Tarlabaşı Semt Evi 2 yaşında!
Yeni yaşımızda dostlarımıza açık mektup:
İki yıl, takvimde küçük bir süre gibi… Ama burada zaman başka akıyor; bir çocuğun ilk kez bir kitabı kendi seçtiği an kadar uzun, bir kadının sesini ilk kez yükselttiği an kadar derin.
Semt evi, bizim inatla başladığımız mücadelenin yeri.
Belki de bu yüzden, “böyle gelmiş böyle gider” diye dayatılan ne varsa, burada yavaş yavaş yerinden oynuyor.
Burada hayat, tek tek anlardan değil, o anların birbirine eklenişinden kuruluyor. Aynı masanın etrafında kurulan söz, yarım bırakılmayan bir itiraz, geri çekilmeyen bir adım…
Bunlar yalnızca olup biten şeyler değil; bu düzene rağmen değil, bu düzeni değiştirerek kurulacak bir hayatın izleri.
Kimse kimseyi “yetiştirmiyor” burada. Çünkü kimsenin kimseden eksik olmadığını biliyoruz. Ama herkesin bu düzende, bir yerinden eksik bırakıldığını da.
Belki de bu yüzden yaptığımız şey yalnızca birbirimize yer açmak değil; birlikte yer tutmayı, birlikte kalmayı, birlikte değiştirmeyi öğreniyoruz. Ve artık biliyoruz: yan yana durduğumuz her an, kendiliğinden bir itiraza dönüşüyor.
Bazen bu itiraz bir çocuğun sorduğu soruda beliriyor, bazen bir kadının artık susmamayı seçtiği yerde, bazen de mahallenin ortasında, “böyle devam etmeyecek” dediğimiz o eşikte.
Çünkü biliyoruz ki eşitsizlik kendiliğinden sürmez; onu ayakta tutan bir düzen vardır. Ve o düzen değişecekse, bu da kendiliğinden olmayacak. Değişim, ancak birlikte durmayı öğrenenlerin, birlikte söz kuranların ve o sözü büyütenlerin işi olacak.
Tarlabaşı Semt Evi’nin ruhu biraz da burada saklı.
Yardım etmekte değil, eşitsizliği olağan saymamayı öğrenmekte; eksik olanı tamamlamakta değil, neden eksik bırakıldığını birlikte sormakta.
Burada hazır cevaplar yok; hazır kabuller de yok.
Her şey yeniden düşünülüyor, birlikte kuruluyor.
Burası gelip bakılacak bir yer değil. Bir yerinden tutulmadan, bir ucundan dahil olmadan, uzaktan anlaşılacak bir yer hiç değil. İçine girdikçe, söz de büyüyor, sorumluluk da.
Çünkü burası, seyredilecek bir yer değil, ancak birlikte var olan bir yer.
Ve bu yer, kendiliğinden var olmadı. Beyoğlu’nda, bu hayatın değişebileceğine inananların, bunu birlikte kurmakta ısrar edenlerin emeğiyle kuruldu.
Türkiye Komünist Partisi’nin bu mahallede açtığı bir alan olarak, yalnızca bir mekân değil, bir taraf olma hali olarak büyüdü. İki yıldır olduğu gibi, bundan sonra da aynı yerden konuşacağız: bu hayat böyle kalmak zorunda değil.
Tarlabaşı Semt Evi gönüllüsü ol.
İkinci yaşımızı birlikte kutlayalım.
Yeni yaşlara, daha kalabalık, daha güçlü yürüyelim.
Aklınızdan bile geçirmeyin!
Ülkemizin içine bir ur gibi yerleşip yayılan dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun 36. Zirvesi 7-8 Temmuz’da başkent Ankara’da düzenlenecek.
Lafa gelince “vatan, millet, sakarya” diyenlerin ülkemizin bağımsızlığı ve egemenliğine yönelik en büyük tehditlerin başında gelen emperyalist ABD’nin ve onun liderlik ettiği NATO’nun emir eri gibi davranmaya ne kadar hevesli olduklarını bu vesileyle bir kez daha görüyoruz.
Tam da bu kapsamda, Ankara’da NATO karşıtı bir miting düzenlenecek diye kenti açık hava hapishanesine çevirme niyetlerini yakından takip ediyoruz.
