“Cennetlerin gökyüzü Rahman’ın arşıdır.” Orada saadet sonsuz, müminler ebediyyen orada… Bu gece en büyük dua Peygamberimiz (sas)’e komşu olmak/şefaatine nail olmak… Kandilimiz mübarek olsun. Mübarek olsun ömrümüz ve ahiretimiz. Salatullah selamullah aleyke ya Resulallah 🤲
#mevlidişerif
"Oyuncağımın iki, benim bir bacağım var anne."
📍 Gazze'nin kuzeyinde, ailesiyle derme çatma bir çadırda yaşayan 3,5 yaşındaki Filistinli Cemalat Ala Daban, 15 Mayıs 2026'da İsrail saldırısı sonucu sol bacağını kaybetti.
🏥 Sağlık sektörünün çökme noktasına geldiği bölgede gerekli tedaviye erişemeyen küçük kız, protez bacak sahibi olmayı bekliyor.
“ODTÜ’de öğrencilik yıllarımızda bunun farklı örneklerine şahit olduk. Batı’nın saygın üniversitelerinde eğitim görmüş, çoğulculuğu ve akademik özgürlüğü yerinde deneyimlemiş bazı öğretim üyelerinin Türkiye’ye döndüklerinde tek tip bir kamusal alanı savunmaları üzerinde çok tartıştık zamanında.
Akademi bu çelişkiyi taşıyamaz arkadaşlar!”
KAMPÜSLERDEKİ TÜRKİYE’Yİ GÖREBİLMEK
Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi Üniversitesi mezuniyet töreniyle ilgili yapılan bir değerlendirme sosyal medyada geniş yankı uyandırdı.
Mezuniyet alanındaki öğrencileri, çarşaflı anneleri ve takkeli babaları “buruklukla” izlediğini söyleyen bu yaklaşım, Türkiye’nin son çeyrek asırda yaşadığı toplumsal değişimi hâlâ eski kalıplarla okumaya çalışan bir zihniyetin yansıması aslında.
‘Bir üniversiteyi çağdaş yapan nedir?’ diye düşünmeden edemiyor insan. Kampüste gördüğümüz insanların kıyafetleri mi, yoksa o kampüste üretilen bilim, düşünce ve özgür tartışma ortamı mı?
ODTÜ’de öğrencilik yıllarımızda bunun farklı örneklerine şahit olduk. Batı’nın saygın üniversitelerinde eğitim görmüş, çoğulculuğu ve akademik özgürlüğü yerinde deneyimlemiş bazı öğretim üyelerinin Türkiye’ye döndüklerinde tek tip bir kamusal alanı savunmaları üzerinde çok tartıştık zamanında.
Akademi bu çelişkiyi taşıyamaz arkadaşlar!
Üniversite, insanları birbirine benzetmez, farklılıkları aynı çatı altında buluşturur. Bilim merakla gelişir, önyargıyla değil. Akademik özgürlük de ancak farklı düşüncelerin, hayat tecrübelerinin birlikte var olabildiği ortamlarda anlam kazanır.
YKS sonuçları açıklandı. Kampüslerde Anadolu’nun dört bir yanından gelen, farklı ailelerden, farklı hayat hikâyelerinden gençler eylül ayı itibariyle aynı sınıflarda eğitime başlayacak. Bu tablo Türkiye’nin en büyük demokratik kazanımlarından biri. Türkiye kitabı çabalarımızın yansımasının ta kendisi.
Yükseköğretim belli çevrelerin ayrıcalığı olmaktan çıkıp toplumun tamamına açıldı. Daha fazla gencin üniversiteye ulaşabilmesi, yalnızca eğitim politikalarının değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal hareketliliğin de göstergesi. Yıllarca beklediğimiz değişim tam da buydu.
Bugün Türkiye’nin gerçek hikâyesini yeni kelimeler anlatıyor. Sosyal doku merkez-çevre denkleminden çıktı. Yeteneğin çabayla, emekle desteklendiği liselerimiz bu yeni hikâyenin tabanını oluşturuyor.
Proje İmam Hatip Liselerini, Fen liselerini, Anadolu liselerini, Sosyal Bilimler liselerini, Meslek liselerini sokmak istediğiniz yapay hiyerarşiyi gençlerimiz çoktan yıktı. Bugün okullarımızın tamamı Türkiye’nin nitelikli insan kaynağını yetiştiriyor.
