@kurye_haber Aç susuz molasız çalıştık. İtiraz ettik hiçbir şey değişmedi. Hala da aynı. Kuryelerin Allah yardımcısı olsun. Hele o götürün Allah belasını versin.
Arap Baharı ve Türkiye Hedefi
Bu paylaşımda ABD merkezli başlayan ve Avrupa ardından MENA bölgesini de içine alan ve nihayetinde Türkiye hedefine ulaşan son 25 yılın siyasi, ekonomik, toplumsal ve diğer boyutlarda yaşanan dönüşümü açıklayacağım. Ancak, bu açıklamayı mümkün olduğunca detaya veya çeşitliliğe girmeden özet yapmaya çalışacağım. Bu nedenle göz ardı ettiğim bölüm veya bağlantıların bilincinde olduğum veya bunların eksiklik veya hata olmadığı bilinsin isterim.
Dünyanın en büyük enerji şirketlerinden biri olan Enron'un, bağımsız denetim şirketi Arthur Andersen ile iş birliği içinde yürüttüğü muhasebe ve finans hilelerinin 2001'de büyük bir yolsuzluk skandalı olarak patlak verdiği ve bu skandalın ardından Amerika, Avrupa ve tüm dünyayı etkileyen 2001 Ekonomik Krizi'ni tetiklediği bilinir. Bu kriz, daha sonra 2008 Mortgage Krizi'ne zemin hazırlayan ikinci dalgaya sebep olmuştur. Şimdi bu büyük ekonomik krizden sadece günler önce yaşanan ve doğrudan ilişkili İkiz Kuleler saldırısına odaklanalım.
11 Eylül 2001'de "Radikal İslamcı Terörist" olarak duyurulan kişilerin kaçırdığı iki uçağın Amerika'daki Dünya Ticaret Merkezi'ne çarpması sonucunda tüm dünyanın odağı ulusal güvenlik meselesine kilitlendi.
Bu sayede, küresel ekonomik kriz öncesinde korku salınmış, görünmeyen bir düşman yaratılmış, daha önemli bir gündem oluşturulmuş ve bütçenin savaş ekonomisine harcanması gerektiğine dair toplumları ikna etmek için meşru bir zemin hazırlanmış oldu. Sonra da sırasıyla Afganistan, Irak, Suriye ve Yemen üzerinde resmi olarak askeri operasyonlar başladı. Bununla birlikte gayri resmi olarak Arap ülkelerinde iç savaşlar, siyasi istikrarsızlık, silah ticaretinin teşvik edilmesiyle iç karışıklık vb. sonucunda MENA bölgesinde zincirleme reaksiyon için uygun zemin hazırlandı.
Arap ülkelerinin birçoğunun petrol gelirleri, altın rezervleri ve vatandaşlarından hiç vergi almadan yüksek refah halinde yaşadığı bir ekonomik sisteme sahip olması Dünya Bankası ve IMF kredilerine ihtiyaç duymayan veya küresel finans sistemindeki Dolar hakimiyetini tehdit eden büyük bir risk yaratıyordu. Ayrıca, başta petrol olmak üzere bazı varlıkların Dolar yerine altın bazlı işlem görmesi önerilerini sunan Arap ülkelerinin önde gelen bazı isimlerinin uçakları çöle düşürülerek veya çeşitli şekillerde suikastlarla dünyaya açık bir mesaj verildi.
Suriyelilerin Türkiye'ye ilk kitlesel göç hareketi Suriye İç Savaşı planıyla Nisan 2011'de yürürlüğe koyuldu. Irak ve Suriye bölgelerinden gelen mültecilerin arasına Afgan ve diğer uyruklar da eklendi. Bunların kimlik bilgileri veya biyometrik kayıtları tutulmadı. Böylece kültürel ve demografik değişim planı uygulandı. Ayrıca, kayıt dışı ekonomi, çeşitli suçlar, kamu finansmanında açık yaratacak bütçe dengesizliği hızla arttı. Avrupa Birliği'nin açıkça ifade ettiği "Türkiye, mültecileri Avrupa'dan uzak tutmak ve bünyesinde barındırmak için güçlü bir stratejik ittifaktır." sözüne karşılık ödeme taahhüdü olan AB fonunu tam olarak ödemedi. Bununla birlikte 250 bin Dolar ile başlayan T.C. vatandaşlığı satışları 400 bin Dolar tutarına yükseltilerek T.C. pasaportunu son derece değersiz hale getirerek vize sorunlarını yarattı.