Partimizin çağrısını yaptığı, 5 Temmuz'da Tandoğan'da gerçekleşecek mitingin yasaklanacağı haberlerini üstü kapalı olarak servis etmeye çalışanları uyarıyoruz: Aklınızdan bile geçirmeyin!
Daha geçtiğimiz aylarda Filistin ve Lübnan halkının üzerine, komşumuz İran halkının üzerine yağdırılan ABD menşeli bombalar tüm dünyanın ve tabii ki halkımızın hafızasında ve vicdanında yakıcılığını koruyor.
Bu düzenin ev sahibi olan patronlar, AKP iktidarı ve buldukları her fırsatta NATO övücülüğü yapan düzen muhalefeti tüm bu katliamların bir numaralı sorumlularından Trump’ın, ülkemize gelecek olmasından mutlu olabilir.
Yeni anlaşmalar ve yeni görevlerle kendi servetlerini, koltuklarını sağlama alacaklarını düşünüyor olabilirler.
Ancak bu ülke onlardan, işbirlikçilerden ibaret değil.
Memleketimizin bağımsızlığını ayaklar altına alacak, halkımızı kendi çıkarları doğrultusunda ölüme gönderecek ABD’nin planları önünde boyun eğecek bir halk yok bu ülkede!
Kalbi İsrail ve ABD caniliğinin karşısında, sonuna kadar Filistin ve İran halkının yanında atan milyonlar var bu ülkede.
Memleket toprağındaki ABD ve NATO üslerinden utanç duyan bir halk var bu ülkede.
Bunları aklınıza kazıyın ve asla unutmayın.
Ankara’da NATO’yu hak ettiği gibi karşılamak, on binlerce kişiyle bu emperyalist haydutluğun karşısına dikilmek bu ülkenin yurtseverlerinin, cumhuriyetçilerinin, devrimcilerinin, komünistlerinin boynunun borcudur.
Bu miting bu anlamıyla sadece TKP’nin değil, ülkemizin tüm onurlu yurttaşlarının ve emperyalizme karşı samimi olarak mücadele yürütenlerin mitingidir.
Çağrımız onlaradır, gelin memleketimizin bağımsızlık bayrağını hep birlikte yükseltelim, gelin işbirlikçilerin ve emperyalist haydutların karşısına hep birlikte dikilelim.
BU MEMLEKET BİZİM!
Patronlar lüks otelde sözde ülkenin tarım politikalarını konuşuyor.
Ama gerçekte konuştukları şey; işçileri nasıl daha fazla sömürecekleri, hak gasplarını nasıl sürdürecekleri.
Biz buradayız, bekliyoruz.
İşçilerin alın terinin hesabını vermek için gelin, hesap verin!
Anayasa Mahkemesi’nin Nafaka Kararı Yok Hükmündedir! Haklarımızdan da mücadelemizden de vazgeçmeyeceğiz!
Nafaka hakkına yönelik saldırılar, yıllardır mücadele ederek kazandığımız hakları geriye götürme girişimidir. Amaç açıktır: Şiddet görse bile boşanamayan, boşansa bile ayakta kalamayan kadınlar yaratmak.
İktidar kazandığımız hakları geri almak için açıkça saldırmakta, bu düzenleme ile kadınları boşanma sonrası yoksulluğa ve güvencesizliğe mahkûm etmeye çalışmaktadır.
Kreşlerin, kamusal bakım hizmetlerinin, güvenceli istihdam olanaklarının ve sosyal destek mekanizmalarının yetersiz olduğu koşullarda nafakanın sınırlandırılması, kadın yoksulluğunu daha da derinleştirecektir.
Bugün boşanma sonrasında yoksullaşma riskiyle en çok karşı karşıya kalanlar, yıllarca ev içi emeği üstlenmiş, çocuk, yaşlı ve hasta bakım sorumluluğunu taşımış, çalışma yaşamından uzaklaştırılmış emekçi kadınlardır.
Nafaka hakkına yönelik her müdahale, en ağır sonuçlarını emekçi ve yoksul kadınlar üzerinde yaratacaktır.
Eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam hakkımızdan vazgeçmeyeceğiz. Nafaka hakkına yönelik saldırıları kabul etmiyoruz; kadınların ekonomik ve sosyal güvencelerini hedef alan her türlü düzenlemenin karşısında olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz.
100 yıllık hırsızlığın, Koç’un karşısına dikildik!