Dünya bambaşka bir dönemin içinde… Yapay zekâ, biyoteknoloji, kuantum teknolojileri ve dijital dönüşüm yeni küresel rekabet alanlarını belirliyor. Uluslararası gündem veri güvenliğini, algoritmik ayrımcılığı ve teknoloji yarışını konuşurken bizim hâlâ kıyafetleri çağdaşlığın ölçüsü olarak tartışıyor olmamız büyük bir zaman kaybı.
Dün üniversite kapılarında kimlikleri nedeniyle bekletilen gençlerin bugün laboratuvarlarda, araştırma merkezlerinde, savunma sanayiinde ve teknoloji girişimlerinde ülkenin geleceğini inşa ediyor olmasını gururla anlatıyoruz.
Bir ülkenin gerçek gücü toplumun tamamını ortak bir gelecek vizyonunda buluşturabilmesinde saklı. Sözün kısası geleceğin Türkiye’si tam da bugün kampüslerde yetişiyor.
#YeniSiyasetOkumaları
Yaz mevsiminde, Temmuz sonunda ne zaman yağmur yağsa “Kim bilir kim bu serinliğe hasret kaldı?” diyorum. Yağmuru yağdıran duaya, yağmur damlasının zerresini Allah’ın izni olmadan indirmeyen bulutlara selam ederim. Ne diyordu Nurullah Genç? “Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım.”
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
Araştırma Komisyonu çalışmalarımızda kısa bir süre önce dinleme fırsatı bulduğumuz, ilim insanı Prof. Dr. Hilmi Demir Hoca’nın vefat haberini bugün komisyon çalışmalarımız sırasında öğrendik.
Bilgisi, birikimi ve ülkemize sunduğu kıymetli katkılara şahidiz.
Allah rahmet eylesin, mekânının cennet olsun 🤲
Ailesinin, öğrencilerinin, sevenlerinin ve ilim camiamızın başı sağ olsun.
Oturduğumuz evin hemen çaprazında bir apartman kentsel dönüşüme girdi. Tek tek taşınıyor daireler. Orada oturan göçmen bir teyzemiz vardı, gelip geçerken onu görmek iyi geliyordu. Bugün nakliye kamyonuna eşyalarını yüklerken gördüm. Allah gittiği yeri hayırlı, huzurlu eylesin. Farkında olmadan bağ kurduğumuz ne çok insan var. Üstelik onlarla vedalaşırken fark ediyoruz aramızdaki bağı…
It’s been ten years since a rogue military faction loyal to FETO attempted to overthrow Türkiye’s democratically elected government, meeting severe civilian resistance.
Here’s a timeline breaking down the failed coup attempt of July 15, 2016
Okuma, yazma, anlama, bilginin yeniden üretimi ve idrak değişiyor. Eski reçeteleri bırakıp yeni dertlere şifa olacak işlerin peşinde koşmanın tam vakti.
Yapay zeka şirketleri sahafları boşaltıyor: Milyonlarca kitabı alıp, tarayıp, imha ettiler
◾️Hollanda’da bir sahaf gece 03.00’te 3 bin kitaplık sipariş aldı.
◾️Birbiriyle alakası olmayan kitaplar arasında jeomekanik üzerine teknik incelemeler de vardı, İrlanda folkloruna dair akademik çalışmalar da…
◾️Kitaplar ISBN numaralarıyla birlikte titizlikle sıralanmıştı.
◾️Avrupa’nın dört bir yanındaki sahaflar aynı şeyi yaşıyordu. Biri, raflardaki tozlu kitapları sistemli bir şekilde süpürüyordu.
◾️Alıcı firma "normal bir ticaret yapıyoruz" dese de depolarından sızan görüntüler, bunun bir tasfiye süreci olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
◾️Yapay zeka şirketlerinin telif hakkı engelini aşmak için buldukları bu yöntem kültürel bir tasfiyeye dönüşmüş durumda.
Detaylar soL’un haberinde 👇
https://t.co/Mlq02CFQOe
AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları Başkanlığımız döneminde önem verdiğimiz çalışmalardan biri de çocukların gözünden 15 Temmuz’u kayıt altına almaktı.
