2023'ün ılık bir Ekim sabahında İdil hanımımla uçurtmamızı uçururken çekilen fotoğraflarımız Yeni Yüzyılının ilk paylaşımı olsun.
🇹🇷👨👧 #Cumhuriyet100Yaşında#100Yıl
https://t.co/Pv0COXyDB1
Hazret Sultan, Piri Türkistan Ahmet Yesevinin makamını ziyaret etmek kısmet oldu. Yetiştirdiği öğrencileri, Alperenler Anadolunun ve Balkanların Türkleşmesi ve İslamlaşmasında öncülük ettiler. Ulu Hocaların ruhu şad olsun. #AhmetYesevi
Әзірет Сұлтан, Түркістанның пірі Ахмет Ясауидің мақамына зиярат ету нәсіп болды. Оның тәрбиелеген шәкірттері — Алперендер Анадолы мен Балқанның түркіленуі мен исламдануына ізашар болды. Ұлы ұстаздардың рухы шат болсын. #АхметЯсави
Ata yurda, Türkistan’a…🇰🇿✈️😎👋🏻
Эртэң күн Алматы қаласында туады.
Атын дойдуга көтөөрү кынаттарбын курда сылдьабын.
До рейса осталось всего несколько часов, и у меня наконец-то появилось чемоданное настроение!
Genç yaşında Tanrısına atlanıp giden gül yüzlü kardeşim. Bugün şehadetinin onuncu senesi. Her aklıma geldiğinde garip bir boşlukta hissederim kendimi. Yaşanabilecekken yarım kalmış ya da hiç başlamamış bir sürü anı, hikaye, mutluluklar, kızgınlıklar, üzüntüler...
"Yunus, Türk olup da edebiyatla uğraşan herkesçe bilinir sanıyordum. Dede Korkut da bilinir sanıyordum, Baki, Fuzuli, Nedim, başka şeyleri de bilinir sandığım gibi." @vgokberkm
İlk günden takip etmeye Gökberk hocanın yazı dizisini. Üstte alıntı yaptığım yer meselesinin özü gibi.
Yangında İlk Yakılacaklar-XXII
Hayatta her şey hikâye anlatıcılığından ibarettir. Elbette bu dizi boyunca anlattıklarımı ve anlatacaklarımı bir başkası, Amerika’nın demokrasiyi, özgür dünyayı, insan haklarını nasıl da güzel desteklediğinin delili sayabilir, dezavantajlı kimlikleri görünür kıldığı için, insanlık tarihi nehrinin başka yöne kıvrıldığı bugünlerde öncü bir rol aldığını söyleyebilir. Hikâye, böyle de anlatılabilir. Özellikle de Iowa’nın yaratıcı yazarlık kurslarına katıldıysanız, herhangi bir hikâyeyi böyle anlatmanız istenir zaten. Şablon bunun üstüne kurulu. Türkiye’ye ihraç edilen birçok yaratıcı yazarlık kursu da temelde aynı şablonu kullanıyor maalesef. Bazı yaratıcı yazarlık atölyelerinde öğrencilere, bu konulardan bahsetmeleri, bunları öne çıkarmaları gerektiğini söylediklerini de benim bu çeliksiz kulaklarım duydu.
