İstanbul gibi deprem riski yüksek bir metropolde, 200’ü aşkın odası bulunan
otelin “toplanma alanı”…
Kime, neye, nasıl söyleneceğimi gerçekten bilmiyorum…
Denetleyene mi söyleyelim, izin verene mi, bunu yeterli görene mi?
👇👇👇👇
Biz, birbirini bölenleri ve bölünenleri izlerken,
TBMM’de ülkemizin geleceğini doğrudan etkileyecek kararlar meclis kapanmadan sessiz sedasız alınmak üzere.
İşte bu yüzden endişeliyim.
Yıllardır değişmeyen bir gerçek var.
Bütün medya aynı anda tek bir konuya kilitleniyor, toplum günlerce aynı gündemle meşgul ediliyorsa arka planda ülkemizin geleceğini
zora sokacak çok daha önemli bir süreç yürütülüyordur.
Dün olduğu gibi bugün
bütün tuşlara aynı anda basılmış durumda. Yıllardır bekletilen dosyalar, çözülmeyen olaylar ve biriktirilen tartışmalar aynı anda önümüze sürülüyor.
Biz bunlarla meşgul edilirken, asıl dikkat etmemiz gereken yer TBMM’dir.
Artık televizyonlarda önümüze konulan gündeme değil, Meclis’te sessiz sedasız yürütülen sürece dikkat kesilelim.
Asıl gündem, bize gösterilen değil biz başka tarafa bakarken yapılanlardır.
Tarım Bakanı, Van’daki konuşmasında inci kefalinin Van Gölü’ndeki çoğalmasını “hayret verici” bulduğunu söylüyor.
Oysa Prof. Dr. Mustafa Sarı’dan, inci kefalini korumak için yıllarca verdiği emeği ve mücadeleyi dinlese, bu sonucun tesadüf olmadığını görürdü.
Günübirlik işler yerine sabırla, bilimle ve kararlılıkla çalışıldığında yıllar sonra övünülecek sonuçlar alınabileceğinin çok güzel bir örneği.
Tavsiye ederim.
https://t.co/yRhbYskJd1
Hem de Türkiye’de tespit edilen diri fay sayısı 485’ten 700’e yükselmişken…
Hem de büyük Marmara depreminin oluşturacağı risk bütün açıklığıyla ortadayken…
Hem de Marmara Denizi yıllardır kirlilikle boğuşuyor, müsilaj tehdidi denizin derinliklerinde varlığını sürdürürken…
Hem de daha geçen yıl İklim Kanunu çıkarıp “yeşil büyüme” ve “net sıfır emisyon” hedeflerinden söz etmişken…
Hem de karbonu fiyatlandırmaya, sanayiyi Emisyon Ticaret Sistemine dahil etmeye hazırlanırken…
Hem de Türkiye ekonomisinin neredeyse yarısını ve nüfusun yaklaşık üçte birini Marmara’ya sıkıştırmışken…
Hem de ekonomik mecburiyetler yüzünden Anadolu’dan Marmara’ya süren iç göçü durduramamışken…
Hem de yıllardır “Marmara’nın nüfusunu ve sanayi yükünü Anadolu’ya taşıyacağız” diye söz vermişken…
Siz şimdi kalkmış, Bandırma Sahil Yenice’de köylünün merasının ve doğal alanların üzerine yeni bir polyester ve petrokimya tesisi kurmayı planlıyorsunuz.
Peki siz tam olarak neyi planlıyorsunuz?
Marmara’yı rahatlatmayı mı, daha da ağırlaştırmayı mı?
İklim krizine karşı mücadeleyi mi, karbon yutak alanlarını sanayiye açmayı mı?
Anadolu’yu kalkındırmayı mı, bütün nüfusu ve üretimi yine Marmara’ya toplamayı mı?
Bir yandan iklim kanunu çıkarıp karbonun hesabını yapacak, diğer yandan karbonu tutan merayı ve ormanı sanayiye açacaksınız.