Çünkü o gece meydanlarda yalnızca yetişkinler yoktu. Aileleriyle birlikte demokrasi nöbetine çıkan çocuklar da vardı.
Şehit çocuklar, gazi çocuklar… Yakınlarını şehit veren ve 15 Temmuz’un izlerini yüreğinde taşıyan bir nesil...
Aradan tam 10 yıl geçti.
Yönetmen Parlayan Yıldız’ın hayata geçirdiği “Kırılma Noktası: 1 Gece 5 Genç” belgeseli, Ankara ve İstanbul’da yapılan çalışmaların ardından, çocukluğunda 15 Temmuz’u yaşayan gençlerin hikâyelerini kayıt altına aldı.
Belgeselde gençler sadece o geceyi anlatmadı. Aradan geçen 10 yılda yaşadığı acıları, kayıpları, hayatlarına nasıl devam ettiklerini ve tecrübelerini içtenlikle paylaştı.
“Kırılma Noktası: 1 Gece 5 Genç”, sadece bir belgesel değil; 15 Temmuz’un çocuklarının hafızasını geleceğe taşıyan, tarihe not düşen güçlü bir tanıklık arşivi.
Bu projenin danışmanlığına katkı sunmaktan büyük bir memnuniyet duyduğumu belirtmek isterim.
Başta yönetmen @ParlayannYldz yapımcı Aslı Kurul’a, psikolog Alp Ardıç’a, hikâyelerini cesaretle paylaşan gençlerimize ve emeği geçen tüm ekibe teşekkürlerimle...
15 Temmuz’un çocukları anlatıyor; Türkiye hafızasını yeniden tazeliyor.
@trtgencresmi ekranlarında ve @tabii platformunda “Kırılma Noktası: 1 Gece 5 Genç” belgeselini izlemenizi tavsiye ederim.
https://t.co/zahhOHlf70
@zahidsobaci
BABAM ANILARIM VE ANKARAM
Çocukluğumun Ankara’sının kanatları Etimesgut semalarına açılırdı.
Rahmetli Babam Taha Fadıl Ağım, daha 6 yaşında babasız kalmış, kendi gayretiyle erkenden hayata atılmak için askeri okula gitmiş ve mezuniyet sonrası Hava Kuvvetlerinde kule operatörü olarak göreve başlamış. 1961 de başladığı ve farklı illerde görev yaptıktan sonra tekrar gelerek emekliğine kadar çalıştığı Ankara Etimesgut Havalimanı’nda çocukluğumuzun büyülü dünyasında pistler, uçaklar ve gökyüzü vardı. Henüz beş yaşlarında bir kız çocuğuyken bana oldukça büyük görünen kule binasını hayranlıkla seyrederdim. Söylediğim bir şarkı karşılığında bana armağan ettiklerine çocuk aklıyla inandığım kırmızı küçük kanatlı uçağı her gördüğümde heyecanlanır, yanımdakilere bana ait olduğuna inandırmaya çalıştırdım.
Çocukluk hafızası insanın en sadık yol arkadaşı. Aradan yıllar geçse de bazı görüntüler silinmiyor. Hastalandığımızda gittiğimiz Etimesgut’taki askerî hastane, pistin üzerine yansıyan güneş, kuleye girip çıkan üniformalı insanlar, o zamanlar devasa görünen askeri araçlar, havalanan uçakların sesi ve gökyüzüne duyduğum hayranlık… Sanki dün gibi.
Babamın Kıbrıs Barış Harekâtı ile ilgili bize anlattığı anıları...
Çocuk aklımla o günlerin anlamını kavrayamasam da babama baktığımda yalnızca uçakların uçmasını sağlayan bir asker değil; vatan hizmetine adanmış bir ömrü görürdüm.
Zaman geçti, Ankara büyüdü. Şehrin silueti değişti, yeni nesiller geldi. Fakat insanın çocukluğu büyümüyor. Bir şehir değişse de çocuklukta kurulan bağlar hafızada yaşamaya devam ediyor.