Iowa yaratıcı yazarlık atölyesi 1936 senesinde Norman Foerster ve Wilbur Schramm tarafından kuruldu. Schramm atölyenin ilk müdürüydü. Tek titri de bu değildi fakat. Kitle iletişim paradigmasının kurucu babası diye de biliniyordu. 50’de CIA’nın kritik görevlerinden birini icra etti. Kore Savaşı’nda, komünizm karşıtı mültecilerle röportajlar yaptı, Amerikan ordusunun propaganda stratejisini geliştirme vazifesini üstlendi. Kitle iletişimle alakalı namını da buradan aldı. Yaptığı röportajları da içeren çalışma Public Opinion Quarterly’de yayımlandı. Ayrıca bu çalışma üzerinden bir başka çalışma daha yapıldı ve Amerikan Kara Kuvvetleri’ne, gizli koduyla sunuldu. Yaratıcı yazarlık atölyesi kurabilmek için iyi bir geri plan bence de. Yine Schramm, 54’te Kitle İletişim Süreçleri ve Etkileri başlıklı bir çalışma hazırladı. Gizli. Amerikalılar bunu propagandist yetiştirirken eğitim materyali diye kullanıyor. Christopher Simpson’ın Science of Coercion kitabında da Schramm’ın adı, CIA’dan ve askeri istihbarattan düzenli olarak fon alan araştırmacılar arasında sayılıyor. Sadece sayılmıyor tabii. Belgeli de. Vazifeleri de Amerika içinde ya da dışındaki hedef grupları ikna etmek yahut kontrol altına almak. Hedef grup sizsiniz yani sevgili okur, kontrol altında tutulacak olan da.
Daha sonra Pamuk’u Iowa’ya davet eden Paul Engle’sa CIA’ya angaje edebiyatın asıl banii. Kırk bin dolar bugünlerde birçok kişinin eline geçebilen bir paraysa da 53-56’da Rockefeller Vakfı’nın Iowa’ya bağışladığı kırk bin dolar, bugün yarım milyon dolar kadardır. (Hayır, dünyayı beş aile yönetmiyor. Burada laf arasında şunu söylemeliyim: Amerika’nın da başka ülkelerin de fonlar aracılığıyla toplumları dönüştürmekle uğraştığı bir hakikattir. Ama sosyal medyada bazı küçük çeteler, hakikati ifade eden bu mesajları ya dalga geçerek ya da abartarak bozarlar. İşte, dünyayı beş ailenin yönettiğine dair söylenceler de bu bozma faaliyetlerinin bir parçasıdır.) Çünkü Iowa komünizmle savaşıyordu ve daha o yıllarda on iki yıl böyle büyük miktarlarla fonlanarak semirdikçe semirdi. Time, Life, Sports Illustrated gibi dergileri çıkaran Henry Luce ve Life’ın rakibi Look’un sahibi Gardner Cowles Jr., bir fikir savaşının içinde gördüler kendilerini. Bu iki büyük medya patronu, Engle’la beraber hareket ettiler. Amerikan değerlerini temsil eden bir güç diye parlattılar Iowa’yı. Yine Bennett, Iowa’nın yazarlıktan saydığı yazarlık türünün Soğuk Savaş’ın hedef ve arzularından doğduğunu söylüyordu. Yani temelinde yeni tip hümanizm vardı. Bireyciydi, bireyi kurtarıyordu, kişiye özeldi, karmaşık, bağımsızdı, toplumla kaynaştırılamazdı, kısaca, liberaldi. İnşa ettiği kapının sol liberaller eliyle solculuk, toplumculuk, milliyetçilik yahut mukaddesatçılık gibi temel değerler sistemine bağlı insanları edebiyattan kapı dışarı etmek için kullanıldığını görse Fethi Naci, geri dönüp ne derdi acaba kendisine? Düşünmeden duramıyorum bunu.