Bir yandan müsilajla boğuşan Marmara’yı kurtarmaktan söz edecek, diğer yandan kıyısına yeni bir petrokimya yükü bindireceksiniz.
Bir yandan deprem riskini anlatacak, diğer yandan nüfusu, sanayiyi ve ekonomik hayatı aynı riskli bölgede yoğunlaştırmaya devam edeceksiniz.
Bu ne iklim politikasıdır ne sanayi politikası ne de ülke planlamasıdır. Bu, bir dediği diğerini tutmayan plansızlığın ta kendisidir.
Biz yatırıma, üretime ve kalkınmaya karşı değiliz. Biz, yatırım adı altında köylünün merasının, suyunun, ormanının ve geçim kaynağının yok edilmesine karşıyız.
Polyester ve petrokimya tesisi kurulacaksa bunun yeri köylünün merası değildir. Yeri; çevresel ve afet riskleri hesaplanmış, altyapısı ve lojistiği hazırlanmış, doğru planlanmış sanayi alanlarıdır.
Doğru planlayamadığınız sanayileşmenin faturasını memleketin doğasına ve köylüsüne kesmeyin.
Köyü, merayı, tarımı ve ormanı rahat bırakın!
Bu maden işçilerinin çilesi nedir?
Edirne’den Yozgat’a kadar aynı şirkete bağlı işçiler, alın terlerinin karşılığını alabilmek için neden sürekli eylem yapmak zorunda kalıyor?
Kimi kendini madene kilitliyor.
Kimi açlık grevine başlıyor.
Kimi kilometrelerce yürüyüp Ankara’ya geliyor.
Bir işçi, çalıştığı ayın maaşını almak için neden canını ortaya koymak zorunda?
Devletin denetleyen kurumları bunları duymuyor mu?
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, aynı şirkete bağlı işçilerin farklı şehirlerde neden sürekli mağdur edildiğini merak etmiyor mu?
Ticaret Bakanlığı, işçisini çalıştırdığı hâlde ücretini ödemeyen bu yapıyı incelemiyor mu?
Bu insanlar evlerinin kirasını nasıl ödeyecek?
Elektriğini, suyunu, doğal gazını nasıl yatıracak?
Çocuğunun ihtiyacını, mutfağının masrafını nasıl karşılayacak?
Ev sahibi beklemez.
Faturalar beklemez.
Çoluk çocuk beklemez.
Beklemek zorunda da değildir.
Bir insanın dört aylık maaşını vermeyip ondan hayatına devam etmesini bekleyemezsiniz.
İşçinin emeği şirketin keyfine bırakılamaz.
Alın terinin karşılığı lütuf değil, haktır.
Sorumluluk devleti kurumlarında ve bu kurumları yöneten hükümettedir.
@anahtarparti@yavuzagiraliog@apartiyozgat
#anahtarparti #yavuzağıralioğlu #madenişçileri
Sabah evde telaş vardı.
Çocuk odasındaki gardıroptan montunu aldı, kapının yanındaki vestiyerden çantasını taktı, sneakerlarını giydi. Annesi de bir yandan hazırlanıyor, bir yandan telefonla konuşuyordu.
“Bugünkü meetingi öne alalım.
Deadlineı kaçırmayalım.
Sunumun briefi geldi mi?
Müşteriye feedback döndünüz mü?
Öğleden sonra online bağlanırım.
Akşam raporu mail atarsınız.
Yeni proje için de bir checklist hazırlayalım.”
Çocuk annesinin ne dediğini tam anlamadı.
Ama kelimeler kulağına takıldı.
Meeting, deadline, brief, feedback, online, mail, checklist…
Sonra annesi telefonu kapattı.
Çocuğunu arabaya bindirdi.
Yolda kırmızı ışıkta beklerken yine telefon çaldı.
“Evet, ben şimdi ofise geçiyorum.
Bugün biraz yoğun programım var.