Geçtiğimiz hafta Sayın Cumhurbaşkanımız @RTErdogan’ın teşrifleriyle gerçekleşen Ankara Havalimanı’nın açılış törenindeydik. Başkentimize kazandırılan bu büyük eser, yalnızca yeni bir ulaşım yatırımı değil; Ankara’nın geleceğine açılan güçlü bir kapı niteliğinde. Modern altyapısıyla, stratejik konumuyla ve artan kapasitesiyle Ankara’nın dünyaya daha güçlü bağlanmasına katkı sunacak önemli bir vizyon projesi.
Tören alanında konuşmaları dinlerken kendimi bir an yıllar öncesinde buldum. Yeni havalimanından, çocukluğumun Etimesgut’una doğru kısa bir yolculuk yaptım.
Çocukluğunuzu, gençliğinizi geçirdiğiniz şehrin her bir köşesinde anı biriktirdiğiniz için bazen çocukluğumuzdan bir sahne çıkıp geliyor işte karşınıza. O gün Ankara’nın yeni havalimanına bakarken, babamla ne çok anı biriktirmişiz diye düşündüm.
Babam bize yalnızca bir hayat değil; merhamet ve dürüstlük ile bezenmiş bir karakter, bir duruş, bir vefa, millete hizmet etme disiplini ve bir hafıza miras bıraktı.
Babamı 2023 yılında Hacı Bayram’dan Rabbimize dualarımızla yolcu ettik.
Şimdi Ankara semalarında yükselen her uçak bana biraz çocukluğumu, biraz Ankara’yı ve biraz da babamı hatırlatıyor.
Bugün #babalargünü bu vesile ile tüm babalarımızın günü kutlu olsun.
Başta canım babam olmak üzere ahirete göç eden, ebedi yurduna kavuşan bütün babalarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Mekanları cennet olsun. Peygamber Efendimiz (sas)’e komşu olsunlar inşallah...
BİR MEDENİYET MESELESİ OLARAK DİJİTAL ÇOCUKLUK
Toplumsal meseleleri mühendis gözüyle okumaya çalıştığınızda, veriler yalnızca bugünü anlatmaz; geleceğin işaretlerini de verir. Özellikle çocuklar üzerine yapılan çalışmalar, yarının toplumuna dair önemli ipuçları taşır.
Geçtiğimiz hafta yayımlanan iki rapor dikkatimi çekti. Biri Stanford Üniversitesi’nin ailelere yönelik dijital alışkanlıklar rehberi, diğeri ise çocukların dijital yaşamları üzerinde düzenlemelerin etkisini inceleyen The Impact of Regulation on Children’s Digital Lives başlıklı çalışma. İlk bakışta teknoloji ve mevzuat odaklı görünen bu raporlar, aslında çok daha temel bir soruya cevap arıyor. Dijital çağda çocukluk nasıl değişiyor?
Uzun zamandır ekran süresi üzerinden teknolojiyi tartışıyoruz. Çocuklar kaç saat telefona bakıyor, ne kadar sosyal medya kullanıyor, hangi platformda vakit geçiriyor? Gelinen noktada üzerinde çalışılması gereken esas başlık teknoloji erişimi değil, çocukluğun kendisinin ve dinamiklerinin değişiyor olması.
Bugünün çocukları dijital araçları yalnızca kullanan bir kuşak değil; çocukluğunu dijital dünyanın içinde yaşayan ilk nesil. Dolayısıyla onlar için çevrim içi olmak bir tercih değil, hayatın doğal akışı.
Biz yeni bir çocukluk biçimiyle yani dijital çocuklukla tanışıyoruz. Bu yeni çocukluk biçiminin en dikkat çekici özelliği büyük bir paradoks taşıması. Çocuklar tarihte hiç olmadığı kadar bağlantıda ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar yalnız. Bir yanda sürekli konuşan ekranlar, bildirimler, videolar ve mesajlar; diğer yanda giderek derinleşen bir sessizlik…
Çocukların görünür olduğu kadar görülmediği, seslerinin duyulduğu kadar dinlenmediği bir dönemden geçiyoruz. Okul koridorlarının değişen dinamiklerini, aidiyeti, görünür olma çabasını ve akranlarla yeni iletişim dilini farklı bir pencereden okumak zorundayız.