Amerika, Afganistan ve Irak'tan çekildiğinde 6 trilyon Dolar harcamasına karşın kimyasal silah vb. iddialarının hiçbirisini doğrulamayı başaramadı. Ancak, bu savaşlarla yaşanan küresel savunma ihtiyacına karşılık dünyanın toplam silah ticaretinin %61'ini karşılayan ABD'nin bu ticaretten yıllık 400 milyar Dolar kazancı bulunuyor. İşgal altında olan ülkelerin petrol, altın vb. varlıklarına el koyduğu da düşünülürse savaş çok karlı bir yatırım gibi görünüyor.
2018 Ağustos döneminde, ABD Başkanı Trump bir Twitter paylaşımıyla Türkiye'nin demir ve çelik ithalatında uygulanacak gümrük vergisi tarifesini artırdığını duyurarak Dolar/TL kontrolünün kaybedilmesine yol açarak finansal terör suçu işledi. Bunu BM Güvenlik Konseyi New York yargısına taşıdığım bilirkişi raporum şarta bağlı kabul edildi ama uluslararası hukuk gereği, yargının devam edebilmesi için T.C. Hükümeti tarafından katılan sıfatıyla gerekli olan destek gerekçesiz olarak gelmedi. Bu nedenle T.C. yüzlerce milyar dolar tazminattan mahrum kaldı. Ayrıca, hem geliştirici hem de maliyet yüklenicisi olarak peşin ödenen F-35 savaş uçaklarının parası iade edilmedi. Bu konuda "Gerekirse uluslararası tahkime gideriz." sözü de havada kaldı.
2019 yılına gelindiğinde, Türkiye'nin kayıt dışı finansal ekonomi transferlerinin İran ambargosunun ihlal edildiği ve ABD Merkez Bankası'na zarar verecek şekilde gerçekleştirildiği iddiasıyla daha sonra görevini başarıyla tamamlayarak ABD vatandaşlığına geçen İran asıllı ajan Rıza Sarraf ve Halkbank yöneticisi Mehmet Hakan Atilla'nın adı geçtiği dava süreci New York'ta başladı.
Türkiye'nin kredi derecelendirme notu 2013 yılından itibaren BB+ (durağan) yani yatırım yapılamaz seviyesinden de aşağıya inmeye başladı. Ekim 2021 tarihinde; içerisinde Pakistan, Suriye ve Güney Sudan'ın da bulunduğu gri listeye Türkiye de eklendi. Türkiye'nin bazı finansal verilere erişimi engellendi. Ayrıca, TÜİK verilerinin metodolojisi hakkında Avrupa İstatistik Ofisi tarafından olumsuz rapor yazıldı. Bütün bunlardan daha fazlasının biriktiği olumsuz gelişmelere bağlı olarak yabancı sanayi şirketleri Türkiye'yi terk etti. Bu da yetmez gibi Türkiye'de booking, uber, paypal vb. şirketler yasaklandı ve küresel e-ticaret şirketleri yüksek vergilerle engellendi. Birçok şirket de ürünlerinin satışını gerçi çekti.
Hükümetin faiz, enflasyon ve döviz politikası tam bir sarmala döndü. Milli servet yakıldı. Sonra tam tersi politika izlendi. Milli servet ile birlikte milletin geçmişi ve geleceği yakıldı. İşsizlik %27,5 seviyesine çıktı. Maaşlar altın bazında %25 seviyelerine indi. Barınma en temel sorun haline geldi. Millet her konuda kutuplaşarak toplumsal barış ve hoşgörü kaybedildi.
Bütün bu süreçte gelişmiş ülkelerde tarım ve hayvancılık için toprak yatırımı arttı. Dünyanın en zenginleri nüfus azaltma projelerinden bahsederken kendileri organik tarım, sağlıklı ve uzun yaşam için doğaya ve araştırma projelerine milyarlarca dolar yatırım yaptı. Türkiye ise o esnada zeytinlikleri yok edip beton dökme, ormanları yakıp otel yapma ve deprem felaketini dahi borsadaki inşaat ve çimento şirketleri üzerinden rantına dönüştürme çabasındaydı.
