🏴 Inglaterra: 4-2-3-1 en rombo, Kane de falso 9, Bellingham llegando desde segunda línea, Pontas invertidos, Presión alta, Rotaciones en el mediocampo
🇦🇷 Argentina: El que no se la pase a Messi es gay
Son tablo ürkütücü. Köprülerin satışı, Kanal İstanbul, Montrö’nün esnetilmesi, Ruhban Okulu’nun açılması birleşirse İstanbul’un ortasında fiilen farklı hukukun işlediği “adacıklar” doğabilir. Son ABD ziyareti gösterdi ki bir sonraki ulusal egemenlik tavizi daha büyük olabilir. ++
Mekanizma basit. İçeride meşruiyet azalırken, iktidar dışarıdan onay almak için stratejik varlıkları masaya koyuyor. Finansal nefes ve siyasi vitrin uğruna enerji anlaşmaları, altyapı devri, özel hukuk statüleri ve yargı esnemeleri pazarlığa açılıyor. Bir yandan da dışarıdan destekle, içeride buna engel olabilecek muhalif siyasi odaklar hapse atılarak resim dışına itilmeye çalışılıyor. İstanbul’a siyasi olarak çökülüyor. Sonra da pazarlık yapılıyor. Kısa vadede kazanç, uzun vadede egemenlik ipoteği.
ABD ile imzalanan nükleer işbirliği mutabakatı ve Rus gazından vazgeçip Amerikan LNG’sine yönelme baskısı enerji bağımsızlığını zayıflatıyor. Akkuyu gibi uzun vadeli projeler Türkiye’nin yakıt ve işletme zincirini dış aktörlere bağlarken yeni anlaşmalar stratejik kontrolü daha da kırılgan kılabilir.
Ruhban Okulu’nun açılması basit bir azınlık hakları bağlamında görünse de özel statü talepleri anayasal eşitlik ilkesiyle çatışabilir, vakıf davaları uluslararası boyuta taşınabilir. Bu süreç sadece dini değil, hukuki özerklik tartışmaları da yaratır ve dış müdahale kanallarını genişletir. Vakıflar rejiminde yapılacak bir değişiklikle dolaylı yoldan ülke içindeki dini cemaatlerin de ayrıcalıkları ve tesiri artırılabilir.
Kanal İstanbul’un Montrö’ye tabi olmaması Karadeniz güvenlik dengelerini hukuken belirsizleştirir. Türkiye’nin “kendi kurallarım” deme hakkı kısa vadede koz olabilir ama Rusya-NATO çekişmesinde Türkiye’yi pazarlık alanına çeker. Bu da Montrö’nün zayıflamasıyla birlikte diplomatik ve askeri baskıları artırır.
Boğaz köprüleri ve otoyolların uzun süreli işletme devri veya özelleştirme planları, kritik altyapının yabancı sermaye imtiyazına açılması demek. Bu da İstanbul’da uluslararası işletme bölgeleri yaratır. Şehrin lojistik ve ekonomik sinir sisteminde fiilen başka hukuk alanlarının oluşması riskini barındırır.
Yargı kararlarının dış pazarlıkların parçası haline gelmesi Brunson ve Kavala dosyalarında görüldü. Eğer bu pratik devam ederse hukukun bağımsızlığı tamamen araçsallaşır. Bu da egemenliği yalnızca toprakta değil, adalet sisteminde de dış pazarlığa açar. Yargının itibarı diplomatik takasın parçasına dönüşür.
Senaryo net. Kısa vadede dış destek ve vitrin kazanılır, orta vadede enerji, savunma, altyapı ve hukuk alanlarında dış aktörler fiili veto ve imtiyaz gücü kazanır. Bu da ülkeyi stratejik özerklikten çıkarıp, yabancı onaya bağımlı bir yapıya iter. Kısacası, iktidarın ömrü uzar ama egemenliğin ömrü kısalır.
Bu tablo toplumsal dengeleri de değiştirir. Uluslararası sponsorlu dini cemaatler güçlenir, vakıf rejimleri yeniden yazılır, şehirler uluslararası finans ve lojistik aktörlerinin kontrolüne açılır. İçerideki meşruiyet boşluğu, dışarıdan gelen müdahale kanallarıyla doldurulur. Egemenlik sadece devlette değil, toplumda da aşınır.
Kişiselleştirilmiş yönetimler, iktidardakilerin bekasını korumaları için dışarıyla doğrudan hesap vermeden pazarlık yapmasını sağlar. Bunun sonucu da egemenliğin bile pazarlığa açılmasıdır. Denge ve denetleme mekanizmalarının kaybolduğu ve kimseye hesap vermeyen dar kliklerin yönettiği bir ülke bu risklere karşı daha da açık hale gelir. Dış güçler de bu açıklığı sömürür. “Meşruiyet” karşılığı tavizler koparırlar parça parça.
Yani iktidar zayıfladıkça hem iç baskıyı artırıyor hem de dışarıya tavizleri. Bunun sonucunda halk egemenliği hem içeride hem dışarıda aşınıyor, demokratik ve bağımsız bir cumhuriyet olabilme vasfımızı yitiriyoruz. Yani bu iktidar ve kurguladığı siyasi sistem Türkiye’nin bekasıyla örtüşen değil ayrışan bir rotaya sahip. Bu riskler ciddiye alınmalı. Hem halkın hem de devletin bağımsızlığı ve bekası için.
Hidayet Türkoğlu ile ilgili en çarpıcı bilgiyi @kaankural Socrates’e yazmıştı;
“Canımın en yandığı anlardan biri, hidayetin 2003'teki Hırvatistan maçında verdiği çetnik selamıdır. Yani sen Bosnalısın. Ama işte öyle bir dönemden geçiyor ki Hidayet, Sacramento'da Divac ve Stojakovic ağabeylerinin koltuğu altında olmak önemli onun için. Düşün, senin ailen Bosnadan geliyor, Türkiye adına oynuyorsun, hırvat tribününe çetnik selamı veriyorsun"
Hep güçlü olana yanaşma, ortamın havasına göre saf belirleme; bu tavır kariyerinde de, sonrasındaki rolünde de değişmedi..
AB süreci kılıfıyla ülkenin altı delinirken bir yandan da haşaş etkisi gibi o günün konjonktürüne uygun türkiye'nin en eh işte günleri diyebileceğimiz günleri yaşandı ve bitti saygısızca bize de geriye ayranın dökülmüşüyle yoğurdun ekşisi kaldı
1990 civarı doğanlar şu yıllarda üniversite okudu kyk bursu ile avrupa turu yaptılar, her türlü festivalde eğlendiler, salaktan bölüm okuyanlar bile iyi işlere girdiler şimdiye yükseldiler, arabalarını gençken aldılar çoluğa çocuğa karıştırlar… tarihin en iyi yaşam döngüsü amk
Türkiye'yi hayattan beklentileri bize mukabil olabilecek jenerasyondan 2004'e kadar mezun olup işe başlayanlar yaşadı zorlasan 3-4 sene esner max, 2001 kriziyle 2008 krizi arasında biriktirdiğini , alabildiğini alan herkes güzel hatırlıyordur eminim
1990 civarı doğanlar şu yıllarda üniversite okudu kyk bursu ile avrupa turu yaptılar, her türlü festivalde eğlendiler, salaktan bölüm okuyanlar bile iyi işlere girdiler şimdiye yükseldiler, arabalarını gençken aldılar çoluğa çocuğa karıştırlar… tarihin en iyi yaşam döngüsü amk