Öyle sadık ve faydalı çalışan ki, eski işverenlerine bile kazandırıyor.
Ayrıca, yeni işverenlerine, yani yerli büyük patronlara daha çok kazandırıyor, hakkını yemeyelim.
Her yıl trilyonlarca vergi borçlarını siliyor. O da yetmiyor, işçilere ve halka vergi üstüne vergi yükü bindirip, yoksuldan topladığını da yine patronlara teşvik, kredi, hazine desteği olarak aktarıyor.
Fon vurgunuyla yaptıklarının çok daha büyüğünü resmi hükümet politikasıyla, Erdoğan-Şimşek programıyla, OVP’yle yapıyorlar zaten.
AKBELEN’DE ŞİRKET KÂRI DEĞİL, HALKIN YAŞAM HAKKI ESASTIR!
Muğla’nın Milas ilçesinde Akbelen Ormanı çevresindeki köylerde bulunan 679 parselin acele kamulaştırılmasına ilişkin davada Danıştay 6. Dairesi’nin verdiği son karar, yaşam alanlarını, tarım topraklarını ve zeytinliklerini korumak için yıllardır mücadele eden İkizköylülerin haklı kaygılarını büyütmüştür. Daha önce yürütmeyi durdurma kararı veren Danıştay’ın bu kez kamulaştırmayı hukuka uygun bulan yaklaşımı, yargı kararları arasındaki tutarlılığı da tartışmalı hâle getirmiştir.
Tarım Orkam-Sen olarak 16 Eylül’de Ankara’da görülen duruşmaya katılarak İkizköylülerin haklı mücadelesine destek vermiştik. Akbelen’de yaşananlar yalnızca birkaç köyün ya da belirli mülk sahiplerinin meselesi değildir. Bu mücadele; tarımın, ormanların, su kaynaklarının, gıda güvencesinin ve halkın kendi yaşam alanları üzerindeki söz hakkının savunulmasıdır.
Bir avuç şirketin daha fazla kâr elde etmesi uğruna üreticilerin topraklarından koparılması, zeytinliklerin ve tarım alanlarının maden sahalarına dönüştürülmesi kamu yararı olarak sunulamaz. Kamu yararı, şirketlerin enerji ve üretim hedeflerinden ibaret değildir. Kamu yararı; halkın sağlıklı bir çevrede yaşaması, toprağını işlemesi, emeğinin karşılığını alması ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir doğa bırakılmasıdır.
Sermaye birikiminin önündeki engelleri kaldırmak adına doğayı ve yaşamı koruyan güvencelerin aşındırılmasına karşıyız. Hukuk, şirketlerin çıkarlarını güvence altına alan bir araca dönüştürülemez. Köylülerin rızası yok sayılarak yürütülen kamulaştırma süreçleri, yaşam hakkını ve üretim koşullarını tehdit etmektedir.
İkizköylülerin “Kimse gasp faaliyetini kabullenmemizi beklemesin” sözleri, toprağına ve yaşamına sahip çıkanların kararlılığını ortaya koymaktadır.
Tarım Orkam-Sen olarak Akbelen direnişinin yanındayız. Toprağı, suyu, ormanı ve emeği piyasanın insafına bırakmayan; kamusal yararı ve ekolojik yaşamı esas alan bir mücadeleyi savunuyoruz. İkizköylülerin haklı taleplerinin karşılanmasını, yaşam alanlarına yönelik müdahalelerin son bulmasını ve adaletin tesis edilmesini istiyoruz.
Tarım Orkam-Sen Genel Merkezi
Bir sabaha daha demokrasiye, özgürlüklere ve hukuka aykırı yeni bir darbeyle uyandık.
İktidar partisinin sesi gibi çalışan mevcut medya ortamında halkın haber alma özgürlüğünü, eleştirel ve sorgulayıcı gazeteciliği, açlık, yoksulluk, haksızlık ve hukuksuzluklar ile barış ve özgürlükler gibi halkın gerçek sorun ve taleplerine ilişkin yayın yapmaya çalışan nadir televizyon kanallarından HALK TV’ye polis baskını yapıldı.
