AKP Grup Başkanvekili Abdülhamit Gül, bugün yaptığı açıklamada, Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünde herhangi bir hukuki ya da anayasal engel bulunmadığını, Türkiye’nin yeni ve sivil bir anayasaya ihtiyacı olduğunu ve Meclisin alacağı bir kararla Erdoğan’ın adaylığının önünü açacağına olan inancının tam olduğunu ileri sürüyor.
AKP kurmaylarının bu denli özgüvenli konuşabilmesinin kaynağında elbette, burjuva siyasetinin içine sürüklendiği ağır çürüme atmosferinin payı büyük.
Mevcut Anayasa’ya göre Erdoğan’ın yeniden adaylığının önünü açmanın yolu, Meclisin en az 360 milletvekilinin oyuyla erken seçim kararı almasıdır.
Bugün siyasi parti transferlerinin sıradanlaştığı, program ve ilkelerin siyasetten silindiği, kişisel hesapların ve dönemsel çıkarların belirleyici hâle geldiği bir Meclis tablosu iktidarın yönlendirmelerine hiç olmadığı kadar açık hâle gelmiştir.
Nitekim tarihinin en gerici koltuk bileşimine sahip bu Meclis’te, daha geçen ay, Bahçeli’yi dahi şaşırtan bir uzlaşıyla, Yeni Osmanlıcı ve gerici bir anayasaya giden yolun zeminini döşeyen teklif 468 “evet” oyu ile kabul edilmiş, AKP kurmaylarının özgüveni bir kez daha tazelenmiştir.
Halkımıza inatla ve kararlılıkla çağrımız şudur:
Genişletilmiş Cumhur İttifakı'nın politikalarına karşı mahallelerimizden, iş yerlerimizden ve okullarımızdan başlayarak omuz omuza mücadele edelim.
Ülkemizin geleceğini sandalye sayılarına bırakmadan, hep birlikte inşa edelim.
Bu düzende kimse güvende değil
AKP iktidarı yine kendi siyasi ajandasını merkeze alan bir dizi saldırıyı aynı anda sahneye koymuş durumda.
“Ailem güvende” adı altında yapılan operasyonlar bu saldırı halkasının bir parçasıdır.
Bir gece yarısı LGBT dernekleri, aile dayanışma dernekleri ve gazetecilere yapılan operasyonun ardından basına servis edilenlerle gerçekte yapılmak istenenler arasında hiçbir bağlantı bulunmamaktadır.
AKP’nin asıl derdi “ailelerin güvenliği” değil, baştan aşağı çürümüş bu düzeninin güvenliğidir. Bunun için yurttaşlar açık şekilde hedef gösterilmektedir.
Amaçları iddia edildiği gibi emperyalist merkezlerin fon ağlarıyla mücadele etmek de değildir. Fonlar iktidarın yandaş derneklerine milyon avrolar düzeyinde akmaya devam etmektedir.
Ayrıca bu operasyonlar, bir "muhalefet" milletvekilinin öne sürdüğü gibi çözüm süreci ve iktidara karşı bir provokasyon değil; aksine Yeni Osmanlıcı, cumhuriyet ve laiklik düşmanı stratejinin doğrudan parçasıdır.
Dün yaşanan tutuklamalar, eylemlere yönelik saldırılar ve aralarında gazetecilerin de bulunduğu yüzden fazla kişinin gözaltına alınması tam da bu stratejinin sonucudur.
Bu tabloya karşı yapılacak tek şey, bu düzene karşı yürütülecek mücadelenin büyütülmesi ve karanlığa bir an önce son vermek için ayağa kalkmaktır!
Yeni Yüzyılda Cumhuriyet Olacaksa;
TKP İLE GÖREV BAŞINA!
Türkiye Komünist Partisi tam 106 yaşında, ülkemizi esir alan karanlığı defetmek için mücadele ediyor!
Sesimizin ulaştığı her emekçiyi, yurtseveri ve cumhuriyetçiyi safları sıklaştırmaya, Türkiye Komünist Partisi'nde örgütlenmeye davet ediyoruz.
Yaşasın TKP!
Yaşasın Sosyalist Cumhuriyet!
