Muazzam bir olay.
"2,5 gün kayboldum. Günde 200 defa içimden İstiklal Marşı'nı okuyordum, motive olmak için. Ülkem adına yaptım. Ölürdüm, geri dönmezdim."
Güney kutbuna tek başına gidip -40 derecede günlerce yürüyüp Türk bayrağı diken Ali Rıza Bilal...
İlber Ortaylı'nın şubat ayında kaleme aldığı yazısından bir kesit:
"Pazar gecesi fenalaştım. Hasta bakıcı Sevim Hanım, Dr. Şevval Kanlı, hemşirelerden Tuğba ve Çağla hepsi birden seferber oldular. Zaman makinesine binebilsem Gazi Paşa’ya telgraf çekeceğim: Paşam, dört Türk kadını, ihtiyar moruk profesörü kurtardılar. İnkılaplar hedefine varmıştır."
Ben tarihçi olmadan önce Atatürk’ün çok büyük bir adam olduğunu biliyordum. Fakat tarihçi olduktan sonra anladım ki her geçen gün başka yeni bir büyüklüğünü keşfediyorum. Öğrendikçe daha da büyüyen bir adam.
Selanikli bir yetim düşünün. Tüm o Balkan facialarını gün ve gün yaşamış. Hasta adam denilen bir imparatorluk. Batısı-Doğusu-Güneyi işgal edilmiş bir ülke. İstanbul'da iki tramvay durağı arası sıkışmış bir iktidar.
Yok olmuş gözüyle bakılan bir millet. Silahları toplanmış. Tersanelerine girilmiş. Orduları dağıtılmış. Ulaşım, iletişim araçlarına el konulmuş. Ama İngiliz zırhlılarına bakarak ''Geldikleri gibi giderler'' diyen bir kudret. Bu kudret henüz 38 yaşında.
Omuzundaki rütbeler Trablusgarp, Balkan savaşları görmüş. Birinci dünya savaşında üç cephe görmüş. Kronik böbrek rahatsızlığı, cephede ordu yönetirken geçirdiği sıtma nöbetleri. Samsun'a çıkmış ''Milletin istiklalini yine milletin karar azmi belirleyecek'' demiş.
Erzurum'a geçmiş. Üstündeki üniformayı çıkarmış. Güvencem millettir demiş. Üstünde validen aldığı bir ceket, arkadaşından aldığı bir pantolon. ''Manda ve himaye kabul edilemez'' demiş. Hiçbir şeyi olmayan Selanikli bir yetim. Tüm çevresi Paşa torunu. Saray adabı.
Bir heyet kurmuş. ''Burada devlet artık biziz'' demiş. Sivas'ta ''Milli sınırlar bütündür bölünemez'' demiş. Seyyar bir hükümet. Binası yok. Askeri yok. Parası yok. Bildiğiniz seyyar, ellerinde masa geziyorlar. Boyunlarında idam fetvası. Çıkan iç isyanlar. Olmayan bir orduyu var edişi. Halktan civi, çarık, patiska isteyişi.
Ermenileri yenince silahlara el koyup, İngilizlerle “yardımlarınız için teşekkür ederiz Ermenilere verdiğiniz silahları teslim aldık” diye t*şak geçişi.
Bir bütün gibi görünen silah arkadaşlarının neredeyse hepsinin içeride ona muhalefet oluşu. Ama her savaşı kazanması. Cephe'de eğitim kongresi toplaması, çalıkuşu okuyuşu. bitirince ismete göndereceğim demesi. Savaşı kafada bitirişi. Orduyu taarruz'a kaldıracak, kolordusuna subay bulamayışı.
Kurmay arayışında bulduklarının İsmet Paşa'nın rütbesi küçük diyerek emrine girmek istemeyişleri. Yeni arayışlar. Her Paşa'nın üstünde ayrı bir üniforma. Kimisi yerli, kimisi Rus paltosu. Silah bütünlüğü anca anca tamamlanmış. Bir kısmın Mustafa Kemal'i uzaklaştırmak lazım diye muhalefeti.
''Tarih ve millet önünde tüm sorumluluk bana aittir'' diyerek 1684'ten bu yana geri çekilen orduyu taarruz'a kaldırışı. ''Bütün cepheleri gezdim Mustafa Kemal diye birini göremedim'' diyen Hacıanesti'ye ''Neredesin gel de ordularını kurtar'' diye bağırışı.