Nazlı Eray oradaydı. Gülten Akın oradaydı. Orhan Pamuk oradaydı. Buket Uzuner oradaydı. Mahir Öztaş oradaydı. Birgül Oğuz oradaydı. Bejan Matur oradaydı. Efe Duyan oradaydı. Aron Aji oradaydı. Leyla Erbil oradaydı. Selin Gökçesu oradaydı. Sara Deniz Akant oradaydı. Güven Turan oradaydı. Ömer Erdem oradaydı. Özen Yula oradaydı. Aslı Perker oradaydı. Nazmi Ağıl oradaydı. Fahri Öz (öncelerde bahsettiğim Song of Myself başlıklı Walt Whitman şiirinin iki çevirmeninden birisidir) oradaydı. Bunlar açık kaynaklardan edinebildiğim bilgiler. Daha fazlası da mutlaka vardır. BTL’ye katılan çocukların, gençlerin isimlerini yazmamayı münasip görüyorum bu arada. Angaje olmayabilirler, olabilirler de, zaman gösterecek. Bu, yukarıdaki isimlerin her birinin angaje oldukları manasına da gelmez; fakat gittikleri yerin ne olduğunu bilmedikleri manasına da gelmez. Orada ne yapıldığını bilmedikleri manasına da gelmez. Mesela, kendisi beni hatırlar mı hatırlamaz mı bilemem ama Fahri Hoca’yla Ankara’da tanıştık. İkimiz de aynı yıllarda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde çalışmıştık. O sıralarda tanışmadık tabii. Hoca ihraç edildikten sonra kısa bir süre sonra atölyeler açtı, öyle hatırlıyorum. Ben de bir arkadaşımın davetiyle katıldım, Shakespeare okuduk. Kızılay’da bir yerlerdeydik. Mükemmel bir insandı Fahri Hoca, çok açık biçimde hatırlıyorum bunu. Talat Sait Halman çevirisinden ilerliyorlardı. Hoca değil ama katılımcılardan bazıları Halman’ı, heceye bağlı kalarak çevirdiği için eleştirmişti, aklımdan çıkmaz. Shakespeare’se kendi başına zaten çok büyüktür. Metinleri karşısında büyüleniyorlardı onun. Şimdi hatırlamıyorum hangi sone olduğunu fakat bir sonenin içerdiği anlamlar konuşuluyordu. Bir ara benden de fikir soruldu. Benim için biraz da garip bir akşamdı. Çünkü uzun uzun tartışılan o şiirin içerdiği anlamların aynıyla bizim Yunus’umuzda da olduğunu fark etmiştim. Fikrim sorulduğunda kendilerine de söylemiştim. Ama söylerken dahi biliyorlardır zannetmiştim. Teşekkür etmişlerdi Yunus’un, şimdi hatırlamadığım şiirini kendilerine tanıttığım için. Şaşırmıştım çünkü Yunus, Türk olup da edebiyatla uğraşan herkesçe bilinir sanıyordum. Dede Korkut da bilinir sanıyordum, Baki, Fuzuli, Nedim, başka şeyleri de bilinir sandığım gibi. Biraz da bundan bahsediyorum işte.
Oyunbaz metinler yazarım ben. Severim okurla oynamayı. Okurken de yazarla oynamayı severim. Kendimi bir tür savaşın ortasında bulmak isterim metinle karşılaştığımda. Yöntemdir. Kabul ya da reddedilir. Postmodern yöntemdir tabii. Elbette dünya değişiyor, edebiyat değişiyor, değişecek de. Bin yıl öncenin insanıyla aynı değiliz, zihnimiz farklı işliyor. Fazlası, yüz yahut elli sene öncenin insanıyla da, hatta zaman artık çok hızlı aktığı için yirmi yıl önceki kendimizle de aynı değiliz. Böyle bir ortamda edebiyatın ne olduğu meselesi zaten bir muamma. Bir işe yarar mı, yaramaz mı, var mı yoksa yok mu olacak; hepsi zamanın işi. Ama işte tam burada, çelikten putlara, eli kalem tutan ve üç kitap yazmışlıkla da artık kıyısından köşesinden yazar sayılabilecek bir Türk olarak bir itirazım var. İnsanlığın temel değerleri sol liberal dünyanın yahut Amerikalıların babasının malı değil. Batı’dan yöntem devşirmekle metinlerinizi, onların size tahsis ettikleri fotokopi makinelerinden çıkarmak birbirinden farklı. Evet, kendi metinlerimizi dünyanın temel metinleriyle besleyeceğiz ve fakat tek bir farkla: farkındaysanız Batı’nın yazarları, özellikle de metinlerarası yazarlarken kendi temel, kanonik metinlerine, eski anlatılarına, hatta mitlerine gittiler. Kendi milletlerinin ve dinlerinin toplumsal hafızasına bu yolla ulaştılar. Bir şeyi tersinden gördüler yahut ona takla attırdılarsa bunları kendi milletlerinin anlam evreninden çekip çıkardılar. Ve zaten bütün mitler ve dini anlatılar evrensel olduğu için de evrenselliği kendi temel metinlerinden yarattılar. Türkler biraz şanslıdırlar bu bakımdan. Tarihi bir şanstır da bu. Zamanın en hareketli milletlerinden biri olmak bize zihinsel bir esneklik de katmıştır. Mesela bizim bazı ikilemelerimiz Farsça ve Arapça eşanlamlı kelimelerden yapılmıştır da araya Türkçe eşanlamlıyı koymak unutulmuştur. Bu bakımdan Türk anlağı bir çığ gibidir, dağılır, toplanır, durur, yuvarlanır ve her şeyi kendi içine katmayı bir şekilde becerir. Bu da demektir ki mesela belirli bir toplum sadece Shakespeare’den beslenebilecekken bizim aynı fikri iki kez, hem Yunus’tan hem Shakespeare’den devşirmek gibi bir talihimiz de vardır. Akıllı yazar bunu kullanır. Kullanmakla da yazdıklarını, yangında ilk yakılacaklar arasından kurtarmaya muvaffak olur.