#TKP106Yaşında #Mersin
Halkın kendi geleceği üzerinde gerçek söz ve karar sahibi olabilmesi için, baştan aşağı paranın ve güç ilişkilerinin belirleyici olduğu bu düzen değişmelidir.
Sorgulanması gereken budur.
TKP, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmak ve halkın iradesini savunmak için üzerine düşeni yapmaktan geri durmayacaktır.
Siyaset Paranın ve Gücün Oyuncağı Değildir
Üsküdar’da bugün yapılan başkanvekili seçimi, Türkiye’de siyasetin hangi noktaya sürüklendiğinin en net fotoğraflarından birini oluşturuyor.
Önce Belediye Başkanı tutuklanıyor ve görevinden uzaklaştırılıyor.
Ardından meclisin seçtiği başkanvekili, iktidarın yargısı eliyle görevden alınıyor ve seçim yenileniyor.
Yeni seçime günler kala bu kez belediye meclis üyeleri gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
Ardından dört CHP’li meclis üyesi birden AKP’ye geçiyor.
Böylece Üsküdar Belediyesi’nde seçim öncesi meclis aritmetiği, adım adım değiştirilmiş oluyor.
Bütün bunların ardından da sandık kuruluyor ve iktidar grubu, nihayet üstün gelmeyi başarıyor(!)
Burada artık mesele, kimin başkanvekili olacağı değil.
Mesele, seçimin ne işe yaradığı…
Verilen oyun değeri iktidarın ihtiyaçlarına göre değiştirilebiliyor; seçilmiş başkan görevden alınabiliyor, meclisin bileşimi tutuklamalar ve parti transferleriyle yeniden düzenlenebiliyorsa seçme ve seçilme hakkı açıkça ihlal ediliyor demektir.
Paranın gücüyle, baskı, şantaj ve tehditlerle ya da rant dağıtarak, kaynakları peşkeş çekerek siyasal alanın yeniden kurgulandığı yerde halk iradesinin belirleyiciliğinden söz edilemez.
Halkın kendi geleceği üzerinde gerçek söz ve karar sahibi olabilmesi için, baştan aşağı paranın ve güç ilişkilerinin belirleyici olduğu bu düzen değişmelidir.
Sorgulanması gereken budur.
TKP, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmak ve halkın iradesini savunmak için üzerine düşeni yapmaktan geri durmayacaktır.
Almanya’da sağcı AfD’nin yükselişinden kaygı duyuluyor. Evet, kaygı duyulmalı. Ama önce bu yükselişi neye borçluyuz sorusuna yanıt verilmeli ki çare üretilsin.
AfD yükseliyor çünkü yeşillerden sosyal demokratlara, muhafazakarlardan liberallere tüm partiler Alman halkını düşük ücretler ve güvencesizliğe mahkum eden politikaları savunuyor, bir de üstüne savaş çığırtkanlığı yapıyor.
Çaresiz ve bilinçsiz yoksul insanlar ırkçı AfD’nin peşine takılıyorsa bunun nedeni iyi anlaşılmalı.
AfD, militarizm ve işçi düşmanlığı açısından kontrolden çıkan Alman emperyalizminin bağrında gerçek bir sol seçenek henüz belirginleşmediği için yükseliyor. Yalanla, demagojiyle…
Avrupa Şampiyonu olan Kadın Milli Voleybol Takımımızı tebrik ediyoruz.
Karanlığın Türkiye'yi esir alamayacağını ispat etmeye devam eden tüm kadınlara teşekkürlerimizle.
Bir saatlik haber taramasında tek güne sığmış yüzlerce “şiddet” unsurlu olayla karşılaşıyorsunuz. Her yerde kamera, görüntüler akıyor. Ölenler, ağır yaralananlar. Çürüme, kan döküyor umarsızca. Ha, Deniz Göktaş için 11 yıl isteniyormuş. Hakaret etmiş diyorlar!!!
Köprüler ve Otoyollar Halkındır!
Telekom’dan TÜPRAŞ’a, fabrikalardan limanlara kadar halkımıza ait ne varsa haraç mezat elden çıkaran AKP’nin, adına özelleştirme dediği soygun sicili kabarmaya devam ediyor.