Aynı belediyelere yapıldığı gibi sözde bir yolsuzluk soruşturması gerekçesiyle kanal yönetimi görevden alınıp yerine kayyım atandı ve 17 kişi hakkında gözaltı kararı verildi.
Siyasi iktidarın fon vurgunuyla iyice ayyuka çıkan yolsuzluklarını kamuoyundan gizlemek çabalarına geçtiğimiz günlerde T24 gibi internet haber kanalların kapatılması, erişim engelleri ve gazetecilerin gözaltına alınması ile tutuklanması yetmemiş olacak ki, bugün de halkın kalan son nadir gerçek haber kanallarından HALK TV’ye polis baskınıyla el koyarak, yayını durdurmaya girişmiştir.
İktidarın, kendi yandaşı olmayan basın yayın organlarına, gazetecilere ve sosyal medya mecralarına yönelik dozu her geçen gün daha artan bu saldırılarının amacı kirli çamaşırlarının, vurgunlarının, hukuksuzluklarının kamuoyundan gizlemek olduğu gibi aynı zamanda da kendisinin izni dışında kimsenin konuşmadığı, soru sormadığı, sorgulamadığı tek sesli bir toplum yaratma amaçlıdır.
TÜM BEL SEN olarak, bugün HALK TV’ye yapılan başta olmak üzere iktidarın siyasetçilere, emek-meslek örgütlerine, sanatçılara ve basın emekçilerine karşı yargıyı adeta bir sopa gibi kullanarak sürdürdüğü bu operasyonları demokrasiye yönelik sürdürülen darbe sürecinin yeni bir evresi olarak görüyor ve halkın haber alma hakkına dolayısıyla demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne karşı yapılan bu saldırıları kınıyoruz.
Her türlü baskı, tehdit, el koyma, ceza ve tutuklamaya rağmen gerçeğin peşinden giden, halkın haber alma hakkını savunan basın organlarının ve emekçilerinin her zaman yanında olacağız.
HALK TV’ye atanan kayyım derhal geri çekilerek kanalın kendi yayınlarına devam etmesi sağlanmalı, siyasallaştırılan yargı eliyle sürdürülen tüm hukuksuzluklara ve baskılara bir an önce son verilmelidir!
MERKEZ YÜRÜTME KURULU
📢 ÇAĞRIMIZDIR! Kayıplarımız giderilsin, acil ek zam istiyoruz!
Hedef enflasyon aldatmacasına ve sermaye bütçesine karşı alanlardayız. Yoksulluk ve sefalet bütçesine HAYIR diyor; insanca yaşam, demokratik bütçe talep ediyoruz!
Haklarımızı savunmak için tüm illerde ve şubelerimizde iş yerleri önünde kitlesel basın açıklamaları gerçekleştireceğiz.
Ankara merkezi basın açıklamamızın detayları:
🗓️ Tarih: 21 Ekim Çarşamba
📍 Yer: Hazine ve Maliye Bakanlığı Önü
⏰ Saat: 12.30
Bütçe hakkımız için mücadeleye!
#BES #EkZam #İnsancaYaşam #DemokratikBütçe #KatılDeğiştirelim
KESK Eş Genel Başkanı Ahmet Karagöz: “Başkent Ankara’nın göbeğinde, güvenlik kameralarıyla izlenen bir alanda, binlerce insanın katıldığı bir mitingde böylesine büyük bir katliamın yaşanması; devletin ve siyasal iktidarın sorumluluğunu bütün ağırlığıyla önümüze koymaktadır. Bizim mücadelemiz yalnızca geçmişin hesabını sormak değildir. Aynı zamanda geleceği karanlıktan kurtarma mücadelesidir. Onların düşlerini örgütlü mücadelemizde, dayanışmamızda, meydanlarda ve yaşamın her alanında yaşatacağız. Ant olsun ki onların bayraklarını yere düşürmeyeceğiz! Ant olsun ki katliamın üzerini örten karanlığa teslim olmayacağız.”
https://t.co/BNWkK2rvbw
TUZ KOKTU!
