Biz de onu soruyoruz. Tüyü bitmemiş şehit evlatlarının, çiçeği burnunda şehit eşlerinin, oğlunun al bayraklı tabutuna sarılıp bırakmayan şehit annelerinin, düşman sevinmesin diye acı haberi aldığında ağlayamayan şehit babalarının vebali nasıl ödenecek!
Yattığı yerde çürüsün, gün yüzü göremesin!
Çok basit. Bırakmasalardı rezil şeyler yaşayacaklardı.
Türk Ordusu İzmir'e girdikten sonra Çanakkale Boğazı ile Gebze'ye yöneldi. Amaç, boğazları aşıp Trakya'ya girmek ve Yunan'ı Meriç'in batısına sürmekti. Neticede Trakya, Misak-ı Milli'ye dahildi. İngilizler, Türk ilerleyişine engel olmak istedi. Atatürk ise geri adım atmadı. Bu noktada artık iki ihtimal vardı:
Ya Yunan Trakya'yı boşaltmayı kabul edecekti ya da Türk ordusu bizzat temizleyecekti.
İkinci seçenekte İngilizler meseleye kayıtsız kalamazdı. Neticede boğazlar ellerindeydi ve geçişe mani olabilirlerdi. Bu durumda İstanbul'da büyük bir isyan çıkardı. Çünkü şehirde hem zafer havasında pek çok Türk vardı hem de Kuvayi Milliye teşkilatı şehirde aktifti.
İngilizler İstanbul'da güvende olmadıklarını biliyordu. Bir isyan halinde çok utanç verici hadiseler yaşamaları mümkündü. (Kuvayi Milliye'nin gizli teşkilatlarının yapamayacağı şey yoktu, bombalı saldırı, suikast, kaçırma ve belki bazı hamam operasyonları)
İngiliz Yüksek Komiserliği mantıklı bir çıkarımla Türklerle çatışmaya girilmesi halinde İstanbul'dan çekilip Gelibolu'ya yerleşmeyi hesapladı. (Bunu bir telgrafta şöyle ifade ettiler: İstanbul'da kum üzerindeyiz. Gelibolu'da kaya üzerinde oluruz)
Fakat Fransızlar bu konuda İngilizlerden farklı düşünüyordu. Onlara göre boğazlarda Türklerle çatışmak gereksizdi. Fransız ordusu bu meseleye karışmayacaktı. Bu nedenle Fransa Başbakanı ile İngiliz Dışişleri Bakanı Paris'te ciddi şekilde kavga etti. İngiliz Bakan, Fransa Başbakanı'nı ihanetle suçladı. Fransız Başbakan da İngiliz Bakana sövdü. (Evet dümdüz sövdü. Görüşmedeki İngiliz Büyükelçi tam 15 dakika boyunca sövdüğünü ifade ediyor, kendi deyimiyle bir kamyon küfrü üzerine boşaltmış) İngiliz bakan salonu terk edip otelin lobisinde harap halde viski içmiş.
Aslında Fransız Başbakan haklı çünkü İngilizlerce ihanetle suçlanmaları çok saçma. Başbakan, görüşmeden önce İngiliz Büyükelçiyi uyarmış. Bu konunun açılmasını istemediğini ve ihanet laflarının asla edilmemesini açıkça söylemiş. Büyükelçi de bakana iletmiş ve İngiliz bakan kabul etmiş ama görüşme sırasında kendini tutamayıp konuşunca film kopmuş. Neyse...
Atatürk'ün hesabı ise meseleyi çatışmasız halletmekti. Yani İngilizlere, çatışma olmaksızın Trakya'yı boşalttırmak ve İstanbul'un teslimini kabul ettirmek...
Mudanya'da yapılan görüşmelerde İngilizler bu şartları kabul etti. Böylece Türk ordusu boğazlarda bekleyecek, Türk jandarması Trakya'ya girecek, İstanbul ise barıştan sonra Türklere teslim edilecekti.
Yani işin özü, İngilizlerin İstanbul'u sonsuza dek tutacak gücü yoktu. Yunanlar da yenilmişti. Fransızlar umudu kesmişti. 300 bin kişilik şehri, gözü karartmış Kuvayi Milliye fedailerine ve boğazın diğer kıyısında bekleyen 200 bin kişilik Türk ordusuna karşı savunamazlardı. Sovyetler Birliği de boğazlardaki çatışmaya müdahil olacağını ima ediyordu. İngilizlere göre Romanya'ya girmeleri bile muhtemeldi. Özetle boşuna çatışmak yerine Atatürk'ün isteklerini kabul ettiler. Bu sayede rahatsız edici bir utanç yaşamadan çekilme imkanı yakaladılar. Atatürk ise savaşmadan elde edeceği şehir için Türk askerinin hayatını riske atmadı.
Sun Tzu'nun tarif ettiği gibi, savaşmadan kazanılan zafer en büyük zaferdir.
Milli Mücadele'nin ilk kurşununu atan Hasan Tahsin'i gören Hasan Rasim Us anlatıyor:
🔻Bir genç var orada. Dedi ki ''Karşı koyalım''.
🔻''Nasıl karşı koyarız?'' dediler.
🔻''Basbayağı karşı koyarız, silahla karşı koyarız'' dedi.
🔻''Bu kim?'' dedim Şevki Bey'e.
🔻''Bu Gazeteci Hasan Tahsin. Hukuk-u Beşer gazetesini çıkaran arkadaş'' dedi.
🔻Heyecanla söylüyorum; mütemadiyen silahla müdafaa edelim.
🔻''Ya ölürüz'' dedi Vasıf Bey. ''Sefalet içinde yaşamaktansa ölmek daha hayırlıdır, ölelim ne var?'' dedi.
“Türkçülük öyle şerefli bir bayraktır ki bu bayrağı vatanın her köşesinde durmadan dalgalandırmak her Türk’ün ilk ve milli vazifesidir.”
Mustafa Kemal Atatürk
Bir çocuğun röportajı gündem oldu.
• “Atatürk’ü çok seviyorum, sevmeyeni ben de sevmem.”
• “Kalbimde taşıyorum, o yüzden özlemiyorum.”
• “Ekonominin iyi olduğu, çocukların ölmediği bir ülke istiyorum.”
Sırrı Süreyya hastanedeyken kapısında yatan,öldüğünde şekilden şekile girip methiyeler düzen sanat sepet tayfa İlber Hoca için bir şeyler paylaştı mı? Gördünüz mü?
“Bugünden sonra hiç kimse, dergahta, divanda, mecliste ve sarayda, Türkçeden başka dil konuşmayacaktır.” diyen Karamanoğlu Mehmet Bey’in memleketi Karaman’da, İstiklal Marşımızı Arapça okutan şuursuzluğu kınıyorum.
İstiklal Marşı, istiklali uğruna ölen, ölmeyi göze alabilen, ezelden beridir hür yaşayan Türk Milletinin marşıdır, Türkçe okunur!