Halkımız büyük bir yoksulluk içindeyken Koç Holding’in 100. yılı dolayısıyla Ankara’da kutlama yapan sömürücüler, karşılarında bu ülkenin komünistlerini, yurtseverlerini buldular.
AKP, CHP ve MHP dahil tüm patron partilerinin liderleri, cumhuriyet ve emekçi düşmanı bu düzenin sahiplerinden Koç’un kutlamasında önlerini ilikleyerek yer aldı.
O "kutlamaların" önünden seslendik: Bu ülkede karşınızda önünü iliklemeyenler var. Sözümüz söz: Halktan çaldığınız her şeyi devletleştireceğiz!
🚩Özel İtalyan Lisesi öğretmenlerinin grevi 123. gününde kazanımla sonuçlandı.
Hakları için anlaşmaya varıp, bugün iş başı yaparak öğrencilerine, okuluna kavuşan öğretmenlerimizi tebrik ediyoruz.
Örgütlü mücadele kazandırır!
NATO, ölüm ve onursuzluktur!
Yaşasın barış, bağımsızlık ve sosyalizm!
🔴5 Temmuz'da NATO karşıtı büyük mitingte buluşuyoruz!
AKP Temmuz ayında NATO zirvesi için Ankara'da hayatı durdurmaya hazırlanıyor. Kurulduğundan beri dünyanın her yerinde halklara kan kusturan bu uğursuz örgüt Ankara'daki zirvede Türkiye'nin savaş ve yıkım planlarının daha fazla içine çekileceği bir yeniden yapılanmaya gidecek. NATO'nun emperyalist planlarına ve Türkiye üzerinde yaptıkları hesaplara yine Ankara'da dur denmelidir.
Halkımızı 5 Temmuz günü NATO zirvesi öncesinde emperyalistlere kuvvetli bir uyarı için büyük NATO karşıtı mitingde buluşmaya davet ediyoruz. Mitingde bir araya gelecek yurtseverler "NATO, ölüm ve onursuzluktur; yaşasın barış, bağımsızlık ve sosyalizm" diyerek NATO'cu emperyalistlere Türkiye'nin de dünya halklarının da sahipsiz ve çaresiz olmadığını gösterecektir.
TKP İstanbul İl Başkanı Ahmet Dincel, bugün Haziran Direnişi'ni anmak için yaptığımız eylemde konuştu:
"Bizim Haziran Direnişinden öğrendiğimiz şey şudur: Kendi geleceğini ellerine almayan bir halk, halk olamaz. Tek olur. Tek tek evde oturan, endişelenen, izleyen olur ama halk olamaz. Halk olmak için ayağa kalkmak, isyan etmek, izlememek gerekir.
Ne iktidarı, ne de düzen muhalefetini. Selam olsun Haziran Direnişi'nde ayağa kalkanlara, boyun eğmeyenlere!"
Bugünden itibaren artık iki parti var. Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşılıklı tavizlerle anlaşacakları beklentisi büyük olasılıkla gerçekleşmeyecek. Ancak bu iki partinin birbirinden ayrışması kolay olmayacak. Tam da AKP’nin istediği gibi, birlikte yürüyemeyen ama ayrılmaları zahmetli ve zaman gerektiren iki parti CHP.
Bir taraf diğerini “Saray’ın emriyle hareket etmekle” suçlarken diğer taraf yolsuzluklar ve ahlaki bozulmanın üzerinde duruyor. Defalarca söylediğimiz gibi dünya ve memleket meselelerine ilişkin bir tartışma yok ortada.
Türkiye’de iktidara dönük tepkili kesimleri önemli bir bölümünün desteğini alan bir parti olarak CHP’nin kitlesi “AKP’yi yenecek” lider arıyor. Bu nedenle Kılıçdaroğlu yolsuzluklar konusunda ikna edici olsa dahi CHP tabanını kendi yanına çekemez. İnsanlar hayata küser, içe kapanır, başka arayışlara girenler olur ama Kılıçdaroğlu’nun peşinden gitmez. Geniş bir kesim ise kulaklarını ve gözlerini tıkayarak Özgür Özel’in arkasında durmaya devam eder. Seferber edilen bütün kaynaklara ve şişirme girişimlerine rağmen Kılıçdaroğlu’nun bugün Genel Merkez binası önünde gerçekleştirdiği mitingin sönük geçmesi bunun kanıtıdır.