BORSA VURGUNUNUN TÜM SORUMLULARI AÇIĞA ÇIKARILSIN,
HESAP SORULSUN!
Ülke olarak günlerdir 1 Trilyon TL’ye ulaşan borsa-fon vurgununa ilişkin gelişmeleri izliyoruz. Vurgundan nemalandığı iddia edilenlere eski bakanlardan, bürokratlara kadar uzanan yeni isimler ekleniyor.
Yaşanan her gelişme basit bir piyasa dolandırıcılığı ile değil, “Finansal Piyasaların Susurluk'u" olarak nitelendirilen; sermaye, siyaset ve bürokrasinin, siyasi nüfuz ağlarının iç içe geçtiği bir çürüme ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Üstelik bu skandalda yaşananların Türkiye ekonomisine verdiği zarar yalnızca vurgunun doğrudan parasal büyüklüğü ile ölçülemez. Yüz binlerce yurttaşın birikimlerinin erimesi, borsada yaşanan değer kayıpları ve ülkenin finansal risk algısının yükselmesi bu skandalın tüm topluma yansıyan ekonomik maliyetini çok daha ağır hale getirmektedir.
Buna rağmen siyasal iktidar etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütüleceğine ilişkin hamaset nutukları atmakta, vurgunu istifalarla, etkin pişmanlıkla geçiştirmeye çalışmaktadır.
Bu hamaset nutuklarına, toplumu oyalama taktiklerine daha önce defalarca tanık olduk.
Deniz Feneri, Reza Zarrab–Halkbank dosyaları gibi soruşturma dosyalarında; Kızılay’ın deprem çadırı satışı, ticaret eski bakanının kendi şirketinden dezenfektan alımı yapması gibi onlarca yolsuzlukta da benzer nutuklar atıldı. Ancak tüm bu dosyaların, yolsuzlukların üzeri asıl sorumluları ortaya çıkarmadan tek tek kapatıldı.
Dolayısıyla göz göre göre yapılan vurgunu 1 yılı aşkın süredir sadece izlemekle yetinenlerin bugün attığı hamaset nutuklarının hiçbir inandırıcılığı yoktur.
Nitekim devletin görevi, vurgun büyüdükten sonra hasar tespiti yapmak değil, yurttaşın birikimlerinin yağmalanmasını daha başında engellemektir.
Yaşanan soygunun üstü istifalarla ya da etkin pişmanlık benzeri cezasızlık kapısına dönüşen düzenlemelerle kapatılamaz!
Haksız kazancı iade etmek, işlenen fiilin yok sayılması anlamına gelmez, gelemez. Kamu vicdanını yaralayacak biçimde “parayı geri ver, suçunuzu görmezden gelelim”anlayışı kabul edilemez.
Bu sistematik soygunun devletin ilgili kurumlarının bilgisi ve gözetiminde gerçekleştiğine dair haklı şüpheyi ortadan kaldırmak için atılacak adımlar bellidir.
· Kamu kurumları borsadaki olağan dışı işlemleri ne zaman tespit etti?
· SPK ve Borsa İstanbul neden zamanında müdahale etmedi?
· Kimler görevini ihmal etti ve vurguna göz yumdu?
· Siyasi ilişkiler bu servet transferlerinde rol oynadı mı?
İktidar hamaset nutukları atmak yerine bir an önce bu sorulara cevap vermelidir.
Aileleriyle birlikte en az bir buçuk milyon yurttaşımızın mağdur edildiği borsa ve fon vurgununa karışan, göz yuman, koruyup kollayan tüm sorumlular ve siyasi uzantıları hesap vermelidir!
Vurgunun faturasının birikimlerine çökülen emekçilere ve halka kesilmesine izin verilmemelidir!
Bunun için;
· Vurgundan elde edilen kazançların tamamı tespit edilmeli, haksız kazançlara ve mal varlıklarına derhal el konulmalıdır.