2001-2024 yılları arasında, Türkiye'nin silahlı kuvvetlerle asla ele geçirilemeyecek topraklarının yanı sıra doğal ve beşeri tüm kaynaklarının, siyasi, ekonomik ve stratejik istihbarat faaliyetleri yoluyla ele geçirildiği görüldü. Bu konuda sosyal psikoloji, kolektif bilinç, adalet, eğitim, tarım ve hayvancılık, ahlak ve kültür başta olmak üzere çeşitli boyutlarda çözülme, bozulma, yozlaşma ve bağımlılık hedeflenerek yürütülen projelerle büyük ölçüde başarıya ulaşıldı.
Türkiye, okuduğunu anlama konusunda 81 ülke arasında 72. sıradadır (PISA, 2022). 1961 yılında kurucu üye olarak Türkiye'nin de yer aldığı OECD üyesi 38 ülke içinde, Türkçe okuduğunu anlama oranı %39 ile sondan 5. sırada, yani 33. sıradayız. Eğitim sistemi, anlayarak okuma, matematik ve fen bilimlerinde düşüş eğilimi gösteriyor.
Bütün bunların sonucunda insanlar akıl, mantık, felsefe, matematik, eleştirel düşünce, farklı inançlara saygı ve hoşgörü vb. değerleri yitirdi. Duygu ve düşüncelerini şiddete başvurmadan ifade edemez hale geldi. Yozlaşma yeni normal haline gelerek en kısa sürede zengin olma imkanı tanıyan her türlü hukuk ve ahlak karşıtı davranış tercih ve teşvik edilir hale getirildi. Uyuşturucu ve fuhuş lise seviyesine kadar yayıldı. HIV gibi çok tehlikeli bulaşıcı virüsler dünyada azalırken son 5 yılda Türkiye'de %490 arttı. İnsanlar yalnızca temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayabilecek gelir seviyesinde çalışan ve zorunlu tüketim harcamaları gerçekleştirmesiyle elinde avucunda hiçbir şey kalmayan bir çaresizliğe mahkum edildi. Bunun dışında bir yaşamı olmayan insanlar için kültür, sanat, spor, felsefe veya kitap okumak gibi davranışlar çoktan gerçekliğini yitirdi.
Türkiye, tıpkı MENA bölgesinin bir dönem parlayan yıldızlarında olduğu gibi kendine özgü kültürel değerlerinde ve sosyoekonomik özgürlüklerinde büyük ölçüde geri dönülemez bir kayıp yaşamıştır. Bununla birlikte, bir millet olabilmenin ortak unsurları olan tarih, dil, kültür, ekonomi, kimlik ve aidiyet de bölünmüş, bozulmuş ve yitirilmiştir.
Türkiye, tarih boyunca tüm dünyanın birleşerek düzenlediği savaşlarla bile ele geçirilememiş bir ülke olarak bilinir. Ancak, günümüzde sosyal psikoloji, kolektif bilinç, adalet, eğitim, tarım ve hayvancılık, ahlak ve kültür gibi çeşitli alanlarda, özellikle de mülteci sorunu gibi konular üzerinden yürütülen projelerle, davranışsal ekonomi aracılığıyla bu amaç büyük ölçüde hayata geçirilmiştir.
