insan… hangi gerçeğe inanacağını değil, hangi algıya maruz kalacağını bile seçemeyen bir varlığa dönüştürülüyor.
///
Ego, kibir, nefret…
İçinde yaşadığımız paralel evrenin üç sahte tanrısı.
Bir de onları besleyenler:
Din satanlar,
Sahte devletçiler,
Sahte milliyetçiler,
Sahte medeniyetçiler,
Sahte Atatürkçüler,
Menfaat için her kılığa giren iki ayaklı putlar…
Her şeyin içine yuvalanmış ruhbanlar (aracılar).
Ve algıya bağlayan, kendi gerçeğinden kopan sistem.
Hepsi aynı düzenin farklı yüzleri.
İnançla, gerçeklikle, yönümüzle, ideallerimizle, güven duygumuzla ve ümitle bağımızı kopartıyorlar.
Ve kopmanın bedelini sadece kendilerine değil, hepimize, bütün insanlığa ödetiyorlar.
Çünkü biz sadece kendimiz için değil, bütün insanlık ve gelecek için umut olan bir milletiz.
///
Çözüm daha fazla bağırmak değil.
Çözüm anlamı yeniden kurmak.
Anlam ise hakikatle kuruluyor.
Ölçüyle korunuyor.
Sorumlulukla yaşatılıyor.
Hakikati merkeze almayan hiçbir sistem sürdürülemez.
Bedel üretmeyen hiçbir özgürlük gerçek değildir.
Sorumluluk doğurmayan hiçbir güç meşru değildir.
Mesele içerik değil, bilinçtir.
Mesele tepki değil, yöndür.
Ve istikamet kaybolduğunda…
En büyük tehdit düşman değil, yönsüzlüktür.
Saygılarımla
Abdullah Ağar
17 Nisan 2026
&&&
///
&&&
Bu kadar şikâyetten sonra “Ağlaşma, suçlama, senin çözümün nedir” diye sorabilirsiniz.
Benim bir çözüm arayışım var mı?
Evet var.
“Güç Sibernetiği Teorime de devreye koyarak” ortaya koyabileceğim benim çözümün aşağıdaki gibidir:
İşe çekirdeğe inmekle başlayalım.
ZİHİN İŞGALİNE KARŞI SİBERNETİK SAVUNMA DOKTRİNİ:
1. HAKİKAT FİLTRESİ: HER BİLGİYİ DEĞİL, DOĞRUYU İÇERİ AL.
Zihin işgali bilgiyle değil, filtresizlikle başlar.
Her gördüğün doğru değildir.
Her izlediğin masum değildir.
Her tekrar edilen hakikat değildir.
Bu devirde kirli, manipülatif, işgalci bilgiye maruz kalmak kaçınılmazdır.
Ama neyin zihne yerleşeceğine karar vermek mümkündür.
Hakikat filtresi olmayan zihin, algının çöplüğüne dönüşür.
Filtre yoksa, zihin işgal altına girer.
2. DİKKAT DİSİPLİNİ: NEYE BAKTIĞINI BİL, ÇÜNKÜ ONA DÖNÜŞÜRSÜN.
Epistemik işgalci, bilinçli-bilinçsiz güç ve menfaat odağı: “Neye bakarsan onu büyütür.”
Bu yüzden mesele sadece ne düşündüğün değil, neye maruz kaldığındır.
“Dikkat”; çağın en kritik savaş alanlarından biridir.
Dikkatini kim yönetiyorsa, zihnini de o yönetir. “Neye bakacağını seçmeyen, neye dönüşeceğini seçemez.”
3. BEDEL MEKANİZMASI: SONUÇSUZ EYLEMİ REDDET.
Sanal dünyada alışılan bedelsizlik, gerçek hayatta felaket üretir.
4. ANLAM İNŞASI: TÜKETME, KUR.
Sorun sadece kirli içerik değil.
Asıl Sorun; “Temiz Anlam” üretilememesidir.
Temel kural şudur: “Sen doldurmazsan, ürettiğin boşluk başkaları tarafından doldurulur.”
Devlet, toplum ve birey gerçek anlam ve bilinci üretemezse, kolaya kaçarsa, ortaya çıkan boşluğu; reyting hamaseti-gailesi, yönlendirilmiş algı, işgalci fikir, dogma ve gürültü doldurur.
Anlam ise;
- Hakikatle kurulur,
- Ölçüyle korunur,
- Sorumlulukla yaşatılır.
Anlam, yön ve hedef üretmeyen toplum, başkalarının senaryosunda figüran olur.
5. İSTİKAMET: YÖNÜN YOKSA, HER YOL SENİ KAYBETTİRİR.
En büyük kriz bilgi krizi değil, yön krizidir.
Nereye gittiğini bilmeyen bir zihin, en parlak yalanı gerçek zanneder.
İstikamet ise;
- İnançla başlar,
- Bilinçle güçlenir,
- İradeyle korunur.
İstikameti olmayan toplum, tehdit aramaz, tehdidin kendisine dönüşür.
İstikametini kaybeden bir toplumun en büyük tehdidi düşmanı değil, kendi çözülüşüdür.
6.UMUT DİSİPLİNİ:
Yeise düşmek de bedelsizliktr. Umudu olmayanın, sorumluluğu olmaz.
///
“3 SEVİYELİ UYGULAMA”
-Birey seviyesi: Dikkat, filtre, disiplin.
-Aile seviyesi: Değer üretimi, sınır koyma.
-Devlet seviyesi: Epistemik işgale, zihin işgaline ve algı ekonomisine karşı sistem kurma.
Tatbik Önerisi:
1.Hakikat Filtresi: Bilgi obezitesi hakikati öldürür.
MEB: İlkokul 1’den başlayarak “Kaynak Sorgulama Dersi”.
Her çocuk şu 3 soruyu sorabilmelidir: Kim diyor? Neden diyor? Bedeli ne?
2.Dikkat Disiplini: Neye baktığın, kime secde ettiğindir.
Ekran: artık kıble. Haftada bir gün birkaç saat: “Milli Ekran Orucu”. TV-Telefon-bilgisayar karartma. STÖ’ler başlatsın, toplum uysun, kamu yürütsün.
3.Bedel İlkesi: Dijital Bedel Hukuku: Cezanın hızı suçun hızını geçmezse caydırıcılık çöker.
4.Anlam İnşası: Devlet Anlam Üretsin: Boşluk reytingle dolarsa, devlet suç ortağı olur. İletişim, resmi özel medya, ajanslar, diyanet, MEB ve Aile bakanlığı başta diğer bakanlıklar: Haftada bir anlam anlatısı. Aynı konu: okulda, camide, kışlada, sokakta, panolarda, ekranda. Monolog değil, hep beraber. Bir konu, 85 milyon zihin, 85 milyon fikir.
5.İstikamet: 2053-2071: Soyut değil, takvim. Her mahalleye, caddeye, sokağa panolarla dokunuş: “2053’te, 2071’de burası ne olacak?”
6.Kamuda anlam, amaç, gerçeklik merkezleri. Hatta bakanlık. Görevi: Anlam, hedef, ölçü, yön, sorumluluk denetimi.
//:
Zihin işgali bir günde olmaz.
Bir günde de bitmez.
Şunu unutamayız: “Zihnini koruyamayan bir toplum, hiçbir sınırını koruyamaz.”
Zihin işgali tamamlandığında, işgal edilen vatan değil, insandır. İnsanını kaybeden, vatanını haritada bulamaz.
“Hakikatin terk edildiği yerde özgürlük değil, yönlendirilmiş esaret başlar.”
///
Acı konuştuğum için kızmayın.
Acı susarsa ceset konuşur.
Acıyı yaşayınca ve millet için kanını dökünce böyle oluyor.
Tekrar saygı ile…
Abdullah Ağar
17 Nisan 2026
Sen doğru olursan, kötülük kendi kendine kahrolur.
“İran ve ardılı” ile “ABD/İsrail” neden savaştı?
Şu ateşkes döneminde bile neden savaşıyor?
Ve NEDEN SAVAŞACAK?
Tek değildir, az da değildir. Sınır ya da toprak hiç değildir.
1- Sistem meselesidir.
Bu aynı zamanda bir “dünya düzeni” çatışmasıdır; taraflar sadece sahada değil, sistemin kodunda ve kodu için savaşıyor.
/
2- Kendi güvenliklerini sağlayamayıp satın alan Araplar kimin menüsünde olacak meseledir.
Yani korkuyu kimin ürettiği, güvenliği kimin sattığı üzerinden şekillenen bir “güvenlik pazarı” meselesidir.
Güvenlik burada sadece bir ihtiyaç değil; bağımlılık üreten bir kontrol aracıdır.
/
3- Ortadoğu’nun güvenlik-ittifak-inanç ve tehdit yapısını oluşturma meselesidir.
Bu yapı sadece askeri değil; mezhebi, ideolojik ve zihinsel mimariyi de kapsar.
Yani coğrafya değil, bilinç haritası yeniden çizilmektedir.
/
4- Ortadoğu üzerinden küresel düzeni inşa etme meselesidir.
Çünkü Ortadoğu, küresel sistemin enerji, inanç ve kriz üretim merkezidir.
Burası kontrol edilirse, çevre kolay hizalanır.
/
5- Asya’nın kapısının kırılması meselesidir.
Bu kapı kırılırsa sadece coğrafya değil, güç ve kaynak dengesi de derin dönüşüm yaşar.
Bu, küresel ağırlık merkezinin zorla yer değiştirmesidir.
/
6- Asya’yı dizayn etme meselesidir.
Bu, Çin ve Rusya’nın çevrelenmesi ve yönlendirilmesi anlamına gelir.
Yani yükselen güçlerin yönünü belirleme savaşıdır.
/
7- Türkiye’yi sistemin içinde konumlandırma meselesidir.
Türkiye burada bir aktör değil, dengeyi belirleyen bir “stratejik, topografik, jeoekonomik ve rasyonel teopolitik bir düğüm”dür.
Bu düğüm çözülürse sistem dağılır; kontrol edilirse sistem stabilize olur.
/
8- İsrail’in güvenliği, İsrail’in tehdit alan değil, tehditleri yöneten bir ülke olma, stratejik egemenliğinin resmileştirme meselesidir.
Bu, caydırıcılığın yeniden inşası ve “dokunulmazlık mitinin” restore edilmesi çabasıdır.
Caydırıcılık artık savunma değil; proaktif tehdit yönetimidir.
/
9- Kaynaklar kimin elinde olacak ve/veya kaynakları kim yönetecek meselesidir.
Enerji ve değerli mineraller kadar veri de artık stratejik kaynaktır.
Veri, 21. yüzyılın görünmeyen petrolüdür.
/
10- Enerji-ticaret ve veri akışlarını (koridorları) kimin elinde olacak, kim yönetecek meselesidir.
Akışı yöneten, zamanı ve sistemi de yönetir.
Akış kontrolü: kader/gelecek kontrolüdür.
/
11- Stratejik tesisler kimin elinde olacak meselesidir.
Bu tesisler sadece fiziksel değil; dijital ve siber altyapıları da kapsar.
Görünmeyen altyapı, görünen güçten daha belirleyicidir.
/
12- Teopolitik ihtirasların/dogmaların/karşıt kıyametçiliklerin kapışma meselesidir.
Bu katman rasyonel değil; “kader yazma iddiası” taşıyan en tehlikeli katmandır.
Çünkü bu katmanda maliyet hesabı değil, dogma inanç belirleyicidir.
/
13- İnançları kodlama ve yönetme meselesidir.
İnancı yöneten, davranışı; davranışı yöneten, tarihi yönlendirir.
/
14- İsrail’in 7 Ekim 2023’te basılmasının karşı refleksi, İNTİKAM meselesidir.
Aynı zamanda kırılan caydırıcılığın yeniden tesis edilme zorunluluğudur.
Bu, sadece cevap değil; gelecekteki tehditlere verilen ön mesajdır.
/
15- Hamas baskınıyla yıkılan jeopolitik yapının yeniden inşa edilme meselesidir. Ve 3 yıldır Ortadoğu’da yaşadığımız savaşların kaynak kodudur.
Hamas, 7 Ekim’de ne yaptığının farkında mıydı, bilmiyorum, ama ABD ve İsrail’in jeopolitik çatırtısı o kadar büyük oldu ki:
- IMEC,
- İbrahimi anlaşmalar,
- Suud-İsrail özel anlaşma,
- BM-AB işbirliğinde; İsrail-Filistin olası çözümü,
- Hamas baskını ve Gazze soykırımı üzerinden Sünni vicdan ve devlet/toplumsal eksenlerin Şii vekile dönüşmesi,
- İsrail/Türkiye kırılması,
- Türkiye/ABD kırılması.
ABD ve İsrail’in “stratejik sessizlik içinde ve görünür savaşlar eşliğinde” bu yeniden kurmaya çalıştığı artık sadece bir onarım değil; yeni bir düzen kurma girişimidir.
Çünkü eski denge geri gelmez; ama yerine yenisi kurulur.
/
16- Araplarla Persleri düşman etme, Pakistan’ı yeniden konumlandırma meselesidir.
Bu ayrışma, bölgesel enerjinin iç çatışmaya yönlendirilmesini sağlar.
Bölünmüş enerji, kontrol edilebilir enerjidir.
Pakistan’ı yeniden konumlandırma arayışı ise bambaşka ve riskli bir konu.
/
17- Çin’i boğma, Rusya’yı engelleme meselesidir.
Ortadoğu bu büyük güç rekabetinin ileri karakoludur.
Bu cephe, küresel savaşın dolaylı ana hattıdır.
/
18- ABD’ye rağmen Çin, Asya, Ortadoğu ve derin bağları üzerinden küresel hakimiyet oyunları oynayan İngiltere’ye “Aklına başına al, eksenimden çıkma” meselesidir.
Bu aynı zamanda Batı içi güç dengesi ve kontrol mesajıdır.
Bu, müttefikler arası görünmez rekabettir.
/
19- Zamanı yönetme meselesidir.
Savaşın ne zaman başlayacağına ve ne zaman duracağına karar veren, oyunun gerçek sahibidir.
Zamanı kontrol eden, sonucu belirler.
/
20- Kaos üretme ve kaosu yönetme meselesidir.
Kontrollü kaos, yeni nesil güç projeksiyonudur.
Kaos burada araçtır, amaç değil.
/
21- Sadece vekil güçler değil, vekil akıllar, kavramlar, inançlar, duygular, acılar, refleksler, tepkiler ve taşeron savaşlar meselesidir.
Ve bence bu yaklaşım evrilen vekalet savaşlarının en derin ve zeka dolu katmanıdır.
/
22- Teknolojik üstünlük ve otonom savaş sistemleri meselesidir.
Ağ merkezli harekat, yapay zekâ, drone sürüleri, siber alan, bilgi savaşları savaşın yeni omurgasıdır.
Savaş insan merkezli olmaktan çıkıyor.
/
23- Bilgi, algı, kavram, anlam, zihin savaşlarını kim yönetecek meselesidir.
Gerçeği tanımlayan, savaşı kazanır.
/
24- Küresel tahtı sarsılan ABD’nin küresel tahtını sağlama alma meselesidir.
///
Yani savaş coğrafi değil (ama artık coğrafileşebilir de); ideolojiktir, jeopolitiktir, teopolitiktir, sistemseldir, dogmasaldır ve intikam amaçlıdır.
Ve nihayetinde bu savaş; gerçekliği tanımlama, tehdidi isimlendirme ve güvenliği tarif etme yetkisini ele geçirme savaşıdır.
Kim gerçeği tanımlar, kim tehdidi isimlendirir, kim güvenliği tarif ederse… sistemi o kurar.
Bitmemiştir.
Sadece yeni bir faza evrilmiştir.
Ve bu faz, görünenden çok görünmeyenin savaşıdır.
///
Ve fark ettiniz mi bilmem?
Türkiye öyle bir yerde duruyor ki?
Sorunun bir parçası mı olacak?
Sorunları çözen ve yöneten bir sistem inşa edici mi?
///
Ve savaş artık o kadar riskli bir noktaya geldi ki…
Bu savaşı ancak savaşın ürettiği riskler durdurabilir.
Ümit ederim savaşan taraflar bunu görebilirler.
Saygılarımla.
Abdullah Ağar
9 Nisan 2026
Rusya Devlet Ajansı TASS’a İran-ABD/İsrail Ateşkesi ile İlgili Verdiğim Röportaj:
//
Uzman Ağar: ABD-İran Görüşmeleri Kalıcı Barışı Hedeflemiyor.
Türk güvenlik uzmanı Ağar, savaşın kontrol edilemez bir çatışmaya dönüşmeye başladığını belirtti.
TASS Yayın Kurulu
ANKARA, 10 Nisan. /TASS/. Pakistan'da planlanan ABD-İran görüşmeleri kalıcı bir barışı hedeflemiyor, aksine zaman kazanmak ve krizin kontrolden çıkma risklerini değerlendirmek için taktiksel bir hamle. Önde gelen Türk güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, TASS'a verdiği röportajda bu görüşü dile getirdi.
"Mevcut ateşkes kalıcı bir barışı hedeflemiyor. Esasen, zaman kazanmak için bir taktik. Sonuçta, her iki taraf da savaş halinde, hem de çok yoğun bir savaş halinde ve bu durum son derece ciddi riskler yaratmaya başladı. Savaş kontrol edilemez bir noktaya gitmeye başladı. Ne ABD ne de İsrail bu sonucu ister," dedi uzman. Aynı zamanda, "İran'ın [müzakerelere girmeye] zorlandığını, çünkü başka seçeneği olmadığını" söyledi. "Bu koşullar altında uzlaşmanın imkansız olduğunu" belirtti.
Ağar, "taraflar arasında büyük bir uçurum olduğunu" vurguladı. "Şu anda ABD ve İsrail'in talepleri pratikte tutarsız. Bunun birçok nedeni var. Bunlar arasında savaşın yarattığı riskler, her iki taraf üzerindeki baskı ve ülkeler içindeki kamuoyu sorunu yer alıyor. Bu nedenle zamana ihtiyaçları var," dedi.
Müzakereler konusuna gelince, uzman "esas olarak, gerçekleşip gerçekleşmemelerine bakılmaksızın, bu safhada kalıcı barışa taşımasının çok zor olduğunu" belirtti. Ateşkes ve müzakerelerin ardından verilecek bir ara, "İran'a daha fazla fayda sağlayacak", ki İran "zaten ABD'nin ateşkes sırasında Tahran'ın 10 koşulundan üçünü ihlal ettiğini" belirtti. Ancak Ağar, "İran tarafı müzakere sürecini sonuna kadar takip edecek ve koşullar izin verirse İslamabad'a bile gidecek, çünkü bu zaman dilimine en çok ihtiyaçları var. ABD ise kendi oyununu oynuyor," dedi. Ağar, ABD'nin bu duraklamayı, asimetrik ve askeri olmayan önlemler de dahil olmak üzere, bölgedeki gücünü ve etkisini artırmak için kullanmayı umduğunu düşünüyor.
"Ancak elbette müzakerelerin faydalı olacağına dair bir umut var. Buna 'altın umut' diyebilirim. Bu müzakereler, bu pazarlıklar, kalıcı bir barış sağlamak için değil, bu aşamada savaşın kontrolden çıkma riski ciddi olduğu için yapılıyor. Daha önce düşük profil bazı oyuncular da dahil olmak üzere diğer katılımcılar çatışmada daha görünür olmaya başlıyorlar. Savaşın önce bölgesel, sonra küresel ve kontrol edilemez hale gelme riski var. Ve bence taraflar, özellikle ABD ve İsrail, bu tablonun tamamını görüyor. Ve en son istedikleri şey, savaşın kontrol edilemez bir kaosa dönüşmesi," diye belirtti uzman.
Ağar'a göre, çatışmanın kontrol edilemez bir aşamaya tırmanma riski, İran'ın kendi açıklamalarıyla da kanıtlanmaktadır; İran, böyle bir sonucun kendisi için genel olarak kabul edilebilir olduğunu ve "kontrol kaybedilirse hem kendisinin hem de diğer katılımcıların sonuçlarından zarar göreceğini" açıkça belirtmektedir.
https://t.co/XM9EHxrKMj
Эксперт Агар: переговоры США и Ирана не нацелены на достижение прочного мира
Турецкий эксперт по вопросам безопасности указал, что война начинает перерастать в неконтролируемый конфликт
Редакция сайта ТАСС
10:21
АНКАРА, 10 апреля. /ТАСС/. Запланированные в Пакистане переговоры США и Ирана не преследуют цель достичь прочного мира, а являются тактическим ходом, чтобы стороны могли выиграть время и оценить риски выхода кризиса из-под контроля. Такое мнение выразил в беседе с ТАСС один из ведущих турецких экспертов по вопросам безопасности Абдуллах Агар.
"Нынешнее перемирие не направлено на достижение прочного мира. По сути, это тактика, чтобы выиграть время. В конечном счете, обе стороны находятся в состоянии войны, причем очень интенсивной, и она начала порождать чрезвычайно серьезные риски. Война начинает перерастать в неконтролируемый конфликт. Ни США, ни Израиль не хотят такого развития событий", - сказал эксперт. В то же время, по его словам, "Иран вынужден [вступить в переговоры], потому что у него не осталось выбора". "Примирение в таких условиях невозможно", - отметил он.
Агар указал, что "между сторонами огромная пропасть". "Сейчас требования США и Израиля практически не совпадают между собой. Причин для этого много. Это и риски, порождаемые войной, и давление на стороны, а также проблема общественного мнения внутри стран. Поэтому им нужно время", - сказал он.
Коснувшись вопроса переговоров, эксперт отметил, что "по сути, необходимости в них нет, неважно, состоятся они или нет". Пауза вследствие перемирия и переговоров "принесет больше выгод Ирану", который "уже заявлял, что США в ходе перемирия нарушили три из 10 условий, выдвинутых Тегераном". Однако "иранская сторона будет следовать процессу [переговоров] до самого конца и даже отправится в Исламабад, если позволят условия, потому что этот временной промежуток им нужен больше всего. США же играют в свою игру", сказал Агар. Расчет США, по его мнению, в том, чтобы во время этой паузы нарастить свои силы и влияние в регионе, в том числе за счет асимметричных и невоенных мер.
"Но, конечно, надежда на пользу переговоров есть. Я бы сказал, что это "золотая надежда". Сейчас эти переговоры, этот торг ведутся не для достижения прочного мира, а поскольку на данном этапе возникла серьезная опасность выхода войны из-под контроля. В конфликт втягиваются другие участники и некоторые не видимые ранее игроки. Есть риск, что война сначала станет региональной, затем глобальной и неконтролируемой. И думаю, стороны видят всю эту картину, особенно США и Израиль. И они меньше всего хотят, чтобы война переросла в неконтролируемый хаос", - отметил эксперт.
О риске перехода конфликта в неконтролируемую фазу, по словам Агара, свидетельствуют и заявления самого Ирана, который дает понять, что для него такой исход в целом может быть приемлем, и "при потере контроля от последствий пострадает и он сам, и другие участники".
https://t.co/XM9EHxrKMj
“F-35, F-15 ve A-10: ABD’nin Gökyüzündeki Dokunulmazlığı Sona mı Eriyor?”
Bir F-35’ten sonra… ABD’nin bir F-15E Strike Eagle ve hemen ardından A-10 Thunderbolt II savaş uçağını kaybetmesinin anlamı nedir?
Cuma günü ABD’nin F-15E ve A-10 savaş uçakları başta bazı hava araçlarını kaybetmesine dair haberler peş peşe geldi.
36 gündür devam eden savaş içerisinde pek çok tanker-erken uyarı-stratejik SİHA ve avcı uçağının; yani ABD stratejik üstünlük aygıtlarının konuşlandıkları üslerde veya görev sırasında vurulduklarını, baskı altında kaldıklarını, oyun dışı kaldıklarını gördük, duyduk ve/veya iddialarına tanık olduk.
Bu noktada kritik sorumuz şudur: Bu kayıplar sistematik ve doğrulanmış bir gerçeğe mi işaret ediyor, yoksa savaş sisi, bilgi savaşı ve psikolojik operasyonların ürettiği bir algı alana konu mu oluyor? Gerçeklik bir başka, bizim aradığımız da bu… Ama modern savaşta algı, fiili kayıp kadar stratejik etki üretme aracı. Buna dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü modern savaş, aklımıza sızmayı, bizi yönetmeyi ve kullanmayı çok seviyor.
///
ABD’nin bu uçaklarının karada konuşlu iken vurulanlar ile Kuveyt üzerinde dost ateşi ile vurulan 3 F-15; ABD açısından bir yığınak-lojistik-maliyet sorununa karşılık gelirken, İran’ın askeri kabiliyetleri çerçevesinde vurduğu uçaklar ise son derece önemli bir;
- Stratejik üstünlük sorununa…
- Doktrin sorununa…
- Teknolojik üstünlük sorununa…
- Olası bir askeri stratejik istihbarat sorununa…
- Ve bir stratejik karar alma sorununa…
karşılık geliyor.
Çünkü burada mesele “platform kaybı” değil, “sistemin güvenirliğinin aşınmasıdır.”
Eğer bu kayıplar zincirleme bir modele işaret ediyorsa, baskılanan savaş uçakları değil; ABD’nin “kill chain” olarak tanımlanan tespit-teşhis-takip-karar ver-VUR-sonucu doğrula zincirinin kırılması olabilir.
Kill chain kırılırsa, en gelişmiş uçak bile kör, sağır ve yalnız kalır.
Bu sorunu tetikleyen olayların ilki ve en önemlisi bir F-35 Lightning II savaş uçağının ateş altında kalarak bir üsse acil iniş yapmasıydı.
Diğer(ler)i de Cuma günü gerçekleşti. ABD’nin ağır savaş uçağı olarak tanımlanan F-15E Strike Eagle uçağı İran tarafından düşürüldü.
A-10 tank avcısı uçağın düşürülmesi, F-15 pilotunu kurtarma operasyonu sırasında verdikleri helikopter-uçak kayıp iddialarını bir tarafa, hatta savaşın sisi altında kalan düşen F-16’lar, diğer olay ve iddiaları bir tarafa bırakın, sadece bu iki uçağın (F-35 ve F-15) oyun dışı kalması bu savaşın şu ana kadar ki en önemli iki askeri olayıdır.
Çünkü ABD’nin sadece bu savaştaki değil, küresel ölçekteki stratejik vurucu üstünlüğü ve derin stratejik darbe kabiliyeti (F-22 Raptor’larla birlikte) bu uçaklara dayanır.
Bu iki platform aslında ABD’nin “erişilebilir güç” değil, “ulaşılamaz güç” iddiasının taşıyıcı kolonlarıdır.
Ve ABD bu konuya bir çözüm bulamazsa doktrin değişikliği dahil pek çok farklı sorunla ve belirsizlikle karşı karşıya kalır.
///
USAF (ABD Hava Kuvvetleri) açısından vurulan bu iki uçakla ilgili tablo: Bir çöküş değil belki, ama zorunlu bir adaptasyon baskısına karşılık gelir.
Bu bir yenilgi değil, ama “yenilmezlik anlatısının çatlamasıdır.”
ABD’nin olası refleksi:
- Zafiyeti görmek,
- Doktrini güncellemek,
- Teknolojiyi entegre etmek şeklinde olacaktır.
Bu bağlamda:
- Stealth (hayalet) inisiyatifi tek başına yeterli görülmeyecek,
- Stand-off (ölüm bölgesine girmeden-uzaktan atış) daha çok gündeme gelecek.
- Elektronik harp - ağ - otonomi öne çıkacak,
- Belki de; “İnsanlı platformlar geri, dağıtık sistemler ileri” diyecekler.
Yani çözümler, sorunun derinliğine, belirsizliğine, ölçeğine, risklerine bağlı olarak şekillenecek.
Bu durum ABD açısından bir çöküş değil, ama zorunlu bir evrime karşılık geliyor.
Artık savaş, platform merkezli olmaktan çıkıp ağ merkezli bir varoluş-iddia-prestij-etki mücadelesine dönüşme potansiyeli taşıyor.
///
F-15E Strike Eagle nedir?
En baştan yazalım. Klasik bir avcı uçağından çok daha fazlasıdır.
- Hava üstünlüğü sağlar.
- Hava-hava savaşın amansız avcısıdır.
- Derin kara taarruzu yapar, stratejik hedefleri vurur.
- Elektronik Harp kabiliyeti çok üstündür.
- Gece ve kötü hava operasyonlarının uçağıdır.
- Radar altı uçuş, düşük irtifa sızma yapar.
- Çoklu hedef takibi, LANTIRN, radar karıştırma ve tehdit algılama sistemleri üst düzeydedir.
- Harici tanklarla 5.500 km menzile sahiptir. Yani harekat yarıçapı çok yüksek. İkmalle çok daha yüksek.
- 10 tona yakın mühimmat taşır.
Yani bu uçak, tek başına küçük bir hava harekât sistemi olarak çalışır.
Bu yüzden F-15E’nin düşmesi bir uçağın değil, “mini bir harekat sisteminin” düşmesidir.
Zafiyetleri ise:
- Stealth (hayalet) özelliği yoktur.
- Ağırdır.
- S-300, S-400, Bavar-373, TOR M-1 gibi sistemlere karşı hassastır.
İran’ın bu tür sistemleri birlikte, katmanlı ve entegre şekilde kullanma becerisi; radar, pasif sensörler, IR izleme ve elektronik harp unsurlarının birleşimiyle bir “Karşı Hava Vuruş Mimarisine” karşılık gelir. F-15’i bir radar açma pususu-kaçış manevrası-vurulma denkleminde de avlamış olabilirler. Bütün bunlar İran’ın tekil teknoloji üstünlüğünden ziyade sistemler arası koordinasyonun başarısına işaret eder.
Bir diğer tarafıyla Çin ve Rusya’dan bu alanda bir destek var mı sorusunu akıllara getirir.
Eğer bu işin işinde onlar ya da bir başkaları da varsa…
Bu da bize şunu söyler: Savaş artık tekil platformların değil, senkronize sistemlerin…
Ve bu teknolojiler ile stratejik akılları üreten İran (ve varsa ardılı devletlerin) savaşıdır.
///
F-15E ve F-35 birlikte düşünüldüğünde:
Yani Stealth (hayalet) ve ağır-derin taarruz; aynı anda baskılanabilir hale gelmişse…
İran; radar - IR (ısı güdüm) - elektronik harp - HSS füzeler ile çok katmanlı bir savunma başarısı gösterebiliyorsa…
Ve bu derinleşirse…
- ABD’nin görünmezlik üstünlüğü sarsılır.
- Doktrin sorgulanır.
- Küresel algı etkilenir.
- Vuran sistemler ve sahibi devletler uçuşa geçer.
- Anlayış, yüzlerce milyar dolarlık tekno-silah pazarı, arz-talep, kazanç yön değiştirmeye başlar.
Bu, sadece bir stratejik kırılma değil; ekonomik ve psikolojik güç transferidir.
///
A-10 Thunderbolt II (Warthog)
Bir A-10 Thunderbolt II (Şimşek) ya da namı diğer Warthog (Yaban Domuzu) tank avcısının düşürmesi.
Açık konuşayım: Bir F-35 ya da F-15’in vurulmasının yanında vurulması çok basit kalır.
Evet, A-10 ağır zırhlıdır, “uçan tank” diye anılır. Aynı zamanda uçan bir 30’luk mitralyözdür, ama adamın işi “ölüm bölgesi” işidir. Yani A-10’lar gökyüzünün en tehlikeli katmanında çalışır.
Yerdeki tanklar başta diğer zırhlı ve tahkimatlı hedefleri dakikada 3.900 atımıyla paramparça edebilen 30 mm GAU-8 Avenger topuyla ormana dalan inatçı bir yaban domuz (warthog) olarak anılan A-10’lar alçak irtifadan uçar, diğer avcılara göre yavaş uçar (700 km/h), ama alçak ve orta irtifa HSS’lerin etki alanında uçar.
Burada hayret ettiğim nokta, böylesine hassas bir uçağın, ölüm bölgesine girip girmediğini bilememesidir.
Çünkü hiçbir aklı başında A-10 HSS tehdidinin olduğu ölüm bölgesine girmez. Çünkü onun ağır zırhı, HSS’ler için değil, yatık mermi yollu-namlulu silahlar (kaleş-hafif makinalı vs) içindir.
A-10’lar alçak irtifa güdümlü omuzdan ateşlenen füzelere (manpads) ve güçlü uçaksavarlara karşı hassastır. Yüksek irtifala HSS’leri yazmaya bile gerek yok; TOR M1, BUK, Panshir S1, Bavar-373 ve Majed gibi sistemlere bile hayli hayli hassastır.
ABD’de bu uçağın kullanılması zaten tartışılıyordu. “Eski ve riskli diyenler” diyenlerle “Sahada vazgeçilmez” diyenleri kapışıyordu. Şimdi bu tartışma daha da alevlenecek.
Ama asıl soru şu: A-10 neden oradaydı?
Bu soru, savaş alanından çok karar merkezine yöneliktir.
Olası nedenler:
- İstihbarat hatası,
- Elektronik körlük,
- Acil yakın destek ihtiyacı,
- Aşırı özgüven,
- Bilinçli ölüm bölgesine girme, riskin bilinçli göze alınması.
Her seçenek farklı bir zafiyet tipine işaret eder.
Diğer yandan; eğer A-10 o ölüm bölgesinde zorunlu bir görevdeyse bu bir hata değil; ABD’nin hava üstünlüğünü garanti edemediği bir ortamda bile uçmak zorunda kaldığını gösterir.
Ve bu soruların yanıtları: ABD’nin karar algoritmasının sağlığını gösterir.
///
Bu tür olaylar devam ederse: ABD’nin hava üstünlüğünün parçalanması veya gökyüzü düğümlerinin çöküşü yaşanır.
Çünkü:
- Üst katman (stealth) F-35,
- Orta katman (strike) F-15E, F-16 vd.
- Alt katman (CAS) A-10, AC-130 vd.
Ayrı ayrı baskılanabilir hale gelir ve sürerse bir sınır aşılır:
- ABD hava üstünlüğü mutlak olmaktan çıkar.
- Risk maliyeti artar.
- Derin taarruz doktrini değişir.
Bu sadece ABD’yi değil, tüm NATO hava gücü paradigmasını etkiler.
Ve bu durum, ilk kez ABD’nin “her koşulda gökyüzünün sahibi olma” varsayımının test edildiği bir sürece işaret ediyor olabilir.
///
F-35, F-15E ve A-10 üzerinden bütün bu yazdıklarım meselenin sadece kaybedilen platformlar meselesi olmadığı içindir.
Mesele platform değil; güven, erişim, süreklilik, dokunulmaz ve mutlaklıktır.
Yani ABD ve İsrail açısından buradaki asıl mesele:
- Dokunulmazlık/erişilemezlik algısının kırılması,
- Belirsizliğin derinleşmesi,
- Ağın kesilmesi,
- Karar süreçlerinin baskılanması meselesidir.
Ve modern savaşta en büyük kayıp, kontrolü kaybetmektir.
Eğer bu süreç kalıcı hale gelirse, 1991-Körfez Savaşı sonrası oluşan hava üstünlüğü/stratejik egemenlik paradigmasının sonu gözükmüş olabilir.
Eğer bu kayıp tablosu artar ve derinleşirse, ABD’nin kaybettiği şey platformlar değil, hava savaşının kesintisiz üstünlük varsayımı olacaktır.
///
Haa, bu arada…
İsrail’in/Netanyahu’nun ittirmesiyle girdiği bu savaşta ABD tartışmalı kayıplar verirken, İsrail’in bir tek uçak dahi kaybetmemesi karşısında CENTCOM, Pentagon, Trump ve ABD yönetimi ne düşünüyordur?
Belki de asıl soru şu. Aynı savaşta iki farklı gerçeklik mi yaşanıyor?
Saygılarımla
Abdullah Ağar
5 Nisan 2026
Adam siyasetle değil ticaretle iştigal ediyor; üstelik küresel düzeyde. Birbiriyle çelişse de her sözü, her kararı küresel piyasalarda tsunami dalgası yaratıyor. O, ailesi ve çetesi de milyarlarca, hatta trilyonlarca dolarlık pazarda vurgun yapıyorlar. Çoluk çocuk, milyarlarca insan bu adamların doymak bilmez para iştahına teslim olduk. Vah hepimize!
🚨Gaziantep ve Şırnak Üniversitelerinin akademik akreditasyon başvuruları reddedildi!
✅Bu iki üniversiteyle birlikte listede yer alan 13 üniversite, akademik kalite standartlarını karşılamıyor. Peki neden?
✅Üniversitelerde FETÖ'vari yapılanmalara göz yumuluyor.
✅Liyakatli kadrolar değil torpilli kadrolar göreve getiriliyor.
✅Akademik yayınlar, bilimsel niteliği neredeyse olmayan tez ve makalelerle dolduruluyor.
✅Gerçekten bilimsel çalışma yapan akademisyenler, gerekçesiz disiplin cezalarıyla uzaklaştırılıyor.
✅Sonuç olarak üniversiteler bilimden uzaklaşıyor, akademik kalite standartlarına erişemiyor.
✅Milli Eğitim Bakanlığımız ve YÖK, bu konuya köklü bir çözüm bulmalı, akademide devrim yapılmalı.
👇👇👇
Trump’ın bahsettiği anlaşma her neyse?
Durmayan Devrim Muhafızları şimdi de Abraham Lincoln uçak gemisini ateş altına aldıklarını duyurdu.
Trump’ın müzakere ettiklerini söylediği saygın kişi İranlı bir onbaşı olabilir mi?
İroni bir tarafa, Trump’ın manevrasının ve İran’ın hamlelerinin gerçek nedenleri aşağıda.👇
Sevgili @GurkanKaracam,
Benim derdim görünür olmak değil.
Yandaş ya da karşıt pozisyon alıp duyguların, tepkilerin ve kutuplaşmanın sırtına binmek de değil.
Yancı, yalaka, mikser ya da trol olup buradan bir şeyler devşirmek de değil.
Tek derdim; ülkem için doğru bildiğimi söylemek, gördüğüm gerçeği anlatmak ve toplumsal bilince bir katkı sağlayabilmek.
Hoş, bu kadar görünür olmakta tehlikeliymiş. Sadece içimize yuvalanmış “bizden gözüken” Türk, Atatürk, İslam, Vatan, Ordu ve Millet düşmanlarının değil, işin cilvesinde haset ehlinin hasedini maruz kalmakta varmış.
Dediğin doğru.
Susturmaya çalışanlar işini yaptı, görece de başardılar.
İftira, itibarsızlaştırma, etiketleme, cımbızlayıp maniple etme…
Hatta o kadar ileri gitmişler ki; Cumhurbaşkanının ismini bile kullanmaya kalkmışlar. Televizyonları arayıp; “Beyefendi çok rahatsız, bu adamı televizyonlara çıkartmayın” dahi demişler.
Bunların hiçbirine şaşırmadım.
Bunlar her vatanseverin, gerçek bilgi peşinde koşan herkesin yaşayabileceği şeyler.
Ama asıl mesele şu:
Bir toplum sahayı görmüş, bedel ödemiş, hatta o toplum için kanını dökmüş zihinlerini ya değerlendirir ya da kaybeder.
Sessize almak kolaydır ama bedelsiz değildir.
Stratejik hafıza kolay oluşmaz.
Saha, bedel, zaman ve gerçeklikle oluşur.
Ama zor analizler susturulursa hızla kaybedilir.
Bir toplumun gerçek gücü, hangi zihinleri merkezde tuttuğuyla ölçülür.
Sahayı görmüş zihinler geri plana itildiğinde gerçeklik daralır, strateji sığlaşır.
Tecrübe değersizleşir.
Yerine daha uyumlu ama daha düşük analiz kapasitesine sahip sesler gelir.
Ortalığa bir bak:
Hakikat krizi yaşayan, zihinsel işgale uğramış, dış kavramlara angaje olmuş, kutuplaşmanın (sorunun) parçasına dönüşmüş, menfaatine göre pozisyon alan, hamaset yapıcılardan geçilmiyor.
Oysa stratejik hafıza oyuncak değildir.
Devlet ve toplumun kolektif aklı konforla değil gerçeklikle büyür.
Gerçeklik bazen rahatsız eder.
(Benim rahatsız ettiğim gibi.)
Ama ortak bilinç ve irade; algı yönetimiyle değil, gerçeklikle güçlenir.
Gerçekler acıdır.
Ama iyileştirir.
Çünkü bazen bir ülkenin en tehlikeli güvenlik açığı düşmanı değil, kendi stratejik konfor alanıdır.
Bana gelince…
Farklı bakış, gerçek bilgi, arka plan, muhakeme ve anlam arayanlar zaten beni buluyor.
Bu değerli kitleye katkı sağlamak benim için yeterlidir.
O yüzden hayatın gailesi içinde çalışmaya, araştırmaya ve “hassasiyetler çerçevesinde” doğru bildiğimi söylemeye devam edeceğim.
Rahat ol.
Tim komutanı ruhu ölmez.
Beden ölse bile mücadele devam eder.
Hassasiyetin için de sağ ol.
Dünyada demode olmuş, lakırdı haline gelmiş ne kadar boş ithal laf varsa bunlara orijinal fikirler diye saplanıp kalmışlar. Kabaca bu küreselci fikirlerin AB-D fonlarıyla yoğun bir biçimde pompalanmaya başlandığı 1990’ların başlarında dolanıp duruyorlar.
Üstelik bu etnikçi, mezhepçi, dinci lafları eski üreticileri de ne üretiyor ne de satacak piyasa bulabiliyor artık; ama kendine liberal bir çevre bu zehirli fikirleri sanki Türkiye’de PKK, siyasal islamcıların bir kısmı ve liberal takımın dışında (ki, bunların toplumdaki karşılığı yüzde birkaç bile değildir) alıcısı varmış gibi mevcut iktidardan kurtulmak isteyen Atatürkçü, milliyetçi seçmene satmak için canhıraş uğraşıyor.
Bunun ne parti siyaseti ne de ülke geleceği açısından bir mantığı var. Bu fikirler daha doğrusu devletleri bölüp parçalama amacıyla özel olarak üretilmiş bu psikolojik harekat malzemesi 1990’larda cafcaflı laflarla süslenip ilk söylendiği zamanlarda bir miktar kafa karıştırabiliyordu ama şimdi insanların boşaltım organlarını bile etkilemekten aciz.
Bu lafları Avrupalılara hele hele de Amerikalılara söyleseler vücutlarının bütün organlarıyla gülerler. Kanada Başbakanı Davos’ta neler söyledi?
Bu liberal çöplükte eşelenmek yerine Atatürk’e, onun milliyetçilik anlayışına ve karma ekonomi programına dönün. İşte o zaman halk sizi kucaklar. NOKTA