· Vurgunun arkasında örgütlü bir yapı olup olmadığına ilişkin şeffaf bir süreç yürütülmeli böyle bir yapı varsa tüm ekonomik, bürokratik ve siyasi bağlantılarıyla ortaya çıkarılmalıdır.
· Denetim görevini zamanında yerine getirmeyenler de tıpkı bu vurgundan haksız kazanç sağlayanlar gibi kamuoyu önünde hesap vermelidir.
Öte yandan bilinmesini isteriz ki toplum olarak bir borsa-fon vurgunundan çok daha derin bir sorun ile karşı karşıyayız.
Çünkü sorunun kaynağında sivrisinekleri besleyen bataklık misali yolsuzlukları, vurgunculuğu besleyen bir sitem vardır.
Dolayısıyla mesele tek başına bir borsa-fon vurgunu meselesinden ibaret değildir.
Mesele; “Yolsuzluk, Yoksulluk ve Yasaklar ile mücadele edeceğiz” diyerek iktidara gelenlerin Türkiye’yi adım adım daha fazla Yasakla, Yoksullukla, Yolsuzlukla birlikte anılır bir ülke haline getirmesidir.
Mesele; güçler ayrılığını ortadan kaldıran, parlamentonun yetkilerini alabildiğine sınırlamakla yetinmeyip devletin denetleme-soruşturma-yargılama yapmakla görevli her kurumunu kendine bağlayan mevcut otoriter sistemdir.
Mesele; attığı her adımda halka ve emekçilere açlık ve yoksulluk dayatan, sermayenin ve yandaşların servetine servet katan s��mürü düzeni ve söz konusu düzeni yasaklarla, baskılarla ayakta tutmaya çalışan tek adam iktidarıdır.
Dolaysıyla tek çıkar yol yoksulun cebinden, sofrasından alıp zengine aktaran, yaşanan her yolsuzluğun üstünü kapatan, sömürü ve baskı politikalarından beslenen otoriter düzene karşı mücadeleden geçmektedir.
KESK olarak emekçilere ve halka sefalet dayatan, bir avuç yandaşın ve sermayenin servetini büyüten düzene karşı kararlılıkla mücadele etmeye devam edeceğiz.
Yürütme Kurulu
Bugün Akbelen’de uğruna yasalar çıkarılan, MAPEG Genel Müdürü’nün ve Enerji Bakanı’nın siper olduğu, gözü doymayan maden şirketi YK Enerji’ye karşı toprağını, suyunu, ormanını savunan kadınlar ziyaretimize geldi.
Geçtiğimiz gün Danıştay’da görülen acele kamulaştırma davasında, ardından MAPEG önündeki eylemde birlikteydik. Bugün de mücadeleyi nasıl daha ileri taşıyacağımızı konuştuk.
Bir hatırlatma yapalım: Önümüzdeki günlerde Danıştay, yalnızca Akbelen’in değil, aslında “kamu yararı nedir?” sorusunun da yanıtını verecek.
Bir avuç sermayenin çıkarı mı kamu yararıdır, köylülerin, emekçilerin yaşamı mı?
Cevap açık.
Ama Akbelen’de yaşanan, şirketlerin önüne serilen memleket gerçeğinin bir parçası. Maden şirketleri için orman da toprak da su da köy de yalnızca çıkarılacak kömürün, alınacak ruhsatın, büyütülecek kârın parçası. Karşılarına çıkan halkın mücadelesini aşmak için de devletin bütün olanaklarını kullanıyorlar.
Bu yüzden Akbelen davasını gündemde tutmak, Akbelen’de süren mücadeleyi büyütmek ve yaşam için verilen mücadeleleri birbirine bağlamak zorundayız.
Akbelen’den Varto’ya, Zelek’ten Gümüşhacıköy’e, Hasandin’den Perşembe’ye kadar bir avuç sermayenin kârına karşı yaşamı, toprağı, suyu ve memleketi savunmaya devam edeceğiz.
