Herkes TRT'ye verdiği röportajı paylaşıyor ama Eda Erdem'in şampiyonluk sonrası direkt salona seslendiği konuşması çok daha coşkuluydu.
#FileninSultanları
📍"Devlet hastanesinde doğdum. Anneme kimse 'Siz Kürtsünüz' demedi."
📍"Liseyi dereceyle kazandım, herhangi bir ayrımcılıkla karşılaşmadım."
📍"KYK bursu aldım, devlet bana 'Sen Kürtsün, burs vermiyoruz' demedi."
📍"Bu ülkede Kürt sorunu değil, PKK sorunu var."
📌Son dönemde CİMER’e öğretmenler hakkında gelen veli şikayetleri pes dedirtti:
– 23.30’da öğretmene ödevi sordum. Çevrimiçiydi, cevap vermedi.
– Öğretmenin arabası çok eski ve kirli. Bu vizyonsuzluktur.
– Kırmızı kalemle hata düzeltiyor öğretmen. Kırmızı kanı çağrıştırır.
– Instagram’da lüks kebapçıda yemek yiyen öğretmen var. Fakir çocukların canı çekecek.
– Öğretmen sınıfta saksıyı benim oğluma sulatıyormuş. Benim oğlum bahçıvan mı?
– Çocuğumun çantasına her gün Nutella koyuyorum. Öğretmen “sağlıklı beslen” demiş. Sen kimsin de benim çocuğumun şekerine karışıyorsun?
– Öğretmen evinde kedi besliyormuş. Benim çocuğumun kedi alerjisi var.
– Öğretmen Hanım profil fotoğrafına çiçek resmi koymuş. Kendini neden saklıyor? Bir vukuatı mı var?
Çin, TRT’nin “Mehmed: Fetihler Sultanı” dizisindeki Doğu Türkistan sahnesi nedeniyle yapımcıdan özür talep etti.
Yapımcı Eyüp Gökhan Özekin, “Pişman değiliz, gerekirse yine yaparız” diyerek ağızlarının payını verdi! 🇹🇷👏🏻
Şeyh SAİD ayaklanmasının odak noktalarından biri, Lice'ydi. On binden fazla silahlı aşiret mensubuyla kuşatılmıştı.Devleti temsil eden Lice kaymakamı Asım beyin elinde sadece on kişilik müfreze vardı, bir de kendi beylik tabancası, hepsi buydu, e tabii direnebilmeleri mümkün değildi, rehin alındılar, kaymakam Asım bey, eşi Sehavet hanım ve iki yaşındaki kızları Selma, rehine takasında kullanılmak üzere kaçırıldılar,
Sehavet hanım altı aylık hamileydi, kâh yürüyerek kâh katırlara bindirerek, Lice'yle Hani arasındaki iki bin metre yükseklikteki dağlara götürüldüler, kara kış ortasında kar yağışı altında, tek tük evlerden oluşan metruk mezralarda, zifiri karanlık mağaralarda tutuldular..
İki ay kadar süren Şeyh Said kalkışması nisan ayının başında bastırıldı ama, rehinelerin kurtarılması mayıs ortasını buldu, Mürsel paşa komutasındaki yedinci fırka tarafından sağ salim kurtarıldılar, neredeyse 3.5 ay boyunca silahların gölgesinde, ölüm korkusuyla iç içe, bu berbat şartlarda yaşamışlardı, üç kişi kaçırılmışlardı ama, dört kişi bulundular, aile büyümüştü, çünkü bir mucize gerçekleşmişti, yemeden içmeden kesilerek 38 kiloya düşen, üstelik karnı burnundayken katırdan düşerek yaralanan Sehavet hanım, dağ başındaki kuş uçmaz kervan geçmez mezranın birinde doğum yaptı, sağlıklı bir erkek bebek dünyaya getirdi.
Kaymakam Asım bey, ölümlere inat edercesine doğan oğlunu kucağına aldı, senin adın Gazi olsun dedi, savaştan sağ ve zaferle dönmüş insan manasında, oğluna
"Gazi" adını verdi.
O bebek...
Dünyaca ünlü beyin cerrahı *Ordinaryüs Profesör Dr. Gazi Yaşargil* oldu.