Böyle bir tablo iktidarın daha fazla müdahalesine yol açacaktır. İktidar iki CHP yaratıp ana muhalefeti zayıflatacağını düşünmüştür ama kendisi ikna edici olamadığı için politik gündemi bir anda iki CHP belirlemeye başlamıştır. Toplum CHP’ler arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır. AKP buna tahammül göstermeyecek ve CHP’li bazı isimlere ve yerel yönetimlere daha fazla yüklenecektir. Kılıçdaroğlu’nun stratejisi de tamamen bunun üzerine kuruludur. Şimdiye kadar kendisine yol gösterip belge ulaştıranların buna devam etmesini ummaktadır.
Peki iktidarın bu müdahaleleri, şu anda hâlâ birlikte hareket etmeye devam eden Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in, kendilerini aşan bir toplumsal hareketin ortaya çıkmasına yardımcı olmasına neden olur mu?
Görüldüğü kadarıyla Türkiye solunun geniş bir bölümü buna inanıyor. İktidarın saldırıları gerekçe gösterilerek, sınıfsal ve ideolojik karakteri, dünyaya bakışı son derece açık bir ekibe kefil ve destek olunuyor.
Bugün hemen her açıdan inandırıcılığı zayıflamış iktidarla mücadeleyi “geniş kesimlerin tercihi bu” gerekçesiyle devrimci değerlere karşıt bir çizgiye yerleştirmek, şu yolsuzluk vb. iddiaların tamamı düzmece ve iftira olsa bile büyük, çok büyük bir yanlış.
Bu yanlış, “başka bir dünya mümkün” iddiasının reddedilmesi anlamına gelir.
İktidarın siyaset alanını ve başka partileri tasarlama girişimlerine karşı durmak ile sermaye egemenliğinin talan ve aşırı sömürü mekanizmalarının iyice çürüttüğü düzen siyasetine yerleşip burada güç toplamaya çalışmak arasında büyük bir fark var.
Bugün İmamoğlu-Özel ikilisinin arkasında duran toplumsal kesimlerin yeni gelişmelerin yaratacağı travmaları atlatması ve henüz bu olup bitenlere ilgisiz ancak yoksulluk nedeniyle arayışta olan geniş kesimlerin güvenebileceği bir seçeneğin yaratılması bu kirletilmiş düzlemin içinde mümkün değildir.
Dahası, bu yaklaşım, halkın karşı karşıya olduğu yaşamsal sorunlar ve bu sorunların kaynaklarıyla ilgili tutum alarak iktidarın karşısında bir direnç ve seçenek yaratma sorumluluğunun en olmadık zamanda bir kenara konması anlamına gelecektir.
Oysa bu kadar “umutsuz” ve “çaresiz” olmak için bir neden bulunmamaktadır.
Bu halk zorbalara boyun eğmez!
2013 yılının 31 Mayıs akşamı binlerin akın ettiği Taksim’de başlayan ve memleketin dört bir yanına yayılarak milyonlarca emekçinin parçası olduğu Haziran Direnişi halkın boyun eğmeyeceğini, bu memlekette umudun tükenmeyeceğini gösterdi.
AKP, muhalefetin ve iktidar ortaklarının da yardımlarıyla Türkiye’yi esir almış ve düzen siyaseti halkı bu esarete alıştırma görevini üstlenmişti. AKP Türkiye’yi dönüştürmek için cüretli adımlar atarken ona engel olabilecek hiçbir güç yok gibi gözüküyordu.
Haziran Direnişi her şeyden önce bunun doğru olmadığını ispat etti: Düzen siyaseti ve meclis muhalefeti yıllar boyunca halkı oyalamıştı, oysa ki halk hareketi AKP’yi durduran ve Erdoğan’a sınırlarını gösteren asıl güçtü.
Haziran Direnişi’nden sonra 13 yıl boyunca yaşananlar da bunu kanıtladı. Halkın öfkesinden ve Haziran’da ortaya çıkan enerjisinden korkulmuştu. AKP bunu her fırsatta direnişin meşruiyetine saldırarak, direnişin kökünün dışarıda olduğuna dair kanıtlar uydurarak gösterdi. Muhalefet ise kendi kontrolünde olmayan bir hareketin mevcut sistemin meşruiyetini de sarsabileceğini bilerek buna yol açmaması için sorumluluk üstlendi.