İnsanın en temel ihtiyacı görülmek. Aidiyet hissetmeyen bir çocuk, görünür olmak için farklı yollar arıyor. Ekranın arkasına saklanıyor ya da dijital kalabalıkların içinde kayboluyor.
Çocuk meselesi sadece eğitimin meselesi değil; aynı zamanda kültürün, ailenin, teknolojinin ve toplumun meselesi.
Stanford’un rehberi çocukların karşı karşıya olduğu temel risk alanlarına dikkat çekiyor. Ekran bağımlılığı, siber zorbalık, duygusal zararlar, beden algısı sorunları, algoritmik yönlendirme, dijital dolandırıcılık, üretken yapay zekâ… Fakat bütün bu başlıkların altında daha temel bir mesele var. Çocuklarımız hızla değişen dijital dünyaya uyum sağlarken biz yetişkinler onları anlamak için aynı çabayı gösteriyor muyuz?
Bugün dünyanın birçok ülkesi bu sorunun cevabını arıyor. Sosyal medya sınırlamaları, değişen okul tasarımları, dijital dayanıklılık programları bunun yansımaları aslında.
Hangi ülkeye bakarsak bakalım karşımızda ortak bir gerçek var. Çocukların en büyük ihtiyacı teknolojiyle daha geç tanışmak değil, hayatla daha güçlü bağ kurabilmek. Aidiyet duygusunu burada vurgulamak istiyorum çünkü güven olmayan yerde dayanıklılık gelişmiyor. Dayanıklılık gelişmeyince de çocuklar en küçük sarsıntıda yalnız kalıyor.
Okul güvenliğini yalnızca kamera sayısıyla, filtre programlarıyla ya da güvenlik görevlileriyle konuşmak da meseleyi çözmüyor. Asıl mesele çocuklarımızın kendilerini değerli hissettikleri sosyal alanlar oluşturabilmek. Sadece başarıyı değil, anlamı ve yaşama dair büyük fotoğrafı gösterebilmek. Performansın değil, karakterin önemli olduğunu anlatabilmek.
Dijital çocukluk çağında yeni nesilleri algoritmaların hızına göre mi hazırlıyoruz yoksa hayatın ritmine göre mi? Bu soruya vereceğimiz cevap yalnızca bugünü değil, yarının toplumlarını ve coğrafyalarını da şekillendirecek. Çünkü geleceği teknoloji değil; teknolojiyle büyürken anlam üretebilen, aidiyet kurabilen ve insan kalabilen nesiller inşa edecek.
#YeniSiyasetOkumaları
ÇOCUKLUĞUN DEĞİŞEN ATLASI
Türkiye’de son dönemin en önemli gündemlerinden biri aile ve çocuk. Mesele artık yalnızca demografik göstergeler üzerinden tartışılmıyor. Akademiye, düşünce kuruluşlarına ve uluslararası araştırmalara baktığımızda aile ve çocukluğun çok daha geniş bir çerçevede ele alındığını görüyoruz.
TBMM çalışmalarımız dolayısıyla bir süredir çocukluğun öteki yakasıyla ilgili araştırmaları inceliyorum. Komisyon toplantılarımızda dinlediğimiz her uzman, çocukluğa dair farklı bir pencere açıyor. Psikologlar, eğitimciler, sosyologlar, iletişim araştırmacıları ve teknoloji uzmanları farklı kavramları kullansalar da işaret ettikleri ortak bir gerçeklik var. Çocukluk değişiyor.
Takip ettiğim her araştırma beni çocukluğun değişen atlasına doğru götürüyor.
Bir anne, bir babaanne ve siyasetin farklı kademelerinde görev yapan bir milletvekili olarak sahada gördüklerimi de bu akademik tartışmalarla birlikte okumaya çalışıyorum. Çünkü bazen bir araştırma raporunda gördüğünüz veriyle saha ziyaretinde karşılaştığınız manzara birbirini tamamlıyor. Çocukların dünyası gündelik hayattan daha net okunabiliyor.
Dijital dünyanın çocukların öğrenme süreçlerini dönüştürdüğü artık tartışmasız bir gerçek. Özellikle pandemi döneminde bu dönüşümü yakından deneyimledik. Son birkaç yılda öğrenme araçlarını değil öğrenmenin kendisini konuşmaya tartışmaya başladık.