Önce departman toplantısı, sonra ekiple kısa bir update yapacağız.
Sunumu finalize edelim, sonra müşteriye forwardlarız.”
Çocuk camdan dışarı bakıyordu.
Annesi ise işe yetişmeye çalışıyordu.
Okulun kapısına gelince arabayı durdurdu, eğilip çocuğunun yanağından öptü:
“Haydi Bay bay.”
Çocuk da el salladı:
“Bay bay anne.”
Daha okula girmeden, Türkçenin yanından geçip gitmişti bile.
Okulun kapısında güvenlik görevlisi “Servis araçları bu tarafa” diye sesleniyordu.
Koridorda “Kantin sırasında bekleyin” yazısı vardı.
Sınıfın kap��sında “3-B Aktivite Programı” asılıydı.
İlk ders Türkçeydi.
Öğretmen tahtaya büyük harflerle yazdı:
TÜRKÇEMİZİ DOĞRU VE GÜZEL KULLANMAK
Sonra çocuklara döndü:
“Bugün bu konuda bir kompozisyon yazacağız çocuklar.”
Çocuk defterini açtı.
Düşündü.
Türkçeyi korumakla ilgili güzel bir yazı yazmaya çalıştı.
Tam o sırada teneffüs zili çaldı.
Bahçeye çıktılar.
Bir grup çocuk basketbol sahasına koştu.
Diğerleri futbol oynamaya başladı.
Bir arkadaşı “Ben kaleci olacağım” dedi.
Bir başkası “Hadi skor tutalım” diye bağırdı.
Başka biri “Bu maçın rövanşı da olsun” dedi.
Sonra zil çaldı, sınıfa döndüler.
İkinci ders matematikti.
Öğretmen “Bugün problem çözeceğiz” dedi.
Üçüncü ders fendi.
Tahtaya “Deney materyalleri” yazıldı.
Dördüncü ders müzikti.
Öğretmen “Ritim, melodi, nota” dedi.
Öğleden sonra aktivite saatinde drama kulübü, satranç turnuvası, robotik atölyesi ve basketbol antrenmanı duyuruldu.
Çocuk bütün gün kelimelerin arasında dolaştı.
Evde gardırop vardı, dolap yoktu.
Kapıda vestiyer vardı, askılık yoktu.
Ayağında sneaker vardı, spor ayakkabı yoktu.
Annesinin telefonunda meeting, deadline, brief, feedback, update, finalize, forward vardı.
Okulda kompozisyon, teneffüs, kantin, aktivite, basketbol, futbol, skor, turnuva, drama, robotik vardı.
Günün sonunda öğretmen tekrar sordu:
“Çocuklar, Türkçemizi neden korumalıyız?”
Çocuk parmak kaldırdı.
“Öğretmenim,” dedi, “biz Türkçeyi sadece Türkçe dersinde korumaya çalışıyoruz. Ama sabah evden çıkarken başka kelimelerle konuşuyoruz. Annem işini başka kelimelerle anlatıyor. Okulda oyunları, dersleri, etkinlikleri başka kelimelerle söylüyoruz. Sonra da Türkçemizi koruyalım diyoruz.”
Sınıf bir an sessiz kaldı.
Çocuk devam etti:
“Bence Türkçe sadece defterde korunmaz.
Arabada korunur.
Evde korunur.
Okul kapısında korunur.
Bahçede korunur.
Telefonda korunur.
İşte korunur.
Oyunda korunur.”
Öğretmen gülümsedi.
“Peki son cümleni nasıl yazarsın?” diye sordu.
Çocuk defterine şunu yazdı
Çocuk defterine son cümlesini yazdı:
Dil sadece kelime değildir.
Dil, insanın annesine seslenme biçimidir.
Sevincini, korkusunu, özlemini, derdini anlatma yoludur.
Biz çocuklarımızın dilini yabancı kelimelerle doldurursak, bir gün onlar çok şey bilir gibi görünür ama içinden geçenleri anlatamaz.