Halbuki Haziran Direnişi’nde özgürlükleri için mücadele edenler laik ve yurtsever duyarlılıklarla hareket etmiş, AKP projesinin zıttı olarak “dış güçler”in müdahalelerine izin vermemiş, ayaklarını memleketin toprağına basmasını bilmişti. Haziran Direnişi’nin bu karakteri, topraklarımızın AKP eliyle yeni NATO birliklerine açıldığı, ülkemizin daha Amerikancı ve NATO’cu bir eksene doğru sürüklendiği bugünlerde daha büyük anlam kazanmaktadır.
Bu halk kaderini kendi eline aldığında parlamış, özgüvenini kazanmış ve Türkiye tarihinin en önemli toplumsal olaylarından birine imzasını atmıştır.
Karanlığın içerisinde bir işaret fişeği gibi parlayan bu direnişi selamlıyoruz.
Maden şirketleri yalan söylüyor! | YILDIZLAR SSS HOLDİNG
Ödenmeyen maaşlar, gasbedilen tazminatlar ve çevre katliamları... Yıldızlar SSS Holding’in büyüme hikayesinin arkasında işçi sömürüsü var. Artık yeter!
KÜBA’YA GÜNEŞ TOPLUYORUZ
Ablukaya karşı Küba halkıyla dayanışmamızı Küba'daki hastanelere güç verecek güneş panellerini göndererek gösterelim. "Küba'ya güneş topluyoruz" kampanyasına hep birlikte destek olalım.
Kampanyaya bağışlarınızla destek olun, Küba halkına yanlarında olduğumuzu hissettirelim.
Her fırsatta başka halkların yardımına koşmayı ödev bilmiş Küba halkıyla dayanışma sırası şimdi bizde.
https://t.co/ZKUjxtkFSi
13. yılında Gezi’yi, Haziran Direnişi’ni selamlamak için “Bu Halk Zorbalara Boyun Eğmez” demek için, Abbasağa Parkı’ndan Beşiktaş Meydanı’na yürüyoruz.
🗓️31 Mayıs Pazar 16.00
📍Abbasağa Parkı
Türkiye Komünist Partisi’nin Özgür Özel ve arkadaşlarına, bir bütün olarak CHP’ye dönük değerlendirmeleri ortadadır. Hiçbir ideolojik, siyasal yakınlığımız olmadığını her defasında tekrarlamak durumunda değiliz. Ayrıca kimseye kefil de olmayız. Ancak…
Şu anda “hukuken” CHP’nin başına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin Genel Başkan olarak kabul etmemiz de, yalnız bugün değil gelecekte de imkansızdır.
Bu “atama” işlemi iktidar olanakları kullanarak bir başka parti tarafından gerçekleştirilmiştir. AKP diğer partileri doğrultu ya da yönetici tayin edemez. Kendi meşruiyeti bu kadar zedelenmiş bir partinin siyaset alanını tasarlama girişimleri, bu girişimlere ortak olanların da meşruiyetini sıfırlar.
CHP tabanının bu operasyonu kabullenmeyeceği açıktır. Bir siyasi parti programı, örgütsel yapısı ve toplumsal ağırlığı ile bir bütündür. Daha önce birçok adımı kendi partisinin tabanındaki hoşnutsuzluklara rağmen dayatıp yoluna devam eden Kılıçdaroğlu’nun bu defa şansı yoktur.
Bizi en fazla ilgilendiren ise siyasi partilerin iç dinamiklerine müdahalenin önünü tamamen açan bu uygulamanın toplum tarafından kararlılıkla mahkum edilmesidir. Bu büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Protesto gösterilerine katılımın az ya da çok olmasının bu aşamada bir önemi bulunmamaktadır.
AKP, medyasından vekiline, bürokratından trolüne başka partilere akıl ve yön verme konusunda kendini kaybetmiş durumdadır. Yandaş köşe yazarları sürekli olarak muhalif parti ve siyasetçilere not vermektedir. Burada siyaset alanının daraltılması isteğinin yanı sıra kadar ideolojik ve kültürel bir sorun da vardır. Her şeyin sahibi olma dürtüsü iktidar için artık bir davranış kalıbı haline gelmiştir. CHP tabanının bunu kabullenmemesi iyi bir şeydir.