Cumhurbaşkanı kararıyla, daha önce de satılmak istenen ancak sonuçlandırılamayan otoyol ve köprüler, yanlarına yenileri eklenerek tekrar satışa çıkarıldı.
Alınan son kararla 2 Boğaz Köprüsü, 8 otoyol ve 2 çevre otoyolunun 30 yıllığına özelleştirme kapsamına alınması Resmi Gazete’de yayımlandı.
Bu düpedüz hortumculuktur!
AKP iktidarı yıllık 600 milyon dolar kâr getiren bu hatları, hortumla bir avuç sermayedarın cebine bağlamaya karar vermiştir. Üstelik devralan şirketlerin geçiş ücretlerine dilediği gibi zam yapıp kârlarını daha da katlayacağı açıktır.
Maliyeti işçi sınıfının ve emekçilerin cebinden ödenmiş bu stratejik yolları sermayeye devretmek, iktidarın kendi yarattığı ekonomik enkazın faturasını yine halka ödetmesi anlamına gelmektedir.
Stratejik altyapı tesisleri, köprüler ve otoyollar halkımızındır.
Bugüne dek peşkeş çekilen tüm stratejik enerji üretim ve dağıtım ağları, telekomünikasyon altyapısı, madenler, limanlar, fabrikalar ve otoyollar derhal devletleştirilmelidir!
#Mersin Limanında gece vardiyasında kimyasal yüklü konteynerin delinmesi sonucu oluşan kazada yaralanan tüm işçilere ve yakınlarına geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor, süreci takip ediyoruz.
İşçilerin kılına zarar gelmeyecek bir düzeni mutlaka kuracağız!
Okurlarımıza sözümüz var: soL Haber susmayacak!
İktidarın talebiyle üçüncü kez soL Haber’in X hesabına erişim engellendi.
“Halka yalan söylemek suçtur!” demiştik yola çıkarken, bir adım bile geri atmayacağımızı yeniden ilan ediyoruz.👇
https://t.co/uiWMqV5cfT
Sakarya İl Emniyet Müdürlüğü yeni hizmet binası inşaatında çalışan işçiler, aylardır ödenmeyen ücretleri, fazla mesai hakları ve birikmiş hakedişleri için direnmeyi sürdürüyorlar.
Biz de @pensendeyiz ağının yayınladığı videoyu küçük bir dokunuşla, paylaşmak istedik.
Dünya büyük bir savaşa doğru yol alırken…
Gerçek bir barış için bu düzen yıkılmalı
Ukrayna, İran, Filistin, Lübnan, Yemen ve Sudan…
ABD ve batılı emperyalist güçlerin kendi hegemonyalarını koruma ve yeniden tesis etme kaygısı ile farklı coğrafyalarda gerçekleştirdiği siyasi ve askeri müdahalelerin sonucu olarak yaşanan bu savaşlar giderek çok daha kapsamlı, büyük bir savaşın, dünya savaşının provası haline geliyor.
Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’nun öncülüğünde Ukrayna savaşı üzerinden ülkemizi de içine alacak şekilde bir Avrupa-Rusya boğazlaşması sürekli olarak masaya getiriliyor.
Taktik nükleer silahların kullanılacağı, birçok ülkenin parçası olacağı söylenen böylesi bir kanlı hesaplaşma için başta İngiliz, Alman ve Fransız emperyalizmi olmak üzere birçok Avrupa ülkesi hazırlık yaparken, ABD ise bu sürecin arkasındaki gölge kuvvet olmayı sürdürüyor.
Öte yandan ABD emperyalizmi sadece bu bölgeye değil, dünyanın dört bir yanına ateş saçmaya devam ediyor.
Bu yılın başında, 3 Ocak’ta Venezuela’ya yapılan saldırıyla başlayan yeni dönemi İran’a yönelik tam 6 aydır devam eden savaş takip ediyor.
Bu saldırganlığın tehdit ettiği ülkelerden biri olan sosyalist Küba, yarım asrı aşan kesintisiz ve boğucu bir ablukayla karşı karşıya.
Yine Meksika ve Grönland da Trump’ın “buralar bizim olmalı” saldırganlığının öne çıkan hedefleri arasında yer alıyor.
