BİLİYORSUNUZ...
Bu rejimin özel bir durumu var!
Mizahtan, neşeden, eleştiriden korkan iktidar, yargı eliyle tüm ülkeyi susturmaya çalışıyor. Yükselen her cesur ses sadece bir itiraz değil aynı zamanda özgür bir geleceğin teminatı
https://t.co/SdyKDtfIF5
Bugünün BirGün'ü
Biz voleybol ülkesi değiliz. Biz sürekli her konuda mağduriyet yaşadığı için güçlü olmayı, başarısının ardından şımaramamayı, bir yere gelebilmek için tek şansının biteviye çalışmak olduğunu öğrenen/bilen güçlü kadınların ülkesiyiz. Kadınların emek verdiği her alanda güçlüyüz.
Sahipliğinden bağımsız olarak, ülkede üniversite denmeyi hak eden birkaç kurumdan birinin kapatılmasından geri dönülmesi elbette sevindirici. Bu geri adımı attırmak da Bilgi öğrencilerinin büyük başarısı. Ancak hala herkesin hayatı bir kişinin iki dudağı arasında.
Bilgi Üniversitesine dair karar iktidarın bir çok adımı gibi hukuki bir tartışmanın sınırlarını çoktan aştı. Ama yine de böyle bir yetki var mı sorusuna cevaben şunu hatırlamakta yarar var:
Kuruluşu yasayla gerçekleştirilmiş olan bir üniversitenin faaliyeti ancak yasayla sonlandırılır. Herhangi bir üniversitenin farklı gerekçelerle bir idari önlem olarak faaliyetinin durdurulması mümkündür ama o da üniversitenin tüzel kişiliğine halel getirmez.
Hasılı mesele “yetki” meselesi değil “rejim” meselesi.
Yalandan kim ölmüş?? Ahirete inandığını söyleyen bu hanım yarın ahirette epey zorluk çekebilir. Benden söylemesi. "Gazze için bin genç" eyleminde gençleri gözaltına alanlar kimdi? Onları savunanlar kimdi? Siz ve şürekanız değildi, herkes biliyor.
Bu ülke uzun süredir “sözün bittiği yer”den çıkamıyor. Yaşanan dehşetlerin aşırılığı her gün sözü aşındırıyor. Ülke hâlini anlatmak için istatistiklere bile gerek kalmıyor bazen. Tek bir gün, tek bir rastlantı yeterli. Aynı gün içinde iki kadın öldürüldü. İkisinin de adı ve soyadı aynıydı: Fatma Nur Çelik ve Fatmanur Çelik.
Fatma Nur Çelik genç bir öğretmendi. Bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Fatmanur Çelik ise yıllardır maruz kaldığı istismarı anlatan, şikâyet eden, sesini duyurmaya çalışan bir kadındı. “Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” demişti. Kısa süre sonra, Zeytinburnu sahilinde, 8 yaşındaki kızıyla birlikte ölü bulundu.
Elbette bu iki olayın koşulları farklı. Ama aynı gün içinde, aynı isimde iki kadının ölüm biçimi, insanı başka bir gerçekle yüzleştiriyor: Türkiye’de kadınların hayatı artık tek tek olaylarla değil, tekrar eden bir şiddet düzeniyle konuşuluyor.
Fatmanur Çelik’in hikâyesi çocuk yaşta başlayan bir istismar iddiasıyla başlıyor. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Çelik, bir dini vakfın yöneticilerinden biri tarafından istismara uğradığını söylemiş ve daha sonra aynı kişiyle evlendirilmişti. Bu istismardan bir çocuk dünyaya geldi. Sonra, doğan küçük kızının da aynı kişi tarafından istismara uğradığı yönünde iddialar gündeme geldi ve bu durum dosyanın ağırlığını daha da artırdı.
Bu hikâyede yalnızca bir ölüm haberi yok. Bir zincir var: Çocuk istismarı iddiası, erken yaşta evlendirme, uzun yıllara yayılan bir güç ilişkisi ve sonunda iki hayatın sona ermesi. Sesini her şekilde duyurmaya çalışmış, çok cesur bir kadın. Gereken önlemler alınsaydı kurtarılabilecek iki hayat.
Fatmanur Çelik, “Başıma bir şey gelirse intihar demeyin,” demişti. Türkiye’de bazı cümleler bir insanın hayatından daha uzun yaşar. Çünkü yalnızca bir korkuyu değil, bir deneyimi anlatır. Bir kadının başına gelebilecekleri önceden tahmin edebilmesini, hatta bunu özellikle söyleme ihtiyacı duymasını, buna rağmen çocuğu ve kendisi için adalet aramaya devam etmesini ve bu “son”u anlatmaya kelimeler yetmiyor gerçekten.
