Sana kızgınım. Bunu söylemekten utanmıyorum artık. Çünkü insan bazen en çok sevdiğine kızıyor. En çok inandığına, en çok beklediğine, en çok kendinden verdiğine. Belki de öfkenin kendisi sevginin bozulmuş hâlidir; uzun süre karşılık bulamayan bir yakınlığın, içten içe çürüyüp başka bir şeye dönüşmesi.
Sana kızgınım ama asıl buna kızıyorum: Hâlâ sana kızabilecek kadar seni önemsiyor olmama.
İnsan kaybettiği bir şeye neden öfkelenir bilir misin? Çünkü içinde hâlâ ona ait bir yer vardır. Gerçekten biten şeylere bağırılmaz. Gerçekten unutulanların hesabı tutulmaz. Bir insanı bütünüyle geride bıraktığında onun ne yaptığı da, ne söylediği de, seni nasıl bıraktığı da artık seni ilgilendirmez. Demek ki insanın öfkesi bile bazen bir tür bağlılıktır. Ne kadar acı değil mi? Seni yaralayan şeyden kurtulmak istersin ama o yaranın kendisi bile seni ona bağlar.
Ben en çok buna tahammül edemiyorum. Senden geriye kalan şeylerin hâlâ bende yer kaplamasına. Bazı geceler insan kendi zihninin içinde bir mahkeme kuruyor. Yargıç da kendisi, sanık da kendisi, şahit de. Defalarca aynı konuşmaları yeniden kuruyor. "Şunu söylemeseydim ne olurdu?", "Burada sussaydım?", "Biraz daha sabretseydim?", "Biraz daha erken gitseydim?" diye soruyor. Sonra bir an geliyor, bütün soruların aptallığını fark ediyor. Çünkü geçmişin en korkunç tarafı değiştirilememesi değil; değiştirilemeyeceğini bile bile insanın onu değiştirmeye çalışmaya devam etmesi.
Ben de yaptım bunu. Seni kafamda yüz kere yeniden sevdim. Yüz kere senden vazgeçtim. Yüz kere seni affettim, yüz kere affetmedim. Kimi zaman bütün suçun sende olduğuna inandım. Kimi zaman bütün suçun bende olduğuna. Sonra ikimizin de hatalı olduğunu düşündüm. Sonra bunun bile kolay bir cevap olduğunu fark ettim.
Belki de mesele suç değildi. Belki bazı insanlar birbirini sever ama birbirine iyi gelemez. Bunu kabul etmek bana her zaman korkunç gelmiştir. Çünkü sevginin yeterli olduğuna inanmak daha güzel. İnsan birini gerçekten seviyorsa sabreder, düzeltir, bekler, öğrenir, değişir sanıyoruz. Oysa bazen sevgi, iki insanı bir arada tutmaya yetmiyor. Bazen sevgi yalnızca ayrılığı daha acı hâle getiriyor. İşte buna kızıyorum. Madem yetmeyecekti, neden bu kadar gerçekti? Madem bir gün birbirimize yabancı olacaktık, neden birbirimizin en ulaşılmaz yerlerine kadar girdik? Madem sonunda susacaktık, neden bir zamanlar saatlerce konuştuk? Madem gidecektin, neden bana kalmayı öğrettin? İnsan bunları düşününce çocukça bir adalet duygusuna kapılıyor. Sanki dünya ona bir açıklama borçluymuş gibi. "Bunca şey boşuna olamaz." diyorsun. "Bu kadar hatıranın bir anlamı olmalı.". Fakat hayatın böyle bir borcu yok. Bazı şeyler gerçekten yaşanıyor ve sonra gerçekten bitiyor. İşin en ağır tarafı da bu zaten. Bir şeyin bitmiş olması, yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine; bazen yaşanmış olması bitişini daha dayanılmaz yapıyor.