Günümüzde Türkiye'nin yaşadığı sorunların tümünü algılayabilecek bilinç ve zeka düzeyine sahip insanların bilmesini isterim ki, bu sorunlar arasında ekonominin çözümü en basit olanıdır. Ancak, bir millet olabilmenin ortak unsurlarının dışarıdan ve içeriden stratejik planlar doğrultusunda bozulduğu bu yapının yeniden kazanılması için nesillerin geçmesi gerekecektir. Bu çözümün "yapısal reform" olarak da ifade edilmesi mümkündür. Ancak, bunu uygulamaya koyacak mevcut iktidar veya muhalefetin yerine gelebilecek adayların da yine aynı sorunların kök nedenini planlayanlarla aynı masada belirlendiği düşünülürse; demokrasinin çoğulculuk olmadığı ya da seçme hakkını elinde bulunduranların hukuk, politika, ekonomi ve toplumsal değerlerden bihaber oluşuyla seçimde oy vermesinin demokrasi olmadığı göz önüne alınırsa saf iyimserlikten öte bir çözüm inancı için rasyonel bir dayanak bulunmamaktadır. Bu nedenle, "Arap Baharı" olarak adlandırılan siyasi ve toplumsal akımın temel yönetim stratejisinde, sürekli bir ikilik yaratmak ve iktidar ile muhalefet arasında halkı ikiye bölüp iç çatışmaların yaşanmasını sağlamak öngörülmüştür. Bu yaşanırken siyasiler ve iş birliğinde olduğu ya da talimat aldığı diğer kesimler milli serveti kendi sülalesine aktarmakla meşguldür. Tepeden izleyen ve yönetenler bu süreçte, "program çalışıyor" diyerek halkın gözünün içine bakarak gülümsemeye devam ederler. Ancak bu stratejinin arkasında her iki alternatifin de aynı gölge lidere hizmet ettiği gerçeği yatmaktadır. Buna göre, dışarıdan atanan siyasi adayların veya liderlerin isimleri değişse de aynı sistem çalışmaya devam eder.
Şimdi anlıyor musunuz Türkiye neden dünyanın cennet coğrafyasına, doğal kaynaklarına ve yetişmiş insan gücüne sahip olmasına karşın dizginlenerek ve zincirlere vurularak büyük bir yoksulluk, sefalet ve sınırları içinde bir ömür köleliğe mahkum ediliyor?
Bütün bu açıklamalar üzerine şunu bilimsel, profesyonel ve diğer boyutlarda kazandığım kesin bir bilgi ve/veya görüş olarak ifade edebilirim ki, topyekun kurtuluşun artık asla ve kesinlikle mümkün olmadığı ve yalnızca gerçek veya tüzel kişiler için tekil çözümlerin bilimsel yönetim danışmanlığı ile geçerli veya mümkün olabileceğini ifade edebilirim. Bu görüşü detaylandırarak uzatmak istemiyorum. Ancak, bunun hakkında çok daha fazla ayrıntıya ulaşmak ve bilimsel temellerini kuramsal yaklaşımlar veya gerçek piyasa koşullarındaki uygulamalar üzerinden öğrenmek isteyenler Danışman isimli kitabımı okuyabilirler.
Aziz Türk Milleti'nin başına gelmiş en büyük mucize Atatürk🇹🇷 olur ki O'nun siyasi, ekonomik, askeri ve kalkınmaya ilişkin tüm ilke ve inkılaplarına sıkı sıkıya sarılarak Cumhuriyet'in kuruluştaki fabrika ayarlarına yeniden dönmekten başka bir çare yoktur. Ancak, Atatürk'ün adını kullanarak şahsi menfaat sağlamaya çalışanların da en az İslam'ı kullanarak şahsi menfaat sağlayanlar kadar suçlu, ahlaksız, bölücü ve tehlikeli olduğu unutulmamalıdır.
Ne Mutlu Türk'üm Diyene! 🇹🇷
@ICanAdvisory Hocam sizi epeydir takip ediyorum. Bilimsel açıklamalarınız, yaşamdan sunduğunuz kesitler ilgimi çekiyor. Lakin ücretli bir çalışana aboneliğiniz nasıl bir gelişim katabilir onu anlayamadım. Mesela abonelik ücreti değil mesele benim tc standartlarındaki maaşım.
Kayseri’de 5 yaşında çocuğa tecavüz eden Suriyeli protestosu sonrasında 3 bin Suriyeli işçinin şehri terk ettiği için 15 fabrikanın kapandığını “Aslında neye saldırıldığını görüyor musunuz?” diye servis etmesi istenmiş.
Ben söyleyeyim: 3 bin Türk işçinin istihdam hakkının çalınması, vergi ve sigorta ödenmemesi, kiralarda ve enflasyonda artış gibi ekonomiye zarar vererek haksız ve hukuksuz zenginleşen patronlara zarar verilmiş.