13 Ağustos 1923:
"Efendiler; Yeni Türkiye Devleti'nin ikinci dönem Büyük Millet Meclisi'ne Başkan seçmek suretiyle hakkımda gösterdiğiniz yeni güven ve takdire, kalpten gelen teşekkürlerimi sunarım.
Milletimiz, yüzyıllardan beri uğradığı haksızlıkların ve kötülüklerin acısını çekmiş ve nihayet kurtuluşunun ancak kendi azim ve imanıyla mümkün olabileceğini görerek harekete geçmiştir. Bu yüce Meclis, milletin o azim ve imanının tecelli ettiği en kutsal makamdır.
Bundan sonraki görevlerimiz, askeri zaferlerimizi siyasi ve ekonomik başarılarla taçlandırmaktır. Memleketimizi bayındır, halkımızı mutlu kılacağız.
Cehaletle, fakirlikle ve geri kalmışlıkla olan savaşımız yeni başlıyor.
Bu yolda durmaksızın yürüyeceğiz."
Yeni program yayında.
Bu tehlikeyi kimse görmüyor! Kravatlı Kriptolar Geliyor! / Haluk Levent Gerçeği
📍Haluk Levent-Süleyman Soylu açıklaması
📍Kravatlı kriptolar geliyor
📍15 Temmuz’un Yıl Dönümünde Türkiye’nin FETÖ İmtihanı
📍Eski Zaman Yazarı Yayla, SETA’da Kemalizm ile FETÖ’yü Kıyasladı!
📍Mustafa Varank’ın Hüseyin Çelik paylaşımı
📍Reza Zarrab Serbest Kaldı
https://t.co/yJaMoE2vW0
Bugün, yazar, gazeteci ve fikir adamı Nihat Genç'in aramızdan ayrılışının birinci yılı.
Onu Balyoz ve Ergenekon kumpas davalarının mahkeme salonlarında tanıdım. O, gerçek bir Kuvvacının ve devrimci Kemalistin günümüzdeki en güçlü temsilcilerinden biriydi.
Yazdıkları ve söyledikleriyle kamuoyuna her zaman şu temel tercihleri tokat gibi sorgulatırdı: Kişisel mutluluk mu, toplumsal mutluluk mu? Bedensel refah mı, vicdani ve ruhsal refah mı? Ben mi, biz mi? Erdem mi, kurnazlık mı? Akıl mı, dogma mı? Millet mi, ümmet mi? Türk mü, Türkiyelilik mi? Onur mu, kölelik mi?
Nihat Genç, hayatı boyunca daima ilk seçeneklerin bayraktarı oldu.
Onun adı, her zaman mücadelenin, direnişin ve kendine güvenen vatanseverliğin sembolü olarak yaşamalıdır. Genç kuşaklara, Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanan o yüzde 1'lik iradenin aslında bir milleti ayağa kaldırmaya yettiğini hatırlatmalıdır.
Nihat Genç, Sakarya'daki %1'dir. O ruhu bu topraklardan silmeye kimsenin gücü yetmeyecektir.
Vefatının birinci yılında değerli ailesine, yakınlarına ve sevenlerine sabır ve başsağlığı diliyorum.
Rotası cennet olsun.
Benim için neler yapmadın ki?
Ömrün beni korumak ve kollamakla geçti Nihat.
Doğduğun Karadeniz’e sen sahip çıktın. Benim dağlarımı, çiçeklerimi, ağaçlarımı yok ederlerken, tüm Karadeniz sahilini düzdüm yaparlarken benim sessiz haykırışlarımı sen duyurdun bu millete. Ben can çekişirken muhteşem kelimelerin ve isyanınla topraklarımın en tarihi ağıtını yaktın bana. Benden ağaçlarımı, çiçeklerimi, üzerimde yaşayan hayvanların yuvalarını aldılar. Herkes sustu, sen çığlık attın Nihat!
Hep bana sahip çıktın Nihat!