Çocukluğumda dünyayı büyük ölçüde hikâyeler aracılığıyla keşfederek büyüyorduk. Hikâyeler, yalnızca bilgi taşıyan araçlar değildi. Bir anlatıyı takip eden zihin beklemeyi öğrenirdi. Karakterler arasında bağ kurmayı, neden-sonuç ilişkilerini görmeyi, başkasının yerine geçebilmeyi öğrenirdik. Daha da önemlisi, yaşamadığı hayatları deneyimleme imkânı bulurduk.
Bugün çocukların önemli bir bölümü anlatılarla değil, kesintisiz uyaranlarla büyüyor. Çağın en büyük krizi de zaten burada başlıyor.
Kısa videoların, sonsuz kaydırma kültürünün ve sürekli dikkat parçalanmasının egemen olduğu dijital evrende çocuk, bir karakterin iç dünyasında uzun süre kalamıyor. Bir hikâyenin yavaş yavaş ördüğü anlam dünyasına nüfuz edemiyor. Günün sonunda yeterince hikâye dinlemeyen bir çocuk kendi duygularını ifade edecek dil araçlardan da mahrum kalıyor.
Hatırlamakta fayda var. Dil yalnızca doğru cevabı vermenin aracı değildir. Dil, dünya kurmanın aracıdır.
Çocuklara yeterince anlatı, diyalog, sanat, oyun ve düşünme alanı açılmadığında dil giderek sığlaşır. Sadece işlevsel bir araca dönüşen dil, incelmek yerine sertleşir. Bunun sonucunda estetik duygusu zayıflar, empati kapasitesi daralır ve toplumsal ilişkiler daha kırılgan hâle gelir.
Bugün dünyanın birçok yerinde gözlemlediğimiz öfke kültürü, tahammülsüzlük ve kutuplaşmanın arka planında biraz da bu mesele var. Peki yetişkin dünyası çocuklara gerçekten konuşabilecekleri kamusal alanlar sunuyor mu? Çocuk sürekli konuşmaya çağrılıyor. Okulda performans göstermesi bekleniyor. Sosyal medyada görünür olması teşvik ediliyor. Kendini sunması, anlatması, sergilemesi isteniyor. Peki ya sonra?
Aynı çocuk ne kadar dinleniyor? Kim tarafından dinleniyor? Ne kadar ciddiye alınıyor? Bugün birçok çocuk varlığını düşünceleriyle değil, dürtüsel tepkilerle görünür kılmaya çalışıyor. ‘Beni duyun’ diyor. Bildiği başka bir yöntem yok çünkü.
Çocuklarla ilgili konuları yalnızca ekran süresi, akademik başarı ya da demografik göstergeler üzerinden konuşmak maalesef yeterli değil. Çocukluğu; dil, hikâye, dikkat, aidiyet, güven ve aile ekseninde yeniden düşünmemiz lazım. Geleceğin toplumunu, çocuklarımıza nasıl bir çocukluk sunduğumuz belirleyecek.
#PazarNotları
YENİ JEOPOLİTİĞİN GÖRÜNMEYEN CEPHESİ
Dünya aynı anda iki büyük dönüşümün içinden geçiyor. Bir tarafta savaşların karakteri değişiyor, diğer tarafta yapay zekâ insanlık tarihinin en büyük teknolojik sıçramalarından birini gerçekleştiriyor. İlk bakışta farklı görünen bu iki süreç aslında aynı soruya dayanıyor ‘Güç kimde ve onu kim kontrol ediyor?’.
Geçtiğimiz günlerde The Economist, son yıllarda savaşların neden uzadığına ve neden giderek daha zor sonuçlandığına dair bir analiz yayınladı. Ukrayna’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan çatışmalar, klasik askeri üstünlüğün artık zafer için yeterli olmadığını gösteriyor. Büyük güçler hızlı sonuç alma beklentisiyle savaşa giriyor ancak teknoloji, istihbarat ağları, insansız sistemler ve ekonomik bağımlılıklar savaşları beklenmedik biçimde uzatıyor.
Tarihte ilk kez askeri ve teknolojik güç bu kadar iç içe geçmiş durumda. Drone’lar milyonlarca dolarlık bir sistemi etkisiz hale getirebiliyor. Uydu verileri, yapay zekâ destekli analizler ve dijital ağlar savaş alanının görünmeyen aktörlerine dönüşüyor.