İlginç olan, AKP’nin diğer partileri kendisine benzetmeye çalıştıktan sonra kendi alanında beliren rakiplerden şiddetle rahatsız olmasıdır. Ekrem İmamoğlu’nun başına gelenler bu açıdan çok öğreticidir.
Velev ki, Kılıçdaroğlu yönetimi tutsa, parti AKP’yle uyumlu bir biçimde güçlenip ona rakip haline gelse, iktidar aynı operasyonu ona da çekecektir. Ancak bu imkansızdır. Kılıçdaroğlu’nun da bunun farkında olduğu ve CHP’nin yönetilmesinden çok yönetilemez hale gelmesi doğrultusunda adımlar attığı görülmektedir.
Biz CHP gerçeklerini siyasal ve ideolojik zeminde halkımıza anlatmaya devam edeceğiz. Bunu yaparken, Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin Genel Başkanı olarak görmemiz mümkün değildir.
Bu akşam #KomünistBakış'ta:
📌CHP’de ne oldu… Şimdi ne olacak?
TKP Genel Sekretreri Kemal Okuyan, gündemdeki konulara ilişkin Gazeteci İrem Yıldırım'ın sorularını yanıtlayacak. Programı soLTV Youtube kanalına abone olarak takip edebilir, bildirimleri açabilirsiniz.
Doruk Un patronu ve HUBUDER başkanı Gürsel Erbap’ın ensesindeyiz!
Bugün Panista’nın benimle alakası yok diyen Gürsel Erbap’ın Ulus Palmiye Sitesi’ndeki on milyonlarca ederindeki evinin önündeydik.
Hakkımızı alana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz. Yok öyle işçilerin emeğine çöküp, bayramda tatillerde sefa sürmek.
4-5 Haziran’da Ankara’da HUBUDER’in düzenlediği fuarda olacağız. Fuara kadar ise her yerde Erbap’ın ensesinde olmaya devam edeceğiz!
Gürsel Erbap’ı derhal hakkımızı ödemeye çağırıyoruz.
İktidarın kadroları ancak bir devrimin elde edebileceği güç, destek ve meşruiyete sahip oldukları yanılsamasıyla hareket ediyor. Kendilerini “tarih yazan” yüce insanlar olarak görüyorlar. Oysa tanık olduğumuz çürüme ve karşı-devrimdir. Hükümsüzdür!
CHP’yi mahkeme kararları ile yönetmeye kalkarken AKP yerel yönetimlere dönük operasyonlar sırasındaki kirli görüntüye güveniyor olabilir. İtiraflar, parti değiştirmeler, servis edilen video ve fotoğraflar kuşkusuz kamuoyunda belli bir etki yaratmıştır. Ancak toplumun geniş bir kesimi bu operasyonların AKP’yi iktidarda tutmak için icat edildiğinden o kadar emindir ki, asıl kirlenmeyi haklı olarak seçme ve seçilme hakkına dönük müdahalenin kendisinde görmektedir.
Bugün CHP’ye yönetim atamak için yapılan hamle de aynı sonucu verecektir. AKP’nin tabanını bile ikna etmekten uzak bu ve benzer hamlelerin iyi düşünülmüş bir stratejinin ürünü olduğunu düşünmek yanlıştır. İktidar, inisiyatifi elinde tutsa bile bütünlüklü, tutarlı bir planlama ile hareket etme yeteneğine sahip değildir.
Kaldı ki, hep söylediğimiz gibi, bu sistem CHP’yi dışarıda tutarak, CHP’nin katkısını almadan işleyebilecek bir sistem değil. AKP içinde bunun farkında olan birçok unsur olduğu biliniyor.
Öte yandan AKP’nin bu tür hamleleri, “halk bunları yutmaz” kolaycılığı ile karşılanmamalı. “Saldırı CHP’ye” denerek CHP’ye endeksli bir “direniş hattı”nın da başarı şansı yok. Bugün toplumda iktidarın meşruiyetini daraltan asıl konu yoksulluk ve bu yoksulluğa neden olan toplumsal adaletsizliklerdir. CHP’ye dönük operasyonların ikna edici olmamasının derindeki nedeni budur. İktidarın çaresizlik içinde attığı bazı adımlara yanıt mutlaka ve mutlaka sınıfsal bir eksende verilmek durumundadır. Diğer türlü, dar anlamıyla “CHP savunusu” üzerine kurulu bir stratejiyi AKP, ne kadar zayıf ve inandırıcılıktan uzak olursa olsun, kısa sürede dağıtır.