Üzerimde yürüyen ve denize akan nehirlerimi kirlettiler, susuz kaldım; ağacımı kestiler nefessiz ve dayanaksız bırakıldım; üzerimde benden beslenen hainlerin betonlarına gömüldüm Nihat… Sen ana avrat sövdün beni yok etmeye çalışanlara…
Kırlangıçlarımın özgürlüğünü ve asla evcilleştirilmeyeceğini yazdın. Güvercinler gibi insanların ayaklarının dibinde yemek için eğilmediklerini… Kurt gibi yaşayıp köpekleri boğmanın kitabını yazdın...
Ladinlerin sarp kayalıklarda nasıl dimdik olduğunu anlattın. İnsan ve aydın olmanın da dik durmak olduğunu…
Benim için göğsünü siper edip canıma düşenlerin haklarını da sen savundun Nihat! Bazen anmadılar, bazen haberlerde yasakladılar, bazen üzerlerine basıp çiğnemeye kalktılar, şehitlerin kanını sen yerde koymadın Nihat!
Bana ölüm fermanları yazan iktidarları, tüm bunlara çanak tutan muhalefetleri, hepsine el pençe divan duran paralı satılmış aydınını gazetecisini affetmedin, onlara acımadın, ne iseler suratlarına suratlarına söyledin… Hainliklerini gözüne soktun! Şamarın kuvvetliydi, sesin gürdü, seni görmezden gelenleri de umursamadın, yine bildiğini okudun…
Bilirdim Nihat, sen dağlarımda, topraklarımda, ormanlarımda gezmeyi, gölüme bakıp dalıp gitmeyi çok severdin. Hele ilkbaharımı… Çiçekler tomurcuklandığında senin de içinde güller-nergisler açardı. Hiç papatyaların yapraklarını kopararak “seviyor” “sevmiyor” oynamadın. Bilirdim beni çok sevdiğini… Savaşını görürdüm, nefesini hissederdim, Kızılay’da gezerken ayak seslerini dinlerdim…
O bastığın toprağımdaki ayak izlerini hiç silmedim Nihat biliyor musun?
Ben istesem de silinmez ki zaten. Öyle bir iz bıraktın ki toprağıma bana düşmanlar hiltiyle, vinçle gelip kazıyamazdı o izleri. O izler, inanılmaz hikayeleri yazdığın kağıtlar, uçları bite bite kenara bıraktığın kalemler benim gizli sandığımda duruyor.
Bir tek silgin yoktu. Çünkü yaşadığın hayat boyunca utanıp da sileceğin bir geçmişin hiç olmadı, silip de kurtulacağın bir ihanetin cümleleri kaleminden hiç akmadı kağıda… O yüzden hayatlarınca binlerce silgi bitirmiş mahluklara hiç benzemedin.
Seğmenlerin çimleri seni çok özledi! Çoraplarını çıkarıp bastığın o çimlerin damarlarında senin ayak izlerinin hafızası var. Dokunduğun insanların, mücadele aşkını içinde büyüttüğün çocukların, benim için anam demeden ölmeye hazır hale getirdiğin evlatların, ladinin, meşenin, hamsinin, Elmadağ’ın, Erciyes’in, Çukurova’nın, Ayaş domatesinin, Toros yaylalarının, Karadeniz’in hırçın dalgalarının, fırtına deresinin, Ganita’daki rüzgara direnen kuşların-kırlangıçların, ayrık otunun, çayın, kahvenin, tütünün sana selamı var Nihat. Seni çok özlediler. Trabzonspor’un, senin için gözyaşı döken, Kocatepe avlusunu dolduran binlerin, seni evinde yapayalnız izleyen umutsuz olan ama umudunu doğurduğun gencin, senin kitaplarını okuya okuya, seni televizyonlarda izleye izleye bana olan aşkına hayran olan milyonların yani Türk milletinin sana selamı var. Hepsi hep bir ağızdan “Hakkımız sana helaldir Nihat” diye bağırıyorlar. Tıpkı senin haksızlıklara karşı isyan edercesine bağırdığın gibi…
Ha bir de…
Burada seninle koyun koyuna bağrımda yatan şehitlerin, senin gibi benim için savaşıp canıma düşen aydın ve yazarların ve adı ve fikri hiç silinmeyecek Mustafa Kemal’in de hakkı helal sana…
50 yıl aralıksızca beni savundun Nihat. Hep beni yazdın, korumak için tüm bedenini, ruhunu siper ettin.