Çelikten putlar erimeye başladılar sevgili okur. Türkiye’ye dönerken Avrupa’dan geçeceğiz. Bu işin aslı neymiş öğreneceğiz. Yarın akşam kimselere söz vermeyin.
The Turkic Academy warmly congratulates the brotherly people of Azerbaijan on Independence Day and respectfully acknowledges the contribution of the founders of the Azerbaijan Democratic Republic to the establishment of national statehood and the development of democratic institutions.
***
Түркі Академиясы бауырлас Әзербайжан халқын Тәуелсіздік күнімен шын жүректен құттықтап, ұлттық мемлекеттіліктің қалыптасуына және демократиялық институттардың дамуына үлес қосқан Әзербайжан Демократиялық Республикасының негізін қалаушыларын құрметпен еске алады.
***
Türk Akademisi, kardeş Azerbaycan halkını Bağımsızlık Günü dolayısıyla içtenlikle kutlar; Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti kurucularının millî devletçilik geleneğinin oluşumu ve demokratik kuruluşların gelişimine sunduğu katkıları derin saygıyla anmaktadır.
***
Тюркская Академия сердечно поздравляет братский народ Азербайджана с Днём независимости и с глубоким уважением отмечает вклад основателей Азербайджанской Демократической Республики в становление национальной государственности и развитие демократических институтов.
Bu satırları kaleme alan gücenmesin ama okudukça keyfim kaçıyor. Türk milletinin, bilhassa da Türk gençlerinin hep dikkatli ve çok uyanık olması gerekiyor anlaşılan!
@vgokberkm 13 gündür -ciddi bir araştırma sonucu kaleme aldığı anlaşılan- sürdürdüğü yazı dizisinde konuyu edebiyat muhitiyle sınırlı tutmaya çalışsa da biraz dışına taşmaya başladı. Yazar bunu istemese de taşıyor.
Yangında İlk Yakılacaklar-XIII
Norveç’te hava durumunu tahmin etmek çok kolaydır: yağmur yağıyordur, yağmak üzeredir ya da yeni durmuştur ama hava hâlâ kapalıdır. Hippolyte Taine, kapalı havalarda yaşamak mecburiyetinde kalan insanlar arasından filozof çıkma ihtimalinin daha yüksek olduğunu söylemişti. Norveç’teyse biraz farklı vaziyet. Norveç’te, Amerika’nın her türlü siyasi ajandasına angaje, yumuşak güç olmak için canını dişine takan sol liberal aydınlar çıkıyor filozoftan çok ve somon balıkları bile ara sıra sürüden ayrılıp terse yüzüyor ama Norveçliler asla.