“Bu millet hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz, yaşamayacaktır” deyişi. Dimitrina Kovaceva’ya “kadınlar yeniden var edecektir kendini” deyip tüm haklarını teslim edişi.
Ordulara ''İlk hedefiniz Akdeniz! İleri' emrini verişi. Modern Türkiye'yi kuruşu. ''Bunca zaman ümmettiniz artık kimseye kul olmayın millet olun'' deyişi. İyi ki bizim Atamızsın. İyi ki bizim kurtarıcımız, bizim babamızsın. Seni nesilden nesile aktaracağız. Anlatacağız.
Ruhun şad olsun Ulu Gazi. Fikirlerinin bekçisiyiz.
Şimdi size bu anti-Kemalistlerin "yokmuş" gibi davrandığı trajik bir hadiseyi anlatayım da kim kilise meraklısı, kim papaz müptelası onu anlayalım.
Sene 1924... Lozan yürürlüğe girmiş, Mübadele Anlaşması kapsamında karma komisyon, sınır dışı edilecek Rumları tespit ediyor... Hakkında sınır dışı kararı alınanlardan biri de İstanbul'daki Derkoi Metropoliti Konstantin Arapoglou...
Patrik 7. Gregorios, 17 Kasım 1924'te vefat edince, oldu bittiye getirip yerine kim seçiliyor dersiniz? Hakkında sınır dışı kararı bulunan Konstantin Arapoglou...
Tabi Kemalist Türkiye'nin bu konularda şakası veya tavizi olmaz. Ankara ayağa kalkıyor. Bizim gericilerin dinsiz, imansız diye hakaret ettiği Kemalist mebuslar ateş püskürüyor. Haliyle hükümet Patrikhane'nin seçimini tanımıyor.
Ankara'nın kararı üzerine Yunanistan Avrupa kamuoyunu ayağa kaldırıyor. Tarihe dikkat. Aralık 1924... Altı ay önce Nasturiler ayaklanmış, beş ay önce İngilizlerle Musul nedeniyle çatışma yaşanmış, dört ay önce Bitlis'te Kürt İstiklal Komitesi deşifre edilmiş, iki ay önce Şeyh Sait gizliden gizliye isyan hazırlığına başlamış, Seyyit Abdülkadir İstanbul'da İngilizlerden destek arayışında, Vahdettin yanlısı Tarikatı Salahiye örgütü Anadolu'da Ankara karşıtı faaliyete çoktan geçmiş...
Dikkatinizi çekerim o tarihte İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar henüz Ankara'yı başkent olarak bile tanımıyor. Popüler tabirle "meşruiyet" kazandırmak istemiyorlar. Yani Yunanistan'ın patrik seçimi nedeniyle Avrupa'yı ayağa kaldırması boşuna değil. Rejimi yıkmak için fırsat kollanıyor.
Hani bizim gericilere göre Kemalist Türkiye'yi İngilizler kurmuş ya(!) Daha 1924'te yıkmak için nasıl da dört koldan çaba harcıyorlar. Ama bizim Kemalistler bu ortamda bile hakkında sınır dışı kararı verilmiş metropoliti patrik olarak tanımak istemiyor. Ulusal bağımsızlık konusunda o kadar saplantılı derecede takıklar.
Neyse, 28 Ocak 1925'te Arapoglou hakkında resmen sınır dışı kararı veriliyor. Koskoca Patrik'i postalayacaklar. Atina iyice deliriyor. Türkiye'yle savaşın eşiğine geliyorlar.
Atatürk o sırada Adana'da... Savaş riskini görür görmez trenle Ankara'ya yola çıkıyor. Vagonda haritalar serilmiş, harp oyunu oynanıyor. O sıra Celal Bayar şarap getirilmesini istiyor. Ve Atatürk'ten hayatında ilk kez zılgıt yiyor. Hatıratında anlatmış. "Zevk-u sefa bitmiştir. Şimdi işin içindeyiz Ne şarap ne başka bir içki, içemezsiniz" diye gürlemiş. Konya'ya kadar incelenmiş haritalar. Neticede "Çekerim Yunan’ı Çatalca’ya kadar. Orada kuşatır, işini bitiririm" demiş Gazi'miz... Geri adım yok. Binbir tehlikenin içinde patrik için taviz maviz yok.
Sonuç olarak Kemalistler papaz için taviz vermemiş. Şutlamışlar gitmiş. Bir ay sonra da Şeyh Said isyanı patlak verdi.