Bir kere de ben sana yani “Vatan” yani “Bu onurlu topraklar” yazı yazsın istedim. Senin on binlerce yazına, söylemine bu kelimeler ne ki…
Ama bil istiyorum ki, benim de hakkım sana helal! Sen de hakkını helal et bana Nihat!
Bir yıldır kollarımdasın, benim korumamdasın…
Bil ki, seni sarıp sarmalamak bana onurdur…
Sen hainlere baş eğmedin…
Allah’ını affetmedin…
Bugün benim için mücadele eden yaşayan neferler ve sevenler de Allah’ını affetmeyecek ve baş eğmeyecek.
Benim soylu evlatlarım beni koruyacak yaşatacak, sen gibi olmasa da sana benim üzerimden dua ederek güç bulup savaşacak.
Hep söylerdin ya…
"Vatan sana canım feda" diye.
Bana hiç unutulmayacak bir can verdin Nihat!
Emin ellerdesin…
Benim canımdasın, yani vatanın bağrındasın.
Bir senedir şeref verdin, bir ömür şeref vereceksin!
YAZAN: VATAN
(Nihat Genç'e...)
Prof. Dr. Halil İnalcık:
“70 yaşıma kadar 4 milyon Osmanlı evrakı inceledim, 98 yaşıma kadar 28 eser yazıp bıraktım ve anladım ki, bugün buradaysak bunu tamamen Atatürk'e borçluyuz.
Gazi Mustafa Kemal olmasaydı, bizde olmayacaktık!”
Bugün 18 Haziran #perşembe,
Türk diplomasi tarihinin en asil ve kararlı duruşlarından birinin yıl dönümü.
Tam 104 yıl önce bugün, DİKKAT EDİNİZ! BÜYÜK TAARRUZA 2 AY KALA, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İzmit Kasrı’nda ünlü Fransız yazar Claude Farrère ile bir araya geldi.
Bu görüşme, sadece iki entelektüelin buluşması değil, Anadolu’nun haklı haykırışının tüm Avrupa kamuoyuna doğrudan ilan edildiği stratejik bir dış politika hamlesiydi.
İşgalci devletlerin ve Batı dünyasının Anadolu'daki zulme karşı sessiz kalışını yüzlerine vuran Mustafa Kemal Paşa, görüşme sırasında Türk milletinin esaret kabul etmeyeceğini şu tarihi sözlerle dünyaya duyurdu:
"Türk halkı, asırlardan beri hür ve müstakil yaşamış ve bağımsızlığı hayat gereği saymış bir milletin kahraman evlatlarıdır. Bu millet bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır."
Atatürk medeni dünyanın bu haklı savaşa duygusuzca seyirci kaldığını açıkça belirterek tavizsiz bir tam bağımsızlık vurgusu yaptı.
Bu tarihi zirve, Avrupa medyasında geniş yankı uyandırarak işgalci güçlerin kamuoyu desteğini yerle bir etti ve Türk ordusunun zafere olan kesin inancını tüm dünyaya kanıtladı. Kurtuluş Savaşı’nın askeri dehasını diplomatik bir zaferle taçlandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere tüm kurucu kahramanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.
7 Mayıs 2026'da Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi tarafından kabul edilen, Haziran ayında ise Parlamento sürecini tamamlayarak Avrupa Parlamentosu'nun resmî görüşü haline gelen Türkiye Raporu, AB'nin Türkiye'ye denizden bakışında değişen bir şey olmadığını bir kez daha ortaya koydu.
Raporda Mavi Vatan doktrini açıkça hedef alındı. Türkiye'nin Yunanistan'ın olası 12 mil karasuyu kararına yönelik casus belli (Savaş Sebebi) kararı kınandı. Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırası'nın uluslararası hukukla bağdaşmadığı ileri sürüldü. Türk savaş gemilerinin korumasında yürütülen araştırma ve sondaj faaliyetleri, NAVTEX ilanları, Doğu Akdeniz'deki enerji aramaları ve Türkiye'nin Ege ile Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerini savunmaya yönelik faaliyetleri eleştiri konusu yapıldı.
