Ben, kendimin mezarcısıyım
Bedenim kayıp şehirlerin haritasıydı.
Kalbimde çivilenmiş pusulalar — hepsi şaşmış.
Ellerimle kazdığım kuyular kendi kemiklerime çıktı.
Küllerimden doğan güneş, siyah ışığa boğuldu.
Yaşamak, paslı bir tırmıkla
toprağa yazdığım ismimi sökmekti.
Her nefes, ciğerlerime saplanan dikenli tel.
Kanımda yürüyen saatler donmuştu.
Nasıl taşınır hiçliğin ağırlığı?
Omuzlarımda bir evrenin çöküşü.
Gölgem bile terk etti ayak izlerimi.
Yalnız rüzgâr duyuyor çatlaklarımdan sızan şarkıyı:
Ben, kendimin mezarcısıyım.
Ölümle dans ederken ayaklarım hâlâ yaşama basıyor.
İki uçurumun dilinde sıkışmış bir kelimeyim:
hem sonsuzluk, hem hiçlik.
Aynadaki yüz, bir başkasının gözyaşlarıyla ıslanıyor.
Kimin acısı bu?
Yok oluşun eşiğinde titreyen ben miyim,
yoksa doğmamış bir çocuğun hayaleti mi?
Zamanın karnında çürüyen bir meyveyim.
Kabuğum sert, içim çürük.
Düşlerim, kanatları kırık kuşlar;
kendi gölgelerini yiyorlar açlıktan.
Bu dünya bir labirentin gülüşü.
Adımlarım duvarlarda yankılanırken
kaybolan, yolu arayan değil —
yolun kendisidir.
Damarlarımdaki nehirler artık fosil.
Ama bir taşın altında ezilmiş umut
hâlâ solungaçlarıyla çırpınıyor.
Belki özgürlük,
kafesin demirlerini kendi kaburgalarında taşımaktır.
Belki yaşamak,
ölümün gölgesini sırtında bir pelerin gibi gezdirmektir.
Şimdi burada,
sarkacın küllerinde boğulmuş bir çığlık olarak duruyorum.
En derin yara:
yarısı gömülü, yarısı doğmamış olmak.
İçimdeki dipsiz kuyuya bir taş atıyorum.
Düşüşün sesi asla gelmiyor.
Yıl, 1887… Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne de çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?” Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: ‘İgooooooor!’ Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. Sidik torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte. Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o… çocuğu! O işediğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!’ dedi. İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”
Dostoyevski'nin "Budala" romanında, Prens Mişkin kurşuna dizilmek üzere olan ve cezasının infazına sadece beş dakika kalan bir adamın hikâyesini anlatır. Adam kalan vaktini titizlikle böler: İki dakikasını arkadaşlarıyla vedalaşmaya, iki dakikasını kendini dinlemeye, son bir dakikasını da etrafına bakmaya ayırır. Ölüme saniyeler kala içinden, "Acaba affedilsem, hayata geri dönsem ne olurdu? Her dakikayı bir asır gibi yaşardım, tek bir ânı bile ziyan etmezdim!" diye geçirir. Gerçekten de son anda affedilir ve ona yeni bir ömür bağışlanır. Daha sonra Prens Mişkin'e adamın bu sözünü tutup tutmadığı sorulduğunda ise şu cevabı verir: "Hayır, tutmadı. Bağışlanan dakikaların birçoğunu yine boş yere harcadı."
İnsan, zihninde her zaman koşullar değiştiğinde ya da eline yeni bir şans geçtiğinde zamanın kıymetini çok daha iyi bileceğine inanma eğilimindedir. Kendisine yeni bir fırsat sunulduğunda hiçbir şeyi ziyan etmeyeceğine dair kendine büyük sözler verir. Ancak arzulanan noktaya ulaşıldığında ya da imkânlar genişlediğinde, kişi genellikle başlangıçtaki farkındalığını hızla kaybeder ve yine alıştığı ritme döner. Çoğu zaman hayatın veya zamanın hakkını verememenin nedeni elde yeterli fırsatın olmaması değil insanın, elinin altında sürekli var olduğunu düşündüğü her şeyi hızla sıradanlaştırıp kanıksamaya yatkın doğasıdır.
Babamın bilgisayar alacak parası yoktu.
Sene 2003. maddi durumumuz bir bilgisayar alacak kadar iyi değildi.ben gta oyununu ilk bir misafirlikte görmüştüm. ama oynatmadı evdeki cocuklar sen ne anlarsın diye. babama dedim tek kelime etmedi.eve geldik bir kağıda klavye çizdi bildiği kadarıyla. oyuncaklarımı dizdi. kağıtta çizilmiş tuşlara basmaya başladım. ben basarken babam oyuncaklarımı benim komutlarıma göre hareket ettiriyordu. bütün gece bu şekilde oynadık. tamam belki bi bilgisayar alamamıştı, ama bana hayatımın en güzel gecesini yaşatmıştı, teşekkür ederim tekrardan baba, mekanın cennet olsun