Sizin hiç babanız öldürüldü mü…
Bu ülkede her yıl binlerce çocuk iş cinayetinde öldürülen babalarını böyle uğurluyor…
Ve her yıl onlarca baba, okula gitmek ve oynamak yerine çalışırken öldürülen çocuklarını…
Küçük Yaşar’a sözümüz olsun,
Çocukların, babaların, dedelerin çalışırken öldüğü bu ülkeyi katillerin, hırsızların, yolsuzların, zorbaların zulmünden kurtaracağız!
ANAYASA MAHKEMESİ ÖNÜNDE YAŞANAN İNTİHARIN SORUMLULARI, İLAVE EK “SEYYANEN” ZAM UCUBESİNİ İCAT EDEN İKTİDAR VE BUNA ONAY VEREN 'SENDİKAMSI YAPILARDIR'!
BU ZAM MEMUR EMEKLİLERİNE DE DERHAL YANSITILMALIDIR!
2023 yılında memurlara verilen ve memur emeklilerine verilmeyen, katsayıya bağlanan 8.077 TL’lik seyyanen “ilave ek zam” bugün itibarıyla 25.000 TL’yi geçmiş olup her maaş artışı oranında artmaktadır.
Sendikamız, tarafımızdan ucube olarak nitelendirilen bu zam çeşidiyle bizlere mezarlıkta emeklilik dayatıldığını ifade etmiş ve mahkemeye taşımıştı. Bu zamma yetkilendirilmiş sendikamsı yapı ve toplu sözleşme döneminde birlikte hareket eden sarı sendika sesiz kalmış ve onaylamışlardı.
Bizim dışımızda emekli örgütleri ve bazı bireyler de mahkemeye başvurmuştu. Mahkemelerde reddedilen talepler Anayasa Mahkemesi’ne taşınmış ve bugün esastan görüşülmeye başlanmıştı.
Yaşanan mağduriyeti dile getirmek isteyen emekliler Anayasa Mahkemesi önünde toplanmış ve taleplerini dile getirmek istemişlerdi.
Yaşatılan hukuksuzluğa, terk edilmiş yoksulluğa, açlığa dayanamayan emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, bu etkinlik sırasında intihar girişiminde bulunmuş ve maalesef hayatını kaybetmiştir.
Yaşamını yitiren Ali Şekeroğlu'nun ailesine ve sevenlerine başsağlığı ve sabırlar diliyoruz.
Geçmişte memur emeklilerinin aylık bağlanma oranları çalışırken aldıklarının yüzde 75’i iken; emekli memur maaşlarını çalışırken aldıklarının yüzde 35-40’ına düşüren ve açlığa mahkûm eden, gittikçe de daha da düşürecek olan bu ucube sistemin getirdiği ücret rejiminden vazgeçilmelidir.
Bugün yaşanan bu üzücü olayın sorumlusu, o gün buna ses çıkarmayan ve memurları toplu sözleşme masasında güya temsil eden sendikalardır.
#SESimiz30Yaşında
Öğrencilerimizin, eğitim emekçilerimizin ve tüm yurttaşlarımızın can güvenliğini sağlayacak kalıcı, kamusal ve bütünlüklü önlemler derhal hayata geçirilmelidir.
Manisa’nın Turgutlu ilçesinde İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi önünde yaşanan silahlı saldırıda 11 gencimizin yaralandığını büyük bir üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.
Yerel yönetim emekçileri olarak bu tabloyu kabul etmiyoruz. Şiddeti, mafyalaşmayı ve çeteleşmeyi sıradanlaştıran; gençlerimizi umutsuzluğa ve güvencesizliğe iten politikalar terk edilmelidir.
can güvenliğini sağlayacak önlemler derhal alınmalı, benzer acıların bir kez daha yaşanmaması için kamusal ve bütünlüklü politikalar hayata geçirilmelidir.
cezasızlığın ve toplumsal şiddetin geldiği boyutu gözler önüne sermektedir. Şiddeti, mafyalaşmayı ve çeteleşmeyi sıradanlaştıran; gençleri umutsuzluğa ve güvencesizliğe iten politikalar terk edilmelidir. Okullarımızda öğrencilerimizin ve eğitim emekçilerimizin