Schoulgin’in, bir önceki yazıda da kendisinden bahsettiğim, Picasso’nun da arkadaşı olan babası (ki Schoulgin, Picasso’nun kendisiyle, yüzüne maskeler takıp futbol oynadığını dahi söylemiş bir röportajında, ne talihli bir çocukluk evresi!) Schultz kaçak bir Rus. “Schura,” yani Schultz, Peterburg’da büyür. Schultz’un babası tanınmış biridir, denizbilimci. Ve Menşevik bir siyasetçidir. Sanat eğitimini Paris’te alır Schultz, babasıyla da dünyayı dolaşır. Babası öldükten sonra annesinin memleketi Norveç’e yerleşir. Schoulgin, Eugene adını işte bu denizbilimci dededen alır. Dede Eugene 1917’de Rus Devrimi’nden kaçmıştır. Ailesinin bu mültecilik hikâyesi, inanmak lazım gelirse -ki bence inanılırsa da yeterli değildir- Schoulgin’i mülteci hikâyeleri peşine düşmeye iter.
Hayatının büyük bölümü seyahatte geçer ama ilgi çekici seyahatler bunlar. Doğu Avrupa, Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan’ı kendisine yol eder. Ragıp Zarakolu’nun yazısında Schoulgin’in babası Schultz’un, darbeden ötürü kaçan bir Türk yazarı ağırladığı söyleniyor. Schoulgin’in Türkiye’yle bağlantısı hikâyesi de böylece kuruluyor. ICORN'un, yani Avrupa’da kaçak yazarlara ev açma projesinin de mimarı. Bu evlerde Ragıp Zarakolu ve Aslı Erdoğan da ağırlanıyor. Schoulgin’in yazarlıktan başka bir meslek edindiğine dair bir bilgi yok. Ne saadet! Oysa dünyanın yazarlarının birçoğu, karınlarını doyurabilmek için başka işler de yapmak zorunda kalmışlar. Fakat Schoulgin’i Norveç Devleti himâyesine almış: devlet burslusu. Norveç’e angaje yani. Norveç ne derse o oluyor. Sivil toplum aktivistiymiş gibi duruyor ama devlete bağlı bir sivil toplum ne kadar mümkünse Schoulgin de o kadar aktivist.
Bir önceki yazıda kapitalizmin, kendisine yöneltilebilecek eleştirilerin önünü aldığından bahsetmiştim. Kendisi de bir insan hakları turisti gibi davranan Schoulgin, insan hakları turisti kavramını ortaya atıyor. Türkçedeki tek kitabında. Bu tek kitap da Can’da yayımlanmış: Bir Başka Dünyadan. Yayınevinin sitesinde bu kitaba neden roman dendiğine dair hiçbir fikrim yok çünkü bana kalırsa kendileri bir otobiyografi, en iyi ihtimalde de otobiyografik roman. Uluslararası bir edebiyat yarışması için Türkiye’ye, Samuel Samber adlı bir Norveçli yazar geliyor. Türkiye’de bir hafta geçiriyor, bu arada Türkiye’nin karışık şartlarını görme şansı yakalıyor ama ne yaparsa yapsın bir insan hakları turisti, Batılı gözden bakan bir tuhaflık olmaktan kurtulamıyor. Daha tuhafıysa şu: söz konusu yarışma, Türkiye gibi “başka dünya”lara dışarıdan bakan yabancı yazarları hakikaten sert biçimde eleştiriyor; fakat “yerli yazarlar” da fon alabilmek için mesajlarını dönüştürüyorlar, saf sanat üretmiyorlar, eserleriyle prestij kazanmak istiyorlar, mesaj vermeye uğraşıyorlar, güç kazanma derdine düşüyorlar. Edebiyatı estetik bir eyleyişten çok toplumsal ve politik bir vitrin kılıyorlar. Teşekkür ederim eski dostları Schoulgin, günlerdir anlattığım şeyi apaçık söylediğin için! Batı’ya angaje Türk yazar için ne utanç verici bir tanıklık! Sizlere para dağıtmak için gelen bir Batılı dostunuzun, içine düştüğünüz rezil hâli suratınıza ne mertçe vuruşu! Utanması lazım gelen ben değilim. Slavoj da değil. Bu rezil düzeni ortaya çıkaran hiç kimse böyle bir şeyden utanmamalıdır.