Tüm bunlar yaşanırken laboratuvarlardan gelen haberler bazı süreçleri daha net görmemizi sağlıyor.
Claude’un arkasındaki yapay zekâ şirketi Anthropic’in yayımladığı son güvenlik raporu teknoloji dünyasında önemli bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Daha güçlü modeller geliştirmek için yarışan şirketlerden biri, aynı zamanda dünyanın en güçlü yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesinin küresel ölçekte yavaşlatılması gerektiğini söylüyor. Çünkü mesele artık daha akıllı sistemler üretmek değil; üretilen sistemlerin gerçekten kontrol altında tutulup tutulamayacağı.
Bir zamanlar nükleer teknoloji yarışında olduğu gibi bugün de teknolojiyi geliştirenlerle teknolojinin sonuçlarından endişe duyanlar aynı masada. Yapay zekâ şirketleri bir yandan milyarlarca dolarlık yatırımlarla daha güçlü modeller geliştirirken diğer yandan bu modellerin öngörülemeyen davranışlar sergilemesinden kaygılı.
Anthropic’in uyarısı yalnızca teknik bir güvenlik tartışması değil. Yeni küresel düzenin nasıl şekilleneceğine ilişkin stratejik bir gündem.
Rekabetin yalnızca ülkeler arasında olmadığını bu mecrada birçok kez yazdık. Devletler, teknoloji şirketleri, veri merkezleri, algoritmalar ve küresel dijital platformlar aynı güç denkleminde yer alıyor. Bir ülkenin jeopolitik etkisi ile sahip olduğu veri kapasitesi arasındaki ilişki her geçen gün daha görünür hale geliyor.
Google’ın arama motorundan yapay zekâ destekli cevap motoruna dönüşmesi, küresel bir alışveriş platformunun robotik yatırımları, ya da yapay zekâ ajanlarının kendi aralarında görev paylaşımı yapmaya başlaması ve dijital ekonominin yeniden şekillenmesi aynı büyük dönüşümün parçaları.
Önümüzde cevaplanmayı bekleyen soru seti hala aynı. Algoritmaları kim yönetecek? Veriyi kim kontrol edecek? Yapay zekâ hangi değerler sistemiyle çalışacak? Ve en önemlisi, insan karar verici olmaya devam edecek mi?
Savaşların geleceği ile yapay zekânın geleceği aynı kavşakta buluşuyor. Her ikisi de bize teknolojik kapasitenin tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Asıl mesele kontrol mekanizmaları, kurumsal kapasite, etik ilkeler ve insan merkezli bir gelecek inşa edebilmek.
21. yüzyılın güç mücadelesi teknolojiyi insanlığın hizmetinde tutabilenlerle, teknolojinin yön verdiği bir dünyanın pasif aktörlerine dönüşenler arasında olacak. “Kim kontrolü elinde tutabiliyor?” sorusuna verilecek cevap akışı değiştirecek.
#YeniSiyasetOkumaları
Başkent Ankaramızda UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren bir eser daha…
Benim de okuduğum üniversitem olan ODTÜ Kampüsü’nün bu listeye kaydedilmesi hepimiz için gurur verici. 🇹🇷
Yaşayan kültürel modern peyzaj anlayışının önemli bir örneği olan ODTÜ Kampüsü, Cumhuriyetin şehircilik vizyonunu geleceğe taşıyan güçlü bir miras.
Kültür ve Turizm Bakanımız @MehmetNuriErsoy’a, ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Ahmet Yozgatlıgil’e ve katkı sunan herkese teşekkür ediyorum.
Ankara’mıza, ülkemize ve kültürel mirasımıza hayırlı olsun.
@METU_ODTU
Çocuklarla ilgili öğrenme, yorumlama, öğrendiğini yeni bir bilgiye dönüştürme meselesini çok hafife alıyoruz. Çocuk sayfalar dolusu bilgiye, ödevle karşılaşsın ve veli mutlu olsun. Çocuğun öğrenme yolculuğu böyle böyle darmadağın oluyor. Günün sonu travmatik bir sürü hikaye.