Ben seni unutmak istemedim. Bunu da itiraf edeyim. Çünkü seni unutursam yaşadıklarımızı da küçültmüş olacağımdan korktum. Sanki acım dinerse sevgim de yalan olacakmış gibi geldi. İnsan bazen iyileşmeyi bile ihanet sanıyor. Bir sabah uyanıp seni daha az düşünürsem, senden geriye kalan son şeyi de kaybetmiş olacağımı düşündüm.
Ne tuhaf. İnsan kendisine acı veren şeyi koruyor. Bir hatırayı, bir sesi, bir cümleyi, eski bir fotoğrafı, bir tarihin anlamını. Sonra bütün bunları korurken kendi hayatından ne kadar şey eksilttiğini fark etmiyor. Ben eksilttim. Sana söyleyemediğim şeyleri içimde büyüttüm. Belki de seni olduğundan daha büyük bir şeye dönüştürdüm. Bir insan olmaktan çıkıp zihnimde bir döneme, bir ihtimale, bir başka hayata dönüştün. Sana değil, seninle mümkün olduğuna inandığım hayata yas tuttum belki. Bu yüzden sana olan öfkemin içinde kendime karşı da büyük bir öfke var. Seni bu kadar merkeze koyduğum için. Bazı şeyleri görüp görmezden geldiğim için. Bittiği yerde bitirmediğim için. Bir kapı kapanmışken önünde beklemeyi sadakat sandığım için. İnsan kendisini ne kolay kandırıyor. Beklemeye sevgi diyor. Korkusuna sadakat diyor. Vazgeçemeyişine umut diyor. Sonra yıllar geçince geriye dönüp bakıyor ve asıl terk ettiği kişinin kendisi olduğunu fark ediyor. Belki en büyük kaybım sen değildin. Belki senin ardından kaybettiğim zamandı. Belki kendime karşı sessiz kaldığım bütün o günlerdi. Belki seni anlamaya çalışırken kendimi anlamaktan vazgeçmemdi. Ama yine de sana kızgınım.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan giderken yalnızca kendilerini götürmüyorlar. Bizden bir bakış biçimini de götürüyorlar. Bir şarkıyı artık eskisi gibi dinleyemiyorsun. Bir sokak başka bir anlam taşıyor. Bir kelime bile bazen insanın içine dokunuyor. Sonra bir gün fark ediyorsun: Bütün dünya aynı kalmış ama senin içindeki anlamları değişmiş. İşte kayıp budur.
Bir insanın yokluğu değil yalnızca. Onunla birlikte sende var olmuş bir dünyanın da yok olması. Ben bazen o dünyayı özlüyorum. Seni değil belki. Bizi de değil. Bende senin yanında ortaya çıkan kişiyi. Daha çok inanan, daha çok bekleyen, daha kolay sevinen, daha az kuşku duyan birini. Şimdi dönüp ona baktığımda onu tanımakta zorlanıyorum. Ve biliyor musun, buna da kızıyorum. Bir insan başka bir insanın içindeki masumiyeti alıp götürmemeli. Fakat götürüyor. Sonra insanlar buna "tecrübe" diyor. Ben bazen tecrübeyi güzel bir kelimeyle örtülmüş yara izi gibi görüyorum. İnsan yara alıyor, sonra "öğrendim" diyor. Kaybediyor, "olgunlaştım" diyor. Güvenemiyor, "artık daha dikkatliyim" diyor. Belki de bütün olgunluğumuz kırılmış yerlerimizin düzgün görünmesinden ibaret. Yine de seni kötü hatırlamak istemiyorum.