Türkiye’de belki de yirmiden fazla davaya katılmış ve bu davaları izlemiş. Bunları, birazdan, sıralamakla yetineceğim. Arkadaşlarını da sıralamakla yetineceğim çünkü çok ama çok uzun iki liste yapacağım ve siz bu listeleri okurken sıkılmayacaksınız, şaşıracaksınız.
Murat Belge’nin arkadaşı. Ahmet Altan’ın arkadaşı. Elif Şafak’ın arkadaşı. Ragıp Zarakolu’nun arkadaşı. Burhan Sönmez’in arkadaşı. (Sönmez, PEN International Başkanlığı’nı Schoulgin’e, İskandinav PENlerine ve Carles Torner’e borçlu.) Hrant Dink’in arkadaşı. Metin Celal’in arkadaşı. Osman Kavala’nın arkadaşı. Sezgin Tanrıkulu’nun arkadaşı. Tahir Elçi’nin arkadaşı. Can Dündar’ın arkadaşı. Aslı Erdoğan’ın arkadaşı. Zeynep Oral’ın arkadaşı. Tarık Günersel’in arkadaşı. Yaşar Kemal’in arkadaşı. Derken… tek tek saymaktan vazgeçiyorum onun arkadaşlarını. Bunu demektense NORLA’dan, Norveç Ankara Büyükelçiliğinden, SIDA’dan ve bunlar gibi İskandinav kurumlarından fon alan herkesin arkadaşı dersem, bu uzun listelerin birincisini yapmaktan kurtulurum. Bir ajan gibi çalışan bu adamın bir ajan olduğuna dair hiçbir bilgi, açık kaynaklarda yok tabii ki. Onun yerine biz kendisine yumuşak güç operatörü diyelim, angaje varlık diyelim ve başımıza bir put düşmeden evvel bu konunun bu kısmını bir an önce kapatmayı yeğleyelim.
Davalara bakalım. Schoulgin, hangi davaları izliyor yahut onlarla ilgileniyor da raporluyor bunları sonra? Bir kere, Yaşar Kemal’in davası. Şafak’ın davası. Pamuk’un davası. Zarakolu’nun davası. KCK davaları. Gazeteci davalarının birçoğu. İsmail Beşikçi davası. Demirtaş davası. Altan Kardeşler davası. Kavala davası. Pınar Selek davası. Fikret Başkaya davası. Aslı Erdoğan davası. (Aslı Erdoğan yıllar sonra, hastalanınca, uluslararası yazarlık ağlarının kendisini kullandığını ve yalnız bırakıldığını itiraf etti, sonlara doğru, ayrıca bir başlık açacağım kendisine.) Muharrem Erbey davası. Şanar Yurdatapan davası. Ahmet Şık ve Nedim Şener davası. Can Dündar ve Erdem Gül davası. Şebnem Korur Fincancı davası. Deniz Yücel davası. Fazıl Say ve Mücella Yapıcı davası. Mehmed Uzun davası. Hrant Dink Cinayeti davası. Mehmet Güler davası. Füsun Erdoğan davası. Eren Keskin davası. Erol Önderoğlu davası. apo kitaplarını basan yayıncı Hüseyin Gündüz davası. Büşra Ersanlı davası. Eşber Yağmurdereli davası. Nadire Mater davası. İlhan Çomak davası. Nedim Gürsel davası. Halil Savda davası. Perihan Mağden davası. Ayşe Öğretmen davası bile. Daha birçok dava… Google’dan bakabilirsiniz. Bir ülkenin altını böyle de oyabilirsiniz bana kalırsa.
Ama ne büyük mesai! Zarakolunu’nun da dediği gibi: Eugene Schoulgin, iyi ki varsın, iyi ki bizimlesin! Sen olmasan biz, biz zavallı, aciz, dünyada kendilerine yer tutamamış Türkler nasıl edebiyat eyler, nasıl kalem tutardık bu kılıç tutan haşin hoyrat kaba mert ellerimizle!