2025 Raporu da aynı tondaydı ve Mavi Vatan kavramının Türk okul kitaplarında yer alması bile Avrupa Parlamentosu tarafından endişe verici bir gelişme olarak değerlendirilmişti.
Kısacası Avrupa Parlamentosu, Türkiye'nin denizlerdeki egemenlik ve egemen haklarını savunmasını değil, bunlardan vazgeçmesini talep ediyor.
Ancak bu ilk değil. Bugün Mavi Vatan'ı hedef alanlar, dün doğrudan Türk Deniz Kuvvetleri'ni hedef alıyordu.
2009 Türkiye İlerleme Raporu'nun 32'nci sayfasında Türk Deniz Kuvvetleri ismen şikâyet edilmişti. Raporda, Türk Donanması'nın Kıbrıs Cumhuriyeti adına hidrokarbon arayan gemilerin faaliyetlerini engellediği belirtiliyordu.
Dikkat edelim. O tarihte Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de bugün yürüttüğü deniz yetki alanları mücadelesi henüz başlamamıştı. Buna rağmen hedefte yine Türk Donanması vardı. Onlari için sorun Türkiye'nin denizlerde güç sahibi olmasıydı.
2009 yılında Türk Deniz Kuvvetleri'nin AB raporunda adeta Ankara'dan bağımsız bir aktörmüş gibi hedef gösterilmesinden kısa süre sonra Balyoz başta olmak üzere FETÖ kumpasları devreye sokuldu. Türk Donanması'nın amiralleri, komutanları ve kurmay kadroları tasfiye sürecine sokuldu. Kıbrıs, Ege, Doğu Akdeniz ve daha sonra Mavi Vatan olarak adlandırılacak deniz jeopolitiği alanlarında en birikimli ve en tecrübeli kadrolar cezaevlerine gönderildi.
Tarih bazen tesadüflerle açıklanamayacak kadar nettir. 2009 sonrasında Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon rekabeti büyüdükçe AB raporlarındaki eleştiriler de sertleşti. Türk Deniz Kuvvetleri'nin caydırıcı varlığı, NAVTEX faaliyetleri, araştırma ve sondaj gemilerinin korunması, Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri faaliyetleri sistematik biçimde eleştiri konusu yapıldı. Özellikle 2018-2020 döneminde Türk savaş gemilerinin korumasında yürütülen sondaj faaliyetleri AB-Türkiye ilişkilerinin temel kriz başlıklarından biri haline geldi. Yani hedef değişmedi. Sadece kullanılan kavramlar değişti.
2009'da Türk Donanması eleştiriliyordu. 2026'da Mavi Vatan eleştiriliyor.
AB'nin ve ABD'nin stratejik hedefi değişmez. Türkiye'yi Anadolu'ya hapsetmek, Ege ve Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerinden vazgeçirmek, KKTC'yi yalnızlaştırmak ve ucuz kan olarak kullanacakları Yunanistan-GKRY ikilisi üzerinden Avrupa'nın deniz yetki alanlarını genişletmek.
Bu nedenle Türkiye'deki bazı AB muhiplerinin hâlâ üyelik vizyonunu anlatması düşündürücüdür. Çünkü AB'nin Türkiye'den beklediği şey jeopolitik geri çekilmedir. Ege'den vazgeçen, Doğu Akdeniz'den çekilen, KKTC'yi gözden çıkaran bir Türkiye'nin AB'ye daha kolay kabul edileceğini düşünenler vardır.
Oysa 2009 raporu ile 2026 raporu yan yana konulduğunda gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. AB'nin Türkiye ile sorunu denizlerdir.
Sorun Türk Deniz Kuvvetleri'dir. Sorun Mavi Vatan'dır.
ABD ve AB, çıkarlarını koruyacak işbirlikçileri bu topraklarda her zaman bulmuştur. Askerleri 1922'de geldikleri gibi gitti. Ancak tohumları burada kaldı. 1952 NATO üyeliği ile kılcal damarlarımıza kadar girdiler. Sorun bünyemizin bu mücadeleye dayanıp dayanmayacağı; Türkiye'nin kıtaya itilmeye izin verip vermeyeceği sorunudur.