@GurkanAk Maradona yine Maradona'lığını yapmış, ülkesinden çıkan ultra yetenekli bir çocuğu onore etmiştir. 56 yaşına geldim ve onun gibisini görmedim bile Maradona büyüklüğüdür. Ben Messi'den daha büyüğüm diyecek bir Maradona hayal etmek bile abesle iştigaldir.
Ben Anadolu Lisesinde öğrenciyken "To Kill a Mockingbird, Wuthering Heights, Kidnapped" falan okuyorduk, analiz edip tartışıyorduk. Okullar ücretsiz, kitaplar ücretliydi, alması da çok kolaydı. Siz gelip her şeyin anasını böyle yalanlarla siktiniz işte.
Yusuf Tekin:
"Ben öğrenciyken, ders kitaplarını kırtasiyeye sipariş ediyorduk. 3-5 ay sonra geliyordu. Birinci yarıyıl bitmiş oluyordu.
Ben öğrenciyken sınıflar 70 kişiydi. Sınıflarda soba bile yoktu, soba olan okul lüks kabul ediliyordu. Annelerimiz fileyle odun yollardı."
#Epiktetos, Stoacı felsefenin en çarpıcı örneklerinden biri.
Köle olarak doğmuş, sonra özgür bırakılmış bir adam. Topal, fakir ve son derece sade yaşayan biriydi. Roma’da ders verirken evi gerçekten neredeyse boştu; bir yatak, bir masa, birkaç kap-kacak ve lambadan ibaret olduğu rivayet edilir.
Öğrencilerinden Arrianus’un aktardığına göre, Epiktetos’un “eşya”ya bakışı çok nettir:
“İnsanları mutsuz eden şeyler, şeyler değil; şeyler hakkındaki kanaatlerimizdir.”
Özgürlüğü de tam senin özetlediğin gibi tanımlıyordu: Dışarıdaki şeylere bağımlı olmamak. Zenginlik, şöhret, sağlık, hatta beden bile “bizim” değildir; sadece “emanet”tir. Gerçek özgürlük, bunları istediğimiz zaman bırakabilme gücündedir.
Ünlü bir pasajı (Enchiridion’dan):
“Herhangi bir şeyi çok sevdiysen, onu bir bardak gibi gör. Bardak kırıldığında ‘Yazık oldu’ dersin ama üzülmezsin. Aynı şekilde, sevdiğin şeyleri de ‘kırılabilir’ olarak gör. O zaman kaybettiğinde de sarsılmazsın.”
Epiktetos’un hayatı bu öğretinin en güçlü kanıtıydı. İmparator Hadrianus’un dostu olmasına rağmen saraya hiç yanaşmadı, kölelikten gelip imparatorluk elitlerine ders verdi ve mal mülk peşinde koşmadı.
Bu sade yaşam felsefesi bugün de çok güçlü geliyor değil mi? Özellikle modern tüketim kültüründe…
Geçenlerde Antalya Kemer’deydim.
Saat 22.00 suları işlek caddenin üzerinde haşlanmış mısır satan bir seyyar satıcıyla sohbet ettik.
“İş yok, geçenleri görüyorum, eskiden ellerinde dolu poşetler, çantalar olurdu, şimdi sadece su şişesi var” dedi, ekledi:
“Bugün sadece iki tane mısır sattım.”
Bu esnada lahmacunun 220 lira olmasından dert yandı, karnını doyuramadığını söyledi.
Zor bir dönemden geçtiğimizi anlatıp kaygılarının önemli kısmına hak verdiğimi ifade ettim.
Ama küçük bir itirazım oldu:
“Sen de mısırı 150 liradan satıyorsun, sana maliyeti tüm masrafıyla 20 lirayı geçmez.”
Seyyar tezgah için belediyeye aylık 10 bin lira kira ödediğini belirterek kendini savunmaya çalıştı.
O arada mısır almak için tezgaha yanaşan kadın da fiyatı pahalı buldu, “en tepedeki sağolsun” diyerek cumhurbaşkanımıza gönderme yapmasın mı?
“Bir saniye” dedim:
“Kirayı kim belirliyor?”
“Belediye”
“Belediye kimde?”
“CHP”
“O halde kiranın en tepedekiyle ne ilgisi var?”
Başını eğdi, sustu.
Esnafın sorunlarını kabul etmekle birlikte, kimsenin kendi fırsatçılığını veya siyasi tarafgirliğini iktidara ciro etmesini de doğru bulmuyorum.
Özetle.
Ekonomik güçlükler ve fırsatçılık kolkola geziyor.