"Çocuğum çok zeki, sınıfın ilerisinde, üst sınıf konularını da öğrensin istiyorum."
Velilerden zaman zaman böyle mesajlar alıyorum.
Ben de şöyle soruyorum: "Siz mi yoksa çocuğunuz mu böyle istiyor?"
+++
Anne olan ya da olmayan kadınlara aşırı doz kaygı bu videolarla yüklendi. Dijital dünyanın kader yazılımı en fazla bu kadar işte. Seyircisi yorgun dünyaya selamlar…
ONLIFE KUŞAĞI VE DİJİTAL KÜLTÜRÜN YENİ SOSYOLOJİSİ
Okul saldırıları ile ilgili TBMM Araştırma Komisyonu çalışmalarımıza başlarken okuduğum kitaplardan biri de @ProfHilmiDemir ve Av. Oğuz Demir’in birlikte kaleme aldığı “Yeni Nesil Çeteler ve Radikalleşme” adlı eserdi.
Kitap; sosyal mobilizasyondan aidiyet krizine, toplumsal güvenden fiziksel çevrenin davranış üzerindeki etkisine kadar birçok başlığı ele almış. Olay döngüsünü yalnızca güvenlik perspektifiyle değil; sosyolojik, psikolojik ve dijital dönüşümle birlikte yorumlamış. Açıkçası kitabın başlıkları meseleye bakış açınızı değiştiriyor, yeni sorular sorduruyor.
Geçtiğimiz hafta komisyon çalışmalarımızda Hilmi Hocayı dinleme fırsatı bulduk. Özellikle yeni nesil çetelerin ve radikalleşme eğilimlerinin arka planındaki dijital dinamiklerin ne kadar çok katmanlı ve karmaşık bir denklem olduğunu bir kez daha not ettik.
Bugün artık çevrim içi ve çevrim dışı hayatı birbirinden bağımsız okumak mümkün değil. Hilmi Hoca’nın “onlife kültür” vurgusu burada oldukça önemli bir eşik açıyor. Çünkü dijital dünya artık hayatın alternatifi değil; doğrudan hayatın kendisiyle iç içe geçmiş durumda. Çocukların dijitalde kurduğu ilişkiler gerçek hayattaki davranışlarını etkiliyor; gerçek hayattaki kırılmalar ise dijital ağlarda yeniden şekilleniyor.
Aidiyet krizi, yalnızlaşma hissi, görünür olma ve önemsenme arzusu, “hiç kimse olmaktan çıkma” isteği; dijital çağın yeni sosyolojik kırılması. Özellikle çocuk ve genç suçluluğu tartışmalarında bu duygusal alanları görmezden gelmek, büyük fotoğrafa ulaşmayı zorlaştırıyor.
Dijital içerikleri çoğu zaman propaganda üzerinden tartışıyoruz. Oysa asıl mesele yalnızca içerik değil; o içeriklerin etrafında oluşan topluluklar, ağlar ve duygusal bağlar. Dijital radikalleşme yalnızca neyin izlendiğiyle değil, bireyin hangi içerikte kendisini “ait” hissettiğiyle ilgili.
Şiddetin estetize edilmesi ise sürecin başka bir boyutu. Güç, korku, görünürlük ve kontrol üzerinden inşa edilen yeni dijital kimlikler; özellikle genç erkekler üzerinde alternatif aidiyet alanları oluşturabiliyor. Sanal yankı odaları zamanla şiddeti normalleştiren psikolojik alanlara dönüşüyor.
Dijital çağda çocukları korumak çok katmanlı bir mesele. Çocukların hangi dijital toplulukların içinde var olduğu, hangi duygusal boşluklarla mücadele ettiği, nasıl bir görünürlük baskısıyla karşı karşıya kaldığı ve nasıl bir kimlik inşa etmeye çalıştığı… Bunların her biri üzerinde ayrı ayrı düşünülmesi gereken başlıklar.
Bu haftaki sunumdan sonra bir kez daha gördük ki önümüzdeki esas mesele yalnızca teknoloji kaynaklı değil; dijital kültürün içinde yeniden şekillenen insan meselesi.
Kaleme aldığı bu kıymetli eser, saha gözlemleri ve katkıları için Prof. Dr. Hilmi Demir Hocamıza teşekkür ediyorum.