İşte bizim gericiler Şeyh Sait'in haksız yere idam edildiğini utanmadan türkü gibi çığırır ama o hengamede savaşı göze alıp patriği şutladıklarını fısıldamazlar bile.
Kemalistler cami yerine kilise edermiş :) Güleyim bari.
Edebiyatını yaptığınız Ayasofya'da kıldığınız her namazı Kemalistlere borçlusunuz. Bu sizin kaderiniz koçlar.
Ha, bu arada... Arapoglou'nun kemikleri var ya... Yıllar sonra Türkiye'ye getirildi. Hangi hükümet getirdi, onu da gericiler bir zahmet baksın, öğrensin. Ama oturarak... Düşüp bayılmasınlar.
Başöğretmen Atatürk'ün 1933 yılında lise bitirme sınavlarında öğrencilere sorduğu sorular:
- Türklerin bütün dünyaya medeniyet yaydıkları sahalar nerelerdir?
- Türkiye'nin kuruluşundaki esaslar nelerdir?
- Hilafet ve saltanatın kaldırılmasındaki sebepler nelerdir?
- İnkılaplar nelerdir?
- Türkiye'de şehirlerin trafiğe müsait bir hale getirilmesi için ne yapmak lazımdır?
- Tarım, memleketin nerelerinde yoğunlaştırılmalıdır?
- Orta Anadolu'ya neden önem verilmektedir?
- Devletçilik ve devlet sosyalizmi nedir?
- İspanya'ya geçen ilk Arap ordusu kaç kişiydi? Nerede karaya çıktılar? Hangi istikamete ilerlediler?
- Sevr Anlaşması ile Lozan Anlaşması arasında ne gibi farklar bulunmaktadır?
- Ege mıntıkası iklimiyle Akdeniz mıntıkası iklimi arasında ne gibi farklar vardır?
- Türkiye'de ve Almanya'da cumhurbaşkanı seçimi nasıl yapılır?
- Mısır, Eti ve Sümer medeniyetlerinden hangisi daha eskidir?
- Bakanların sorumlulukları nelerdir?
- Mondros Ateşkes Anlaşmasını kimler imzalamıştır?
- İstiklal Harbi'ne hangi ateşkes nihayet vermiştir, bizim orada temsilcimiz kimdi?
- Bizansla Türklerin ilk teması ne zaman olmuştur?
- Hindistan medeniyeti kimler tarafından kurulmuştur?
Ben bu cumhuriyeti niye kürtçülere islamcılara falan beğendirmek zorundayım amk..Ben bin yıl önce bu anadoluya girdiğimde sen zagros dağlarında ağan için koyun otlatıyodun, aradan bin yıl geçti ben cumhuriyeti ilan edecek seviyeye geldim sen hala zagros dağlarında ağanın koyunlarını otlatıyodun. 100 kilometre aşağıda doğsan hayatında göremeyeceğin medeniyeti, çağdaş hakları, Allah yüzüne baktı 100 km yukarda doğdun piyango vurdu kucağında buldun, yatıp kalkıp şükredeceğin yerde daha hâla yüzsüz yüzsüz “ya bu cumhuriyetin üst kimlik tanımı niye türklük cart curt”..sanane yarram sana mı soracaz amk..velev ki Atatürkün canı öyle istedi öyle koydu sanane amk sen kimsin?. ben fransızlara gidip de “ya bu ihtilalin adı niye fransız?”diye soruyor muyum..sorsam adam bana demeyecek mi “lan hıyar ağası ihtilali yapan benim, o ihtilali yapacak tarihsel ilerlemeyi kat eden benim, senin faydalanıp, çağdaş seviyeye çıktığın o fikirleri geliştiren benim, kanıyla canıyla ihtilali yapan benim sen kimsin de sana bu ihtilali beğendireceğim amk”. Senin bu cumhuriyete isyan etmekten başka ne katkın oldu ki bir de paye istiyorsun amk son bin yıldaki tüm gelişimini son 100 yılda yaşadın, onu da cumhuriyet sayesinde yaşadın..sen kimsin ben sana cumhuriyeti beğendireceğim amk asıl sen kendini cumhuriyete beğendirmek zorundasın.
Ergenlik, Atatürk'ü sevmekle; olgunluk ise Atatürk'ün tanrılar konseyi tarafından emperyalistlerin anasını siksin diye dünyaya yollanmış bir kuvvet olduğuna inanmakla başlar.