Duygusunu aktaramaz.
Derdini tarif edemez.
Annesiyle, öğretmeniyle, arkadaşıyla, milletiyle arasındaki bağ yavaş yavaş incelir.
Ve bir gün sadece kelimeler değil; kalpten kalbe giden yollar da eksilir.
Fındık bahçelerine maden ruhsatlarını konuşuyoruz.
Su kaynaklarının üstüne sondaj makinelerini konuşuyoruz.
Yaylaların, meraların, köylerin üstüne şirket planlarını konuşuyoruz.
Bu ülke fındıkta dünya liderliğini sanayiyle, teknolojiyle, marka değeriyle büyütebilirdi.
Siz bunu yapmak yerine, fındığın suyunu, toprağını, köyünü korumakta bile sınıfta kaldınız.
Maden elbette bu ülkenin zenginliğidir.
Buna itirazımız yok.
Ama suyu kirleterek, toprağı yıpratarak, köylüyü tedirgin ederek, mahkeme kararlarını tartışmalı hale getirerek, yaylayı ve merayı şirket planlarına açarak kalkınma olmaz.
Köyleri yaşanmaz hale getirmek,tarımı bitirmek gibi bir niyetiniz olmayabilir.
Ama bu kadar geniş ölçekte, bu kadar denetimsiz, bu kadar köylünün hayatını hiçe sayan madencilik faaliyetinin sonucu ortadadır:
Su gidiyor.
Mera gidiyor.
Toprak gidiyor.
Köy boşalıyor.
Üretim zayıflıyor.
Köylünün sorduğu soru çok basit
Giresun’da, Ordu’da haklı bir mücadele veren vatandaşlarımız bilsinler: Bu sesi duyuyoruz, bu endişeyi görüyoruz, bu iradeyi kıymetli buluyoruz.
Alagöz madencilik şirketine karşı köyünü savunan insanı yalnız bırakmayacağız.
Suyuna sahip çıkan vatandaşı yalnız bırakmayacağız.
Toprağının bereketini, fındığının geleceğini, yaylasının hür havasını korumaya çalışan Karadeniz insanının yanında olacağız.
Bu sadece bir çevre hassasiyeti değil, vatana sahip çıkma iradesidir.
@anahtarparti@yavuzagiraliog
#Sekü #Giresun #Ordu #Fatsa #Ünye #Çatalağaç
Türk bayrağı açmak benim ülkemde ne zamandan beri provokasyon sayılıyor?
Gençlerimizin heyecanı üzerinden sokak mühendisliği yapmaya, üniversiteleri çatışma alanına çevirmeye kimse heveslenmesin.
Benim bayrağım
🇹🇷 Şerefimdir.
🇹🇷 Onurumdur.
🇹🇷 Her şeyimdir.
#ODTÜ
Kamu Yararı Yok Sayılıyor, Kamu Hizmetindeki Donatı Alanları Özelleştiriliyor
Kent merkezlerindeki kamuya ait ve kamu hizmetinde kullanılan taşınmazların imar planı değşiklikleri ile ticaret ve konut gibi kullanımlara dönüştürülerek özelleştirilmesi kamu yararına olmadığı gibi şehircilik ilkeleri ile de bağdaşmamaktadır.
Özelleştirilecek olan taşınmazlar imar planlarında kamu hizmetine ayrılmış donatı alanlarında iken plan değişikliği ile özelleştirme maksadı dışında herhangi bir gerekçesi olmadan ticaret ve konut kullanımı olarak değiştirilmiştir. Donatı alanlarının imar planı değişiklikleri ile azaltılamayacağı imar mevzuatımızda açıkça belirtilmiştir.
Bu planlar imar mevzuatına uygun olmadığı gibi nerede kullanılacağı belli olmayan bir finansal kaynak yaratmak dışında bir kamu yararı da içermemektedir.
@anahtarparti@yavuzagiraliog@EmineKucukali
#anahtarparti #yavuzağıralioğlu