PEN International’ın uluslararası faaliyetleri için devlet bursuna bağlanan Schoulgin’in Türkiye dışı faaliyetleri de epeyi ilgi çekici. Hani kendisine, Chrest Vakfı’nın insan hâli diyeceğim geliyor da susuyorum. 03’te, Afganistan Amerikan İşgali gördükten bir sene sonra bir Norveçli ve Amerikan karışımı bir heyet Afganistan’a gidip PEN Afganistan’ı kuruyor. Fotoğraf veriyorlar. Fotoğrafta devrin Herat Valisi İsmail Han var. Siyasetle az çok ilgilenen herkes İsmail Han’ın Afgan tarihindeki yerini bilir. Tabii ki Schoulgin de o fotoğrafta. Ve fotoğrafta, CIA’yla bağlantılı olduğu ileri sürülen kurumlarla birlikte çalışan eski PEN International Başkan Joanne Leedom-Ackerman da var. Ve Sara Whyatt. Ve Moris Farhi. Yaşar Kemal’in Avrupalı arkadaşları tam liste yazıp Google’da aratın, bu sonuca varırsınız zaten. Tabii ki bu Afganistan görevini de Norveç devleti finanse ediyor. Anglo-Amerikan PEN’iyle Norveç PEN’i de koordine oluyor hemen. Schoulgin bir de Diyarbakır’da karşımıza çıkıyor. Nevruz kutlamalarında. Yanında yine Leedom-Ackerman, Jane Spender ve Sönmez’in PEN International Başkanı seçilmesinde pay sahibi Carles Torner de var. Leedom-Ackerman, kendi sitesinde, bunu bir gurur nişanesi olarak paylaşıyor. Tribünde onur konuğu olduklarını söylüyor. Hemen arkalarına da apo’nun annesi oturtulmuş. Locadan, manzarası güzel bir yer demek ki. Davet eden Osman Baydemir. Yazısı çok okunsun diye de Türkiye’den tanıdığı Yaşar Kemal’in adını yazıya etiketliyor Leedom-Ackerman. Dostumuz Schoulgin’in, aynı yıl içinde Afganistan’ı bir kez daha ziyaret ettiğini de yine Leedom-Ackerman’ın internet sitesinden öğreniyoruz.
Daha birçok şey var. Bir ağ çıkarmak için yazdım bunları alt alta. Çelikten bir ağ. Fotokopi makinelerinin nerelere dağıtıldığını apaçık gösteren bir ağ. Schoulgin, Norveç ve Amerika’nın yumuşak güç ajanlarının en etkililerinden birisi. Ve Türkiye’de belki de yazar kisvesi altında faaliyet gösterip edebiyatı dönüştüren, bu yollu propagandaları hepimizin evlerine kadar sokan en önemli figür. Birçok Türk vatandaşının arkadaşı. Bu koca ağ, dünyanın çeşitli yerlerinde birbirini tanıyan ve Türk edebiyatını hâkimiyeti altına alan, neyin makbul neyin kötü olduğunu, edebiyatın sınırlarına neyin girip neyin girmediğini tayin eden o zehirli örümcek ağı. Schoulgin’in arkadaşı mısınız veya arkadaşının arkadaşı? O hâlde yazarsınız, yazın bizim sizden yazmanızı istediklerimizi. Tanımıyor musunuz bu büyük insan hakları aktivistini? O zaman işiniz zor. Küçük bir yayınevinin küçük bir yazarı olarak yaşamaya mahkumsunuz. Nasıl öleceğinizse bizi ilgilendirmez. Uğraşın kendi derdinizle. Böyle. Tam olarak böyle.
Edebiyatın estetikle hiçbir alakası olmadığını, siyasi manipülasyon için kullanıldığını sadece, gösteren, büyük bir ağın parçalarından ve onun önemli bir aktöründen söz açtım bugün sizlere. Madem Norveç’e kadar geldik, biraz daha dolanalım yurtdışlarında. Tornistan edelim, İspanya’ya gidelim. Ya da sıradaki muhatabımızın deyişiyle, İspanya olmayan bir İspanya’ya.