Ne kadar öfkeli olursam olayım, geçmişi sırf bugün canımı acıtıyor diye çirkinleştirmek istemiyorum. Güzeldi. Bunu inkâr etmeyeceğim. Bazı günler gerçekten güzeldi. Bazı sözlerin içtendi. Bazı gülüşlerin bende gerçekten bir şey değiştirdi. Bunları silmeye çalışırsam sana değil, kendime yalan söylemiş olurum. Ama güzel olması, sonsuza kadar sürmesi gerektiği anlamına gelmiyormuş. Bunu öğrendim. Acı bir şekilde. Bir şeyi sevmekle onu hayatında tutabilmek arasında bazen korkunç bir mesafe varmış. Ve insan o mesafeyi her zaman aşamıyormuş. Belki ben artık seni affetmek de istemiyorum. Yanlış anlama. Nefret ettiğim için değil. Sadece bazı şeyleri affetmek zorunda olmadığımızı düşünüyorum artık. Bazı yaralar kapanır ama isimleri kalır. Bazı insanlar hayatımızdan çıkar ama bize öğrettikleri şeyler bizimle kalır. Affetmek belki de her şeyi güzel bir yere koymak değildir. Bazen yalnızca artık o yükü her gün taşımamaktır. Ben bunu istiyorum. Seni unutmak değil. Seni taşımamak. Arada büyük fark var. Bir gün adını duyduğumda içimin daralmamasını istiyorum. Sana benzeyen birini görünce geçmişe düşmemek. Eski bir şarkı çaldığında kendimi yıllar öncesinde bulmamak. Hatırlayayım. Ama yaralanmayayım. Belki insanın birini gerçekten kaybetmesi de budur. Onu zihninden silmesi değil; artık onun yokluğuyla yaşamayı öğrenmesi. Ve belki bir gün seni düşündüğümde içimde ne öfke kalacak ne özlem. Sadece hafif bir burukluk. "Bir zamanlar böyle biri vardı," diyeceğim. "Bir zamanlar onu çok sevdim.". Hepsi bu. Ama bugün değil. Bugün hâlâ kızgınım. Bugün hâlâ bazı geceler içimde sana söylenmemiş cümlelerin uğultusu var. Bugün hâlâ bazı şeylerin başka türlü olabileceğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Ve belki en acısı şu: Seni kaybettiğimi ne zaman anladığımı bilmiyorum. Belki bir günde olmadı. Belki hiçbir büyük veda yaşanmadı. Belki yavaş yavaş oldu. Biraz eksik konuşmalarla. Biraz geç cevaplarla. Biraz ertelenmiş yakınlıklarla. Biraz gururla. Biraz yorgunlukla. Biraz da ikimizin "nasıl olsa buradayız" diye düşündüğümüz o aptal güvenle. Sonra bir gün baktık ki aynı yerde değiliz. Belki aşkların çoğu böyle biter. Büyük felaketlerle değil. Küçük ihmallerle. Bir insan diğerini bir anda kaybetmez. Her gün biraz daha kaybeder. Ve en sonunda geriye yalnızca kaybın farkına varıldığı gün kalır. İşte ben hâlâ o günün içindeyim. Çıkmaya çalışıyorum. Ama bazı kapılar insanın arkasından değil, içinde kapanıyor.
Ve insan kendi içinden çıkmayı kolay sanmamalı.
Bazı vedalar kapıdan çıkıldığı gün başlamaz. İnsan çok daha önce gitmiştir de bedeni biraz geç kalmıştır ardından. Ne söylesen, ne vaat etsen, ne kadar sıkı tutsan nafile; gönlünde yol çoktan açılmışsa her bağ biraz daha çözülür. Kalmak ise başka türlüdür. Bazen bir bakışa tutunur insan, bazen söylenmemiş bir söze. Bazen de hiçbir şeye... Gitmek için bin sebebi vardır da kalmak için bulduğu tek sebebi hepsinden ağır gelir.
Belki mesele kimin kimi ne kadar sıkı tuttuğu da değildir. Halatlar gemileri bağlar; insanı değil. İnsan, ancak kalmak istediği yerde kalır.
YKS zaten bir sıralama sınavı. Kendi verdiğin emeği bilmen, aynı sınava giren milyonlarca insanın emeğini ve performansını bildiğin anlamına gelmiyor. Üzülmen anlaşılır ama sonucu "şaka gibi" diye nitelemek garip; ortada sana verilmiş bir derece yoktu, başkalarından daha yüksek sonuç alman gereken bir yarış vardı. Bu da neticede bir sistemin getirisi. Burada sistemi savunduğum da yok. Akademiye girecek birinin de emeğin her zaman arzu edilen sonucu garanti etmediğini ve başarının yalnızca kendi çabasıyla ölçülmediğini bilmesi gerekir.
