Karadağ, 1 Kasım itibari ile Türk vatandaşları ve diğer bazı ülkelere vize uygulayacak.
Şu an uçaktayım ve Karadağ’dan Türkiye’ye dönüyorum.
Karadağ sandığınız gibi bir yer değil. Dağlar ve soğuk deniz var, manzara açısından orta-güzel
Yemek derseniz yemek yok, kahvaltıda 2-3 euroya poğaça-börek yiyorsunuz
Öğle ya da akşam yemeğinde ise cadde üstü bir makanda ya köfte ya da hamburger köftesi yiyorsunuz 14-15 euroya.
Araba kiralama işi tam bir facia. Internetten araba kiraladığınızda orada verilen genel sigortayı kabul etmeyip extra sigorta satıyorlar hava alanında, günlük 35 euro ve 800-1000 euro depozito. Arabalar da acayip dandik dacia 1.0 motor gibi
Araçta kusur olsa bile, ve ufak bir kaza geçirseniz bile sigorta umrunda değil, depozitonuzu en ufak bir çizik olsa bile neredeyse tamamına el koyuyorlar. Polis ile konustugumda da buradaki sistemin boyle oldugunu soylediler. Yani ulke tam bir scam duzenine sahip
Taksi konusu felaket, 2-3 kat fiyatla sizi almaya çalışıyorlar, çok arada dürüst çıkıyor, normal taksimetre açıyor. Ama bazıları da özellikle mekan çıkışlarında fake taksimetre açıyor ve 7-8 euroluk yere 40-50 euro diyor. O yuzden sert ve kesin konusmak lazim, yoksa binmemek lazim.
Etrafta gezerken WC’ye gideceksiniz, para da yok. O zaman sorun var. Çoğu WC ücretli, 1 euro, AVM lerde bile!
Özellikle Budva’da felaket bir trafik problemi var. Bazen 3 km yi yarim saatte gidemiyorsunuz. Park yeri bulmak çok zor, park alaninin onunde yer bosalsin da giriyim diye bekliyorsunuz. Saatlik 1-1.5 euro park, AVM’lerde bile.
Bir de teknoloji çok ilkel. Ülkeye girince otomatik turist kaydi yok, kendiniz gidip yapmaniz lazim turist information centera. Gunluk 1-2 dolar vergisi var onu oduyorsunuz ama bilin bakalim ne, kart gecmiyor sadece cash. Ve aldiginiz makbuzu yaninizda bulundurun ulkeden cikarken gumruk memuru istiyor. Yani bunda bile bir sistemleri yok.
Karadağ 600 bin nüfuslu bir ülke. Yani Türkiye’nin bazı ilçelerinden daha küçük. Çok önemsenmemesi gereken bir ülke
Türkiye’nin plajları daha güzel. Manzara konusunda kaz dağları bölümüne benziyor biraz. Denizi aynı Edremit. Düzgün yemek yok. Scam her yerde.
Vize getirirlerse ulkede buyuk gelir kapisi da kesilir. Zaten fakirler, her şey turist yolma ustune kurulu.
Çok ülke gezdim ama Karadağ’a bir daha gelir miyim emin değilim. Çok daha mantıklı yerler var.
7 yılda 0-5 yaş nüfusumuz 1 milyon 808 bin kişi azaldı...
Bu sizi hiç korkutmuyor mu?
Tersten alırsanız 7 yılda çocuk sayısı %30 azaldı demektir. Bu büyük bir felakettir. (Artmasını bırakın ama yatay seyretseydi bile yeterliydi.)
Profesördü dönerci oldu
Sakarya Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümünden mezun olduktan sonra yaklaşık 40 yıl boyunca akademisyenlik yapan Prof. Dr. Ahmet Oğur, emekliliğinin ardından 100 yaşındaki babasının dönerci dükkanının başına geçti.
During Prohibition in 1920s and early 1930s, clever loopholes appeared in the marketplace. One example was the “grape brick,” a block of concentrated dried grapes sold as a way to make grape juice. The packaging often included warnings explaining exactly how not to ferment it into wine.
When the U.S. banned the sale of alcohol from 1920 to 1933, vineyards and wineries faced ruin. To survive, many shifted to producing “legal” products, like grape bricks or grape concentrate. These blocks could be dissolved in water to create juice, which was fully legal.
But the instructions were written with a wink: labels cautioned customers that if they left the juice sitting for a certain number of days, it might ferment into wine, something they were not supposed to do. In reality, this was exactly the outcome many customers wanted, and grape brick sales skyrocketed.
This clever workaround allowed vineyards in California to stay afloat and even expand during Prohibition. Once the ban was lifted, many of those same vineyards reemerged as major players in the U.S. wine industry.
At the height of Prohibition, enough grape bricks were sold to make more than 200 million gallons of “juice,” a suspiciously high figure given the law of the time.
#archaeohistories
Ben Özge Bora.
1982 yılında Almanya’da doğdum, 14 yaşıma kadar orada yaşadım.