Bunların yanı sıra emperyalizmin esas hesaplaşma alanı olarak öne çıkan Asya-Pasifik’te Çin’i çevrelemek adına son derece tehlikeli bir başka süreç işlemeye devam ediyor.
Filistin ve Lübnan’da ise soykırımcı İsrail’in vahşeti İsrail seçimleri öncesi Netanyahu’nun seçim yatırımı olarak yeniden harlanıyor.
Böylesi bir dünya tablosunda ülkemiz için olası tehditler neler peki?
AKP iktidarının yaptığı son anlaşmalar ülkemizin bağımsızlığını ve egemenliğini tamamen ortadan kaldırırken, batılı emperyalist güçlerin yanında İran, Ukrayna ve Yemen’de devam eden savaşların ve kanlı hesaplaşmaların da suç ortağı haline getirmek üzere.
İran’a dönük ABD ve İsrail saldırganlığının doğrudan parçası olamayan AKP iktidarı, şimdi barış masallarıyla süslenen Yeni Osmanlıcı “çözüm süreci” üzerinden halkı bu savaşa ikna etmeye çalışıyor. Sermayenin dizginlenemeyen açlığı, yayılmacı emperyal hevesler, AKP iktidarının dinci mezhepçi gericiliği, ABD emperyalizminin bölgeye dönük saldırganlığı ile birleşmiş, ortalığı sağlı “sollu” İran’a sefer naraları sarmış durumda.
Öte yandan AKP iktidarı yine ABD çıkarları doğrultusunda İstanbul Boğazı’nda İngiltere ve Fransa'nın başını çektiği askeri koalisyon için yeni bir komutanlığı devreye almaya hazırlanıyor, Baltıklar’da NATO’nun son derece tehlikeli askeri misyonuna “gönüllü” yazılıyor, tüm bunlarla birlikte Ukrayna’nın kritik kimi askeri ihtiyaçlarının da ana tedarikçisi konumuna yükseliyor.
Bu tabloya kısa süre önce Suudi Arabistan ve Pakistan ile yapılan Mekke Anlaşmasını ekleyen, bu açıdan örneğin Yemen’e yönelik savaşın da potansiyel parçalarından biri haline getirilen ülkemiz, giderek daha fazla noktada sıcak bir çatışmanın içine çekiliyor.
Kısacası dünya, bölgemiz ve ülkemiz 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü her açıdan kanlı bir hesaplaşmanın ön gününde karşılıyor.
Böylesi bir tabloda ülkemiz ve dünyamızın uluslararası tekellerin çıkarlarına kurban edilmemesinin tek yolu, emekçilerin, yoksul halkların ayağa kalkmasından geçiyor.
Bu savaşları durdurmanın, insanlığın geleceğinin nükleer silah çılgınlığıyla ateşe atılmasının önüne geçmenin tek yolu, sömürüye son vermekten geçiyor.
Bu düzene karşı verilen mücadeleyi büyütmek, gerçek bir barışın önünü açmak için ülkemizdeki tüm yabancı üsler kapatılmalı, NATO’dan derhal çıkılmalı, Mekke Anlaşması çöpe atılmalı, ülkemizi tehlikeli maceralara sürükleyen Yeni Osmanlıcı yayılmacı hayallere son verilmelidir.
1 Eylül’ün gerçekten bir barış günü olması için savaş ve yıkım üreten bu düzene karşı mücadeleye!
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, 2 hafta önce katıldığı yayında İpek Özbey'in yeni çözüm sürecine dair sorularını yanıtlamıştı👇🏼
"Süreci değerlendirirken doğrultuya bakmak gerekiyor: ABD elçisi Barrack niye Osmanlı'yı övdü? Niye 'ulus devletler değil de imparatorluk' dedi?
Türkiye NATO ve ABD himayesinde bir Yeni-Osmanlı hayaline girdi. Bu hikayenin arka planında Türkiye sermaye sınıfının bölgesel yatırımları var. Yeni çözüm sürecine de bu gözle bakmak gerekiyor. Kürt sorunu burada hem bir engel, hem bir olanak. Zaten Öcalan da onu söylüyor: 'Bizi yanınıza alın, sizi bölge gücü yapalım.'"