CHP’ye yargı müdahalesi kabul edilemez
İktidar CHP yönetimini değiştirdi!
Kimse “ama yargı kararı” demesin. İktidarın, seçme ve seçilme hakkını kısıtlama doğrultusundaki adımlarına, partilerin içişlerine doğrudan müdahale de eklenmiş oldu.
CHP’nin son üç yılda gerçekleşen kongre ve seçilen yönetimlerini “geçersiz” olarak ilan eden ve partiye Genel Başkan atayan siyasi iktidarın bunu hangi hesaplarla yaptığını biliyoruz. Bu kararın aylar önce alındığını, uygun bir anın kollandığını ve ayrıntılar üzerinde çalışıldığını da. İktidarın bu hamlesini değerlendirirken, CHP’nin iç meseleleri, yerel yönetimlerde yaşananlar, CHP’nin içine doldurulduktan sonra ama tehditle ama isteyerek iktidara sığınanlar hiçbir biçimde gündem edilmemelidir. Bunlar ayrı konulardır, ayrıca tartışılmalıdır. Şu an ise vurgulanması gereken bellidir: CHP’ye dönük “yargı” müdahalesi hiçbir biçimde kabul edilemez.
Siyasi partilerin iktidar tarafından dizayn edilmesi ne “yolsuzluklarla mücadele” gerekçesiyle meşrulaştırılabilir ne de partilerin iç işleyişlerinin bu konuda tanımlanmış kurumlar dışında mahkemeler marifetiyle denetlenmesi kabul edilebilir.
Her tarafı arızalı siyasi partiler ve seçim kanununun toptan tasfiyesi anlamına gelen bu hukuksuzluğu Türkiye Komünist Partisi hiçbir biçimde tanımamaktadır.
CHP yönetimi ile bu kararla parti yönetimine getirilenlerin bir uzlaşmayla süreci yönetip yönetmeyecekleri CHP’yi ilgilendirir. TKP açısından ise kritik olan, onca iç sorun ve hiziple boğuşan iktidar partisinin başka partileri yönetmeye kalkmasıdır. Bu kabul edilemez.
Çekin o kirli ve kanlı ellerinizi Küba ve Kübalı devrimciler üzerinden
ABD emperyalizmi son aylarda petrol kuşatmasıyla, ülkenin kurum ve yöneticilerini hedef alan yeni yaptırımlarla, askeri müdahale tehditleriyle tırmandırdığı saldırganlığına meşruiyet zemini kazandırmak için yalan dolan dolu suçlamalarına bir yenisini ekledi. Raúl Castro’ya karşı, 1996 yılında ABD’ye ait iki sivil uçağı düşürme emri verdiği ve dört kişinin ölümüne yol açtığı iddiasıyla saçmalıktan ibaret bir iddianame yayınladı.
Haddini bütünüyle aşan ABD hükümeti, Küba Devrimi’nin tarihsel liderlerinden biri olan ve Ordu Generali unvanını tarihsel olarak hala taşıyan Raúl Castro’ya el uzatma cüretini göstermiştir.
ABD Adalet Bakanlığı tarafından anti-komünist histeriyle ortaya atılan bu iddiaların asılsızlığını ayrıca tartışma ihtiyacı dahi duymuyor, söz konusu girişimi baştan sona mahkûm ediyoruz.
Küba Devrimi’nin liderliği devrim tarihi boyunca en ağır sınavlardan başı dik çıkmış, tarih tarafından sınanmış ve aklanmıştır. Böyle bir tarihsel mücadelede en kritik sorumlulukları üstlenmiş, Küba halkının aklında ve kalbinde devrimin kahramanı olarak silinmez bir yer edinmiş Raúl Castro’yu sözde mahkemelerinde sanık sandalyesine oturtmak için adım atmaya kalkışmak kimsenin, hele hele ABD emperyalizminin hiç haddine değildir.
ABD ne zaman Küba’yı bir şeyle suçlasa asıl failin kendisi olduğunu biliyoruz. Tıpkı ülkenin yaşadığı enerji darboğazından Küba sosyalizmini sorumlu tutmaya çalışırken olduğu gibi, burada da kendi terör faaliyetlerinin sonuçlarından Küba’yı sorumlu tutmaya çalışıyorlar.
Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri tarafından 1996 yılında düşürülen uçaklar sıradan sivil uçaklar değiller. Miami’de konuşlanmış, CIA tarafından finanse edilen karşıdevrimci çetelerin başında gelen Brothers to the Rescue grubuna ait iki uçaktan bahsediyoruz.
Küba halkını devrimci hükümete karşı ayaklanmaya teşvik etmek için faaliyet yürüten ve radyo yayınlarını, propaganda broşürlerini, hatta Küba’nın tarım arazilerini zehirleyen biyolojik ajanları ülkeye serpmek için Küba hava sahasını yüzlerce kez ihlal etmiş olan Brothers to the Rescue gibi örgütlerin yasadışı faaliyetleri defalarca tespit edilmiş, ABD hükümetine defalarca rapor edilmiş, bu faaliyetlerin önlenmesi için defalarca uyarılarda bulunulmuş ve sürmesi halinde uçakların düşürüleceği defalarca yinelenmiş olmasına rağmen ABD hükümeti bu örgütleri beslemeye ve teşvik etmeye devam etmiştir.
Küba halkı ve Küba hükümeti vatanını karşı devrimci faaliyetlere karşı, terör saldırılarına karşı savunma hakkına sahiptir; Küba, egemenliğini savunma hakkına sahiptir. ABD emperyalizmi bu akıldışı iddianameyle bir kez daha Küba’nın kendini savunma hakkını, egemenlik hakkını hedef almaktadır.
ABD, otuz senenin ardından böyle bir iddianameyi gündeme getirerek ülkeye yönelik askeri müdahalenin yolunu açmaya; ülkenin yöneticilerini, devrimin önderlerini haydutça kaçırmak için zemin yaratmaya çalışmaktadır.
Türkiye Komünist Partisi Küba’yı hedef alan her türlü saldırının karşısındadır; bundan sonra da öyle olacaktır. Küba halkının ve onun devrimci önderliğinin yanındayız.
Yaşasın Küba Devrimi! Yaşasın devrimin büyük kahramanı Raúl!
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite
Emperyalist işgale ve çürümüş saltanata karşı verilen büyük mücadelenin ilk adımı, 19 Mayıs’ı selamlıyoruz!
Bundan 107 yıl önce 19 Mayıs 1919’da başta Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı’na öncülük eden kadrolar Anadolu’daki işgal güçlerinin sökülüp atılması ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile sonuçlanan büyük bir adım attılar. Emperyalizm ve çürümüş saltanat halkımıza ve bağımsızlığımıza kastediyordu. Emperyalizm ülkeleri yıkıma, halkları sefalete sürükleyen bir illet, saltanat ise bir avuç asalağın menfaatleri ve zenginliği için halkı ve onun iradesini hiçe sayan aşağılık bir düzendi. Kurtuluş Savaşı emperyalist işgalle birlikte saltanat düzenine de son verdi.
Bugünse Türkiye’de holdingler ve tarikatlar düzeni hüküm sürüyor. Ülkeyi yönetenler holdinglerin menfaatlerini gözetmeyi her şeyin üstünde sayarken, bu yolda ülkenin bağımsızlık ve egemenliğini de ayaklar altına almakta hiçbir sakınca görmüyorlar.
Bir asır sonra ülkemiz tekrar aynı karanlık tabloyla karşı karşıya. Savaş ve işgallerin, sömürü ve yoksulluğun, ülkenin talanı ve halkın iradesinin hiçe sayılmasının karşısında yapılacak bellidir:
Emperyalizmin ve onun terör örgütü NATO’nun topraklarımızdaki varlığına son verilmeli, NATO’dan çıkılmalı, NATO üsleri kapatılmalıdır.
Çokuluslu tekellerin, holdinglerin, tarikatların saltanatı sonlandırılmalıdır.
Türkiye bağımsızlık ve egemenliğini bir Emekçi Cumhuriyeti ile, Sosyalist Cumhuriyet ile yeniden ve mutlaka kazanacaktır.
Kurtuluşu yaratan halkımıza, mücadeleye önderlik eden kadrolara ve Mustafa Kemal Atatürk’e saygıyla.