Çocukluğumda, yaşımı dahi hatırlamadığım bir dönemde komşumuzun oğlu tarafından istismar edildim. Uzun süre sustum. Bir gün cesaretimi toplayıp anneme anlattım. Doktora götürüldüm. Ama o gün benim yaşadığım travmadan çok "kızlığımı kaybedip kaybetmediğim" önemsendi.
"Bir daha konuşulmayacak" denilerek üzeri kapatıldı.
Ben susturuldum !!!!!
Bugün daha ağır bir gerçekle karşı karşıyayım. Kızım, öz babası tarafından istismara maruz kaldı. İşte o gün, annem gibi susmayacağıma, bunu yapanın en ağır cezayı alması için sonuna kadar mücadele edeceğime yemin ettim.
Bu süreçte; bir yıldır el bebek gül bebek baktığım, yatalak kanser hastası annem bile, sesimi duyurmaya çalıştığım için bana
"Bizi Ünye’ye rezil ettin" dedi.
Kızıma sahip çıktığım için, en çok ihtiyacım olan annem tarafından bile "rezil" ilan edildim.
Evet, onların gözünde rezil olabilirim.
Ama ben biliyorum ki asıl rezalet, bilip SUSMAKTIR.
İçimde fırtınalar kopuyor. Yalnız kalıyorum. En yakınımdan destek yerine itibar düşünülüyor!
Ben bu yoldan asla dönmeyeceğim.
Tek isteğim; bu yolda manevi desteğiniz. Çünkü bir çocuk için susmamak, rezillik değil, onurdur.
20 Ay 17 gündür devam eden
3.Duruşmaya 6 gün kaldı…
🗓 27 Şubat 2026 Cuma
⏰ 10.55
📍 Ünye Ağır Ceza Mahkemesi
Lütfen bu 6 gün boyunca bizden desteklerinizi esirgemeyin 🙏
#ÇocuğunBeyanıEsastır
#ÇocukİstismarıAffedilemez
Dr. MİYAZAKİ Atsushi, Ekim 2011’deki Van depremi sonrası gönüllü destek verirken, Kasım ayındaki artçı depremde yaşamını yitirmiştir. Bugün Van’da ona ithaf edilen Afet Koordinasyon Merkezi’ni ziyaret ettim. Dr. MİYAZAKİ Van’da hâlâ saygıyla anılmaktadır.
-Büyükelçi TAMURA
🗓️ Tarihte bugün
🐈 İtalya’da evsiz kedilere dikkati çekmek amacıyla ortaya çıkan 17 Şubat Dünya Kediler Günü, farkındalığını artırarak kutlanmaya devam ediyor.
📹: Fransa Ulusal Kütüphanesi & Belçika Kraliyet Kültürel Miras Enstitüsü
Bugün 17 Şubat Dünya Kediler Günü!
İBB’nin kültür merkezlerinde, tarihi mekânlarında, kütüphanelerinde sessizce aramızda dolaşan; bazen kitap rafları arasında uyuklayan, bazen provaya eşlik eden, bazen de ziyaretçilerimizi kapıda karşılayan minik mesai arkadaşlarımız var.
Her biri kendi alanının en tatlı “personeli”…
Disiplinleri biraz özgür ruhlu, molaları biraz uzun ama sevgileri sınırsız.
Şehrin kültür sanat yaşamına patileriyle iz bırakan tüm can dostlarımızın günü kutlu olsun!
#17şubatdünyakedilergünü #ibbkültür #istanbul #kedi #istanbulkedileri
Bugün 17 Şubat Dünya Kediler Günü.
Bazıları yumuşak bir yatakta doğar.
Bazıları sert bir kaldırımda.
Bazıları yastıkta uyur.
Bazıları arabaların altında.
Bazıları ismiyle çağrılır.
Bazıları tekmeyle kovalanır.
Bazıları "canım" diye sevilir.
Bazıları sessizce kaybolur.
Bazıları her mamayı yemez.
Bazıları çöp tenekesini eşeler.
Bazıları hastalanınca veterinere gider.
Bazıları çaresizce kıvranır.
Bazıları yılda iki kez doğurur.
Bazıları kısırlaştırılmıştır.
Bazıları yavrularını korumaya çalışır.
Bazıları her zaman güvendedir.
Bazıları kameraya poz verir.
Bazıları ömür boyu siliktir.
Bazıları hatıralarda yaşar.
Bazıları sanki hiç var olmamış gibidir.
Aynı gökyüzü.
Farklı kader.
Merhamet bazen kaderi değiştirebilir.
Karnı aç bir kedi için sokağa bir kap mama bırakır mısın?..
Bu kediyi İstanbul Pendik kaynarcada bir kahvenin önüne bırakmışlar sürekli ağlıyor etrafa bakıyor birisi alsın diye stresten yara bere içerisinde
İletişim 0545 943 58 34
Topkapı Sarayı’nın avlularından, şehrin hafızasına usulca karışan bu küçük ve sevimli ‘portrelere’ selam.
🐾 Dünya Kediler Günü
🗓️ 17 Şubat
Greetings to these small and charming 'portraits' that quietly blend into the city's memory from the courtyards of Topkapı Palace.