Yüzyılın En İyi Beyin Cerrahı” ünvanına layık görülen, modern beyin cerrahisinin öncüsü Prof. Dr. Gazi Yaşargil, insanlığa adanmış bir ömürle geride çok değerli bir miras bıraktı.
Mikronöroşirürjinin öncüsü, tıbbın duayeni, milletimizin gururu Prof. Dr. Gazi Yaşargil’i (10 Haziran 2025) rahmetle anıyoruz. Bilim dünyasında açtığı çığır, yetiştirdiği binlerce hekim ve insanlığa kattığı değerler ile minnetle hatırlayacağız.
Yüksekovalı Pinyanişi Aşireti lideri İhsan Zeydan önemli bir soru soruyor:
“PKK’yı kim kurdu?
Kuruculara ve lider kadroya bakıyorsun, çoğu Türk!
• Duran Kalkan – Gümüşhaneli, Terekeme
• Sabri Ok – Adıyamanlı, Türkmen
• Bese Hozat – Tuncelili, Avşar aşiretinden bir Türkmen
• Cemil Bayık – Elazığlı, Gakkoş Türkmen
• Mustafa Karasu – Sivaslı, Alevi Türkmen
• Ali Haydar Kaytancı – Yozgatlı
Şimdi soruyorum:
PKK’yı kim kurdu?
Halka bunun anlatılması lazım!”
“Ben Amerika’da 25 yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika’da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı odada kalmaktan korkarım. Beş dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe, uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar kesinlikle olabilir ama genellikle böyle.
Türkiye’ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum. Şehirleşme ve eğitim. Türkiye’de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız, kendinden ve kendi yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor. Bu son derece kuvvetli bir duygu bende. İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu yoktur.
Ama şehirleşmemiş, okumamış, saf köylü olarak kalmışsa, onda değerler bilinci çok yüksektir. Sanki eğitilmiş Amerikalı…. Burada çok önemli bir gözlem var. Bunun üzerine düşünmek lâzım.
Benim analığım yörüktü. Annem öldükten sonra babam yeniden evlendi. Biz ona anne demedik, Ayşe teyze dedik. Ben daha on yaşındayım, sapanla vicik dediğimiz küçücük bir kuşu vurmaya çalışıyorum. ‘Vurma oğlum’ dedi. Ben, sen ne bilirsin Yörük karısı tavrı içinde, ‘Ne var parmak gibi küp küçücük kuş’ dedim.
Analığımın cevabı:’Yavrum! Canın küçüğü büyüğü olur mu? Allah her birine bir can vermiş. Vurma yavrum günah.’ dedi.
Şu derinliğe bakın. Okuma yazması yok bu kadının. Yıllar Sonra bunun anlamını anladım. Anladığım zaman ağlamaya başladım.
Konferanstayım, böyle gözyaşı dökerek ağlıyorum. Yanımdaki Amerikalı kadın, ne oluyor bu adama diye meraklanmaya başladı. Ne oluyor dedi. O kadar mutluydum ki, ‘çok mutluyum’ dedim ağlayarak. Kendi kendime ‘Ya Rabbi! Çok şükür. Sağken bunun farkına vardım.
Biz bütün insanlar kardeştir deyince sanki çok şey söylüyoruz. Kadın bunları aşmış. Canlardan oluşan bir aile, büyük küçük yok. Hepsi birbirine eşit. Onur eşitliği var. Canın büyüğü küçüğü olur mu? Allah hepsine can vermiş. Şu bilinci görüyor musunuz? Nereden geliyor bu?
Bu, tasavvuf kültüründen geliyor. Bu yayılmış. Eğer şehirleşme ve eğitim ele geçirmemişse, hâlâ bu mayamızda var. Ben zamanım olsa, hiç şehir yüzü görmemiş hiç okumamış köylülerin, özellikle yaşlı kadınların arasında zaman geçirip, onlardan bilgelikler öğrenmek isterim.
Bu topraklarda neler birikmiş. Ne insanlık deneyimleri var. Bir de doğadan kopmamış. Sürekli doğayla haşır-neşir içerisinde o bilgelikler. bilenmiş. Kitap bilgisi değil. Farkına varmış ve bir yere oturtmuş.”
Doğan Cüceloğlu📷