#SONDAKİKA | Yeni müfredatta 'Kurtuluş Savaşı' ifadesi çıkarılarak yerine 'Milli Mücadele' kavramı getirilecek. (Hürriyet)
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin: "Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı."
Bir gün geliyor, yaşananlar unutulmuyor; sadece sana hissettirdikleri ölüyor. Geriye sessiz bir yabancılık kalıyor. Sonra anlıyorsun ki insanı en çok inciten şey kaybetmek değil, birini içinde geri dönülemeyecek kadar başka bir yere koymakmış. Çünkü bazı hayal kırıklıkları gözyaşıyla değil, saygının sessizce ölmesiyle yaşanıyor.
Bir zamanlar Selvan adında bir adam yaşardı. İnsanlar onu iyi biri olarak tanırdı. Kimin yükü ağırlaşsa omzuna koşar, kimin işi düşse elini uzatırdı. Bazen kendi işlerini erteler, bazen kendi yaralarını görmezden gelirdi. İnsanların kötü günlerinde yanında durmayı bir görev değil, insan olmanın doğal bir parçası sayardı. Yıllar boyunca birçok insanın hayatına dokundu. Fakat zaman geçtikçe ilginç bir şey oldu. Başlangıçta minnetle karşılanan şeyler zamanla beklentiye dönüştü. Bir gün yaptığı fedakârlık sayılan şey, ertesi gün zaten yapması gereken bir şeye dönüştü. Selvan bunu fark ettiğinde canını sıkan şey insanların nankörlüğü değildi. Çünkü mesele nankörlükten daha sıradandı. İnsan, sürekli gördüğü şeyi doğal sanıyordu. Güneş gibi, hava gibi, su gibi. Ve iyilik de çoğu zaman böyleydi. Varken fark edilmiyor, eksildiğinde konuşuluyordu.
Sonra bir gün Selvan hata yaptı. Büyük bir hata değildi. Yıllardır yaptıklarının yanında neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir şeydi. Ama insanların aklında kalan o oldu. Birinin borcunu ödemesi hatırlanmadı. Bir başkasının en zor gününde yanında oluşu hatırlanmadı. Uykusuz kaldığı geceler hatırlanmadı. Hatırlanan tek şey, eksik kaldığı o gündü. O zaman anladı ki insanlar iyiliği unutmuyordu aslında; daha kötüsünü yapıyordu. Ona alışıyorlardı. Bir süre sonra verileni hak, gösterileni görev, fedakârlığı ise sıradanlık sanıyorlardı. İyilik görünmezleşiyor, yalnızca yokluğu dikkat çekiyordu.
Bu düşünce Selvan’ın canını uzun süre yaktı. Çünkü yıllarca insanların yükünü taşımıştı ama onlar dönüp onun omzundaki yükü hiç merak etmemişti. İnsanların kötü günlerinde yanında olmuştu ama kendi kötü günlerinde çoğu insanın sessizce uzaklaştığını görmüştü. Yine de onu asıl yaralayan şey bu değildi. Asıl yaralayan, insanların bir insanı yıllarca tanıdıktan sonra bile tek bir anına indirgemesiydi. Yüzlerce doğru unutuluyor, tek bir yanlış bütün hikâyenin yerine geçiyordu. Bir ağacın yüz yıl boyunca ayakta kalışı kimsenin ilgisini çekmiyor, ama devrilişi herkesin dikkatini topluyordu.