Bu tür olaylarda sorulması gereken soru yalnızca “fail kim?” değil. Aynı zamanda “bu nasıl mümkün oldu?” sorusu. Çünkü çocuk yaşta yaşanan bir istismar, ardından aynı kişiyle yapılan bir evlilik ve yıllarca süren bir “ilişki” ve istismar zincirinin doğan çocukla devam etmesi tek bir anda ortaya çıkan bir olay değil, upuzun bir süreç. Bu süreç boyunca bir çocuğun korunması gereken pek çok eşik var aile, çevre, eğitim sistemi, sosyal hizmetler, hukuk mekanizmaları.
“Başıma bir şey gelirse intihar demeyin.” Bir kadının böyle bir cümleyi kurmak zorunda kalması, bu can yakıcı kehaneti kendisi için yapması, yalnızca bireysel bir korkunun değil, kolektif bir güvensizliğin işareti.
Bir ülkede kadınlar ölmeden önce “intihar demeyin” demek zorunda kalıyorsa orada artık yalnızca cinayetten değil, korunamayan bir hayat düzeninden söz edilir. Bu tür cümleler ülkenin vicdanına yazılır. Ve o vicdanın artık sunacak bir bahanesi yoktur.
@ZehraCelenk yazdı. Tamamını okumak için: https://t.co/szJBI30Wye
I’m thinking of the tragic & deliberate loss of the lives of over 100 little schoolgirls who won’t grow up to be women because of war mongering men who think their lives weren’t important. #InternationalWomensDay#Iranianchildren
Feminizmin şeytanlaştırılmasının arkasında bilinçli bir siyasi propaganda olduğunu, bu tuzağa düşülmemesi gerektiğini söylüyor.
Feministlerin de kalbini kazandın #PedroSanchez , iyisin👌🏽
Uğur Mumcu: ‘‘Türkiye Cumhuriyeti bugün aslında çok partili bir saltanat düzeni içindedir. Bizim milli ve manevi değerlere bağlı arkadaşlarımız… Sadece maddi değerlere bağlılar bunlar. Paralar… Muhafazakar. Kârın muhafazası. Kâr gelsin başka bir konu yok.’’ (1987)
Bu sabah cezaevlerinden tahliyeler başlayacak.
Pek çok yüz kızartıcı - ağır suç hükümlüsü serbest kalacakken;
Haklarında AYM ve AİHM kararları olan Selahattin DEMİRTAŞ, Osman KAVALA, Tayfun KAHRAMAN, Can ATALAY ve cezasının 7,5 yıllık yatarını tamamlayan Selçuk KOZAĞAÇLI'nın cezaevinde kalacak olmaları da bizim YÜZÜMÜZÜ KIZARTACAK!
📌 6284 sayılı yasanın sağladığı hukuki güvencenin, haklı olarak, yaşam hakkı ile bağının kurulması ve bunun ilânı neden “rahatsız edici” bulunuyor diye sormak gerek.
📌 Birden çok hak alanına ölçüsüzce müdahale niteliği taşıyan bir karar.
1800’lerden beri süregelen ve hala farklı biçimlerde karşımıza çıkan bir sorun bu. Hukuk mesleklerinde kadınlar için görünmeyen engeller ve ataerkil kodların egemenliği günümüzde de devam ediyor maalesef.
Bugün İKSV Film Ekimi kapsamında bu filmi izledim. Salonda film boyunca hıçkırık ve ağlama sesleri yankılandı. Aslında hepimiz bu hikayeyi ya bir haberde yada bir sosyal medya paylaşımında görmüştük belki de.
Ama öyle alıştık ki yaralanan, ölen çocuklarla ilgili paylaşımları görmeye. Sayfaya şöyle bir bakıp geçtik belki de.
Film izlerken ise öyle olmuyor.
Küçücük bir kız çocuğunun 1,5 saat boyunca hayatta kalma mücadelesini izlerken, onun kendi sesine, yardım çığlıklarına maruz kalınca gözyaşlarına sığınmaktan başka bir şey yapamıyorsun.
İşte sinemanın, hikaye anlatmanın gücü tam da burada: Unuttuklarını en ağır haliyle yüzüne çarpıyor ve hatırlatıyor.
Dünyada bu gücü en iyi anlayanlar Yahudilerdi; bu yüzden Hollywood’u ve sinema sektörünü ele geçirdiler.
Bugün ise onların başka mağdurları var.
Ve Hind Rajab gibi bu mağdurların da sesinin duyulması gerekiyor.
Bu yüzden izleyin. İzlettirin. Unutmayın.