Gördüğümüzde hepimizin boğazını düğümleyen o an… Boynunda yakalama sopasıyla barınaktan çıkarılıyor Isabella. Sokaktan koparılırken de böyle götürülmüştü, barınaktan çıkarken de.
Ve insanın ona yaşattığı onca korkunun, onca kaba gücün ardından; o sopa hâlâ boynuna kilitliyken yaptığı ilk şey… Yere yatıp göbeğini açmak.
Teslim olmak...
Ne bir öfke var içinde, ne bir hesap, ne de intikam duygusu. Kendisini yaka paça alıp bir kafese kapatan insana bile hâlâ koşulsuz bir güvenle, sevgiyle teslim oluyor.
Biz onlara koca dünyayı dar ediyoruz; onlar ise boyunlarındaki tasmaya ve sopaya rağmen bize hâlâ göbeklerini açıp kalplerini sunuyor.
Utanması gereken biziz; ama affeden hep onlar.
hayvansever milyonlarca emekçi bu "elit" çuvalının içine atılarak marjinalleştiriliyor. oysa hayvanseverlik "lüks bir duyarlılık"değil, gündelik hayatın içinde evindeki ekmeği, sakatatı, kemiği, kenardaki üç kuruşunu paylaşan insani ve kolektif bir dayanışma pratiğidir.
sadece türkiye üzerinden bakarsanız hayvan hakları mücadelesinin, sokak hayvanlarını besleyenlerin ve barınaklarda gönüllü çalışan kitlenin kahir ekseriyeti bizzat işçi sınıfı, emekliler, öğrenciler ve alt-orta gelir grubuna mensup çalışan kesimdir.
solun kurumsal olarak yaşam hakkı savunuculuğunu hâlâ viktorya dönemi üst-orta sınıf elitist bir hareket olarak görmesi sinirlerimi çok bozuyor. işkence görmüş bir canlının hesabını sormak, fabrika önüne bir kap su bırakmak veya ankara'da sokak köpeklerine bakan 82 yaşındaki necla teyzenin gecekondusunda 6 köpekle birlikte yanarak ölmesi liberal sulandırma veya burjuva hareketi değildir.
Hayvanlara karşı kin ve nefret algısı üzerinden çıkarılan kanunla köpekleri topladılar. Şimdi de yalan ve iftiralarla kedileri hedefe koydular.
Sonuç: İstanbul Maltepe sahilinde koca koca fareler gezmeye başladı.
Zeytindağı eserinde şöyle diyordu Falih Rıfkı: “Türk, harpte kullanılmış, kıymetlendirmiş, destanlaştırılmış, sulhte ise bırakılmıştır.”
Tarih tekerrürden ibarettir.
“PKK üyesi bir teröristi topluma kazandıramazsınız.”
En son PKK üyeliğinden cezaevine giren ve "topluma kazandırma yasası" ile serbest bırakılan bir doktor, hastanede” Türk bebeklerini öldürüyordu.”
Bülent Arınç'tan Mehmet Metiner'e:
》İnsan omurgası 33 kemikten oluşur. Seninki ise yalan, iftira hasetten ibaret üç kıkırdaktan müteşekkil.
》Özel hayatın ile alakalı bildiklerimi ailene hürmeten konuşmuyorum.
》Sen ne bir Kürt kadar mert, ne de bir Müslüman kadar ahlâklısın.
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
"Hûn-i ma’sûm-i şühedâyı görün çıktı dize
Bakın Allah için insâf ile târîhimize
Bu hakaret, bu ezâ lâyık olur muydu bize
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yoğimiş kurtaracak bahtı kara mâderini"
Tarihçilik zanaatını bilmeden nasıl yapılacak bu iş? Ülkede temel tarihçilik yetkinliklerini edinmeden mezun olan bir sürü insan var, yetkinlik edinenler dahi işsiz.
Türkiye'de bir ilk: İstanbul Medipol Üniversitesinde Tarih ve Yapay Zeka Bölümü açılıyor!
Tarihçiliğin köklü birikimini yapay zeka teknolojileriyle buluşturan ve Eşit Ağırlık puanıyla tercih edilecek bu yeni bölüm, öğrencilerine hem tarihçilik yetkinlikleri hem de yapay zeka uzmanlığı kazandırmayı hedefliyor.
Üstelik başarısı ve tercihlerine göre Yapay Zeka Mühendisliği ile çift anadal imkanı da sunuyor.
Tarihin yeni sınırlarını birlikte keşfedelim.
https://t.co/rxYr00IKnH