Bir akşam nehir kenarında otururken hayatını düşündü. Yardım ettiği insanları, taşıdığı yükleri, içine attığı kırgınlıkları… Ve ilk kez içini acıtan şeyin unutulmak olmadığını fark etti. Unutulmak sıradandı. Asıl acı veren, insanların seni yıllarca tanıdıktan sonra bile sana dair hatırladıkları son şeyin, yaptığın yüzlerce iyilik değil de tek bir tökezleyiş olmasıydı. Belki insanlar iyiliği unutuyordu. Belki de insan doğası buydu. Ama daha kötüsü vardı: Bazı insanlar seni en zayıf olduğun anda vurmazdı. Çünkü zaten yere yakındın. Asıl darbe, ayağa kalktığında gelirdi. Çünkü insanlar çoğu zaman düşeni değil, yükseleni izlerdi. Ve bazen bir insanın yıllarca ayakta kalışını görmezden gelir, yalnızca sendelediği anı hatırlamayı seçerlerdi.
Güneş batarken Selvan ayağa kalktı. Artık insanları anlamaya çalışmıyordu. Çünkü cevabı bulmuş gibiydi. İnsanlar çoğu zaman yapılan iyiliği unuturlar. Ama daha da kötüsü, onu hak ettiklerini sanırlar. Ve bir insanın yokluğunu, çoğu zaman yalnızca artık ondan bir şey alamadıklarında fark ederler. O an Selvan’ın aklından geçen son düşünce buydu. Belki de bazı insanlar, başkalarının hayatında bir güneş gibi yaşar. Her gün doğar, her gün ışık verir, her gün oradadır. Kimse dönüp bakmaz. Ta ki bir gün doğmayana kadar. Ve işin en acı tarafı şudur: İnsanlar bazen güneşi bile özlemez; yalnızca karanlıktan şikâyet ederler.
İnanmak yetmiyordu, kutsal olmalıydı birinin. Seni düşünmek güzel şeydi; gece kimsenin bilmediği bir şarkıyı tek başına dinlemek gibi. Bir nevi de bir sessizliği paylaşmak...
Hoy hemos entendido perfectamente por qué la FIFA no ha seleccionado a ningún árbitro turco para el Mundial. Amigos turcos, os quiero mucho, pero la verdad es que tenéis unos árbitros pésimos. En vuestra liga hay muchas estrellas, pero los árbitros son malos.
Az önce modern köleliğin "ütopya" ambalajıyla pazarlandığı bir paralel evrene düştüm.
İş-yaşam dengesini tamamen rafa kaldırıp, haftanın yedi günü 18 saatlik mesaiyi gururla "adanmışlık" olarak sunan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Özel hayatı, sağlığı ve aileyi unutup sadece başkasının hayali uğruna ömür çürütmek vizyonerlik değil, düpedüz plaza prangasıdır.
Emeğinizi sömürmeyi "büyük bir tutkuyla dünyayı değiştiriyoruz" masalıyla meşrulaştıran bu tarz toksik çalışma kültürlerinden arkanıza bile bakmadan koşarak uzaklaşın.
başlamayacak olması mıydı mesele başlamadan biter mi herhangi bir şey aslında hayır başlamayan bir şey bitemez ama başlayan her şey de bitmeye başlar zaten geçmiş olsun yani şimdilik geçiyor bir 21 yıl falan oluyor zaman tanımak lazım zaman tanımak lazım tanıdım sanırım ama zaman dediğimiz şey de tuhaf tanıdıkça biraz yaslandıkça güven duydukça nasıl olsa geçer hissiyle kandırıyor insanı ve tam da oradan daha çok üzmeye başlıyor evet zaman böyle kendi kendini tekrar eden sanki helazonik bir yapısı varmış gibi bu sefer o üzüntüyü zamana bırakıyorsun bazı şeyler zamanla büyüyor bazı şeyler zamanla küçülüyor hayatımda zamanla küçülen şeyleri düşünmeye çalışıyorum aklıma hiçbir şey gelmiyor belki de çok oldukları için artık tek tek hatırlanmıyorlar zamanla büyüyenler için de aynısını söyleyebilirim ama tam emin değilim zaten emin olmak da istemiyorum eminlik iyi bir şey değil hiçbir şeyde özellikle o aranan belirlilikte hiç değil