Bazı sebeplerden dolayı hesabı kullanmayacağım. Ancak olurda birisi bir faide görür, Allah'ın tevfikiyle yazdıklarımdan faydalanmak ister, bende bundan ecir alırım düşüncesiyle sebebiyle açık bırakacağım.
السلام عليكم
Hocamız ve bizler, Rabbimizin takdiriyle bir musibet sürecini şimdilik geride bıraktık. Şüphesiz her türlü hüküm yalnızca Allah’a aittir.
Maruz kaldığımız iftiralar ve mesnetsiz ithamlar, sabrımızı ve hakka olan bağlılığımızı eksiltmemiştir. Allah'ın izniyle.
Bu süreçte bizlere destek veren kardeşlere teşekkür eder, ilim çalışmalarımıza kaldığımız yerden devam edeceğimizi bildiririz.
Elhamdülillah bitevfikillah. Biz okuduk, okumaya devam ediyoruz. Ne şanı yüce, hiçbir mahlukata benzemeyen, misli olmayan ve tüm noksanliklardan münezzeh kemâl sıfatlara sahip olan Rabbimizden başkasına ibadet ediyoruz nede kendisiyle beraber arşının yanında oturacak olan Rasulune muhalefet ediyoruz. Sallallahu aleyhi ve sellem.
Esselamu Aleykum ey cemaat! Allah teala size uzun ömürler versin!
Bügün İmam İbn Receb el Hanbeli'n - Allah ona merhamet etsin- ''konuşmaya hevesli olmak''
ile alakalı bir hikayesinden bahsedeceğiz.
Şüphesiz bu durum, nefsin büyük hastalıklarından birisidir. Allah'tan bizi bunun şerrinden korumasını isteriz.
Salih bin Fureyh '' Zehrul Hemail'' adlı eserinde aktarıyor:
İbn'ul Mebred dedi ki: ''Bir gün Hafız ibn Receb- rahimehullah- bize bir meseleden bahsetti, öyleki uzattıkça uzattı!
Bende buna ve meseleye bu denli hakim olmasına şaşırdım. Bir vakit sonra bazı mezheblerin şeyhleri ve başkaları ile bir toplantı meydana geldi. Ancak Şeyh, bu meclis boyunca bir kelime dahi kelam etmedi ve konuşmaya dahil olmadı.'' Meclisten çıkacağı vakit ona dedim ki: '' Şeyh, sen bu mesele hakkında bir kaç söz etmeyecek misin?
Dedi ki: ''Ben ancak sevabını umacağım meseleler hakkında konuşurum. Bu sebepten ötürü bu mecliste konuşmadım..!''
Şu hale bir bak! Öyle bir ortam ki; nefis böylesi yerlerde konuşmak, birkaç kelam etmek, söze dahil olmak ister.
Lakin İbn Receb -rahimehullah- bu hususta usta olmasına, ilmine, fıkhına rağmen İhlasına zarar verip, niyetini kötü etkiler korkusuyla, böylesi bir yerde susmayı tercih etmiş, bir kelime dahi konuşmamıştı.
Ne mutlu böyle temiz nefis sahiplerine!
دَعوني أَجُدَّ السَعيَ في طالَبِ العُلا
فَأُدرِكَ سُؤلي أَو أَموتَ فَأُعذَرُ
وَلا تَختَشوا مِمّا يُقَدَّرُ في غَدٍ
فَما جاءَنا مِن عالَمِ الغَيبِ مُخبِرُ
وَكَم مِن نَذيرٍ قَد أَتانا مُحَذِّراً
فَكانَ رَسولاً بِالسُرورِ يُبَشِّرُ
قِفي وَاِنظُري يا عَبلَ فِعلي وَعايِني
طِعاني إِذا ثارَ العَجاجُ المُكَدَّرُ
تَري بَطَلاً يُلقي الفَوارِسَ ضاحِكاً
وَيَرجِعُ عَنهُم وَهوَ أَشعَثُ أَغبَرُ
Bırakın, yüce hedeflerin peşinde var gücümle koşayım;
Ya muradıma erişeyim, ya da ölürsem mazur görüleyim.
Yarın takdir olunmuş şeylerden korkuya kapılmayın;
Çünkü gayb âleminden bize haber getiren yoktur.
Nice uyarıcı geldi bizi sakındırmak için;
Ama sonunda müjdeci olup sevinç haberleri verdi.
Dur ey Abele, bak ve gör yaptıklarımı;
Toz bulutları kabarıp savaş kızıştığında mızrağımı seyret.
Görürsün bir yiğidi; gülerek atar kendini süvarilerin üstüne,
Ve onların arasından, saçı başı dağılmış, toza toprağa bulanmış hâlde döner.
Antere ibnu Şeddad el Absî
يا عَبلُ أَينَ مِنَ المَنِيَةِ مَهرَبي
إِن كانَ رَبّي في السَماءِ قَضاها
Ey Abele, ölümden kaçacak hangi menzil var bana?
Rabbim onu takdir etmişse semada , kaçış neye yarