Hüznümüzü bir direniş biçimi olarak korumalıyız, o bize dünyada bir istikamet tayini yapan ve kalbimizi nereye çevirmemiz gerektiğini s��yleyen bir pusuladır. İnsanın yıkımı karşısında üzülmek sağlıklı olan durum, asıl patoloji, düşüş ve yıkımı görüp hiçbir şey hissetmemek. Duyarsızlık bir denge hâli değil, ahlaki bir körleşmedir. Hüzün ise vicdanın hâlâ görev başında olduğunun işareti.
Bu yasın nesnesi geçmiş değil, gelecektir, daha doğrusu, elimizden alınan gelecekler. Bize bir vaat verilmişti: makul olursanız, kurallara uyarsanız adil bir dünya kurulacak. O dünya kurulmadı. Ama gerçekleşmemiş olan, yok olmuş değildir; bir imkân olarak varlığını sürdürür ve şimdiki zamana musallat olur. Hüzün, o gerçekleşmemiş imkânın yaşadığımız günde duyulan ağırlığıdır.
Bu hüzünle ne yapmalı? Onu bastırmak, unutmanın ve kabullenmenin ilk adımıdır. Onu sahiplenmek ise bir tür sadakattir: kaybedilenlere, hayallere ve hâlâ mümkün olana duyulan sadakat. Şairin dediği gibi, “belki de üzülmeliyiz”. Üzülmeye devam eden insan, dünyanın böyle olmak zorunda olmadığını bilen insandır.
Bu yüzden politik hüzün teslimiyetin değil, reddin duygusudur: dünyayı olduğu gibi kabul etmeyi reddeden bir kalbin direnişidir.
dua etme hobim var otobüse biniyorum ya mesela görüş açımdaki yolculara sırayla ediyorum yolda çocuk görüyorum hemen alim olması için dua bu dükkanın müşterisi var mı acaba diye kaygılandığım esnaflara dua arkadaşlarıma... hepsi aklıma sırayla gelir çizgi bile şaşmaz tek tek dua
Öğrenmek başka, anlamak başka şeydir. Bilginin avuç içine sığdığı bir çağdayız. Ama anlamak, hâlâ pek çoğumuzun uzağında. Bu pencereden bakınca, “Şu bölümü bitirmiş, bunca şey okumuş ama iyi bir insan olamamış.” dediğimiz kişileri de daha iyi anlıyoruz.
Bir şey anlatıyorsunuz. Muhatabınız daha sözünüz bitmeden, 'benim de...' diye başlıyor. Buna 'hikaye çalmak' deniyor. Odağı hemen kendine çevirenler sizi aslında dinlemiyor ve anlaşılmamış hissettiriyor.
Dinlemek bir sanattır.