🐾 World Cat Day
🗓️ February 17
Patiliköyün maması bitti.Hepsi gözümüzün içine bakıyor. İçeri girdiğimiz an mama için toplanıyorlar.günlerdir duyuru yapıyoruz ancak bir kaç günlük mama geliyor ve bitiyor. Şuan mama yok. Ne yapacağımızı cidden şaşırmış durumdayız. Biz sadece sokak hayvanlarına bakıyoruz. Paralı köpek yok. Sponsoru olan köpek yok. Yani tek bağış sizlerden geliyor. Çaresiz kaldık. Ülkenin en büyük en düzenli en bakımlı yaşamevi gün gün eriyor. Bugün değilse bize ne zaman sahip çıkacaksınız. Açlığa çözüm yok. Topladığımız yemek atıklarını 20 köpeğe anca yetiriyoruz. Bir kg mama 40tl. 15 kg paketler 600 tl. Derneğimizin yasal hesaplarına aşağıdaki linkten yada profilimizdeki linkten bağış yaparak mama desteği sağlayabilirsiniz.. Yada aynı linkte adreslerimize mama getirebilir , gönderebilirsiniz.. umarım seslerini duyan olur..
https://t.co/5Lxmf8y9t7
Adanaya renk katanlar ve has Adana kebabının Arap mucitleri
Şimdiler de çoğu şov hikaye mavra ve lavgarlık başka da bir şey yok lezzet yok yavan bir tat keyifsiz lezzet
19. asrın ikinci yarısı eski Adana'lıların çok iyi bildiği sağır Sülo lakaplı Arap Süleyman'ın dedelerinden biri, günümüzdeki Tarihî İstanbul Lokantası’nın olduğu yerde, ilk kez Adana Kebabı’nı halka arz etmiş. Adana Kebabı’nın İstanbul isimli bir lokantada arz edilmesi ironiktir. Ama o dönemde İstanbullu gibi yaşamanın, gelişmişlik kriteri olduğunu düşünürseniz, ilk kez masalarda yemek yenilen bir yere İstanbul isminin verilmesini yadırgamayabilirsiniz.
Belki de Sağır Sülo’nun dedesi sadece pazar günleri kebap partisi yapıyordu ki, o günden beri her pazar, Kazancılar Çarşısı’nda ocakbaşıları açılır, kebap yenir, rakı ve şalgam ile kebaba cila çekilir ve bu Adana Rakı Şalgam festivaline bile ilham olmuştur.
İlerleyen süreçte Yine Arap Alevi Yusuf ve Şaban Kolcuoğlu Adana eski sebze halinde küçük bir dükkanı kiralayarak lokanta olarak işletmeye 1910’da başlamışlar. Yusuf ve Şaban Beyler amca çocukları iken zaman içinde dünür olmuşlar. Şaban Bey’in oğlu Hasan Kolcuoğlu ile Yusuf Bey’in kızı evlenmiş.
Adana kebabının gelişimi de bu yıllarda başlamış.Kolcuoğlu ailesi Adana kebabının ilk ustalarından.Yusuf ve Şaban Usta dükkanı 40’lı yıllarda Karşıyaka’ya taşımışlar. Lokantanın adını Seyhan Kebap Salonu koymuşlar. Çocukları da yetişip kendileri ile çalışmaya başlamış ancak 1963 yılında Şaban Bey’in oğlu Hasan Kolcuoğlu dükkandan ayrılarak Mersin yolundaki Barkal’da Kolcuoğlu Restaurant adıyla yeni bir yer açmış. Seyhan Kebap Salonu Yusuf Bey’in oğlu İsmet Kolcuoğlu’na kalmış. fakat sonradan Seyhan Kebap Salonu kapanmış.Kolcuoğlu Restaurant çok tutulmuş ve meşhur olmuş. O dönem Adana’ya gelen tüm sanatçı, politikacı ve işadamları buraya gelmeye başlamışlar. 70’li yılların başında lokantaya dört misafiri ile gelen Tülay Hanım isminde bir gazeteci, “Hasan Usta beş kişilik Adana kebabını bize aynı şişte hazırlasana,” deyince Hasan Usta denemiş ama başaramamış. Ancak bu fikir kafasına takılmış. Uzun denemelerden sonra “Metrelik Kebap” adıyla anılan kebabı 1974 yılında piyasaya sunmuş. Lokanta bu kebapla daha da meşhur olmuş. Hatta Adana Ticaret Odasının bir fuarında görsel amaçlı 25 metrelik bir Adana kebap yapmışlar.
Bugün Adana'da bir kebap kültürü varsa bu Adana'ya kendi rengini veren Adana kültürünü oluşturan Adana Araplarıdır.
Şalgamın , şırdanın , bici bicinin ,Mersin tantunisinin, Tarsus cevizli baklavasının , Tarsus fındık lahmacunun , cezerye , kerebiç tatlısının hepsinin bir hikayesi var...
Not : Bir lezzeti en iyi oluşturan o lezzetin mucitleridir !
Today is 24th Anniversary of @TheYoungTurks. We started on 2/14/2002 as first original talk show for Sirius. We joined @YouTube when they started in 2005 and became their first partner channel in 2007. We are the longest running online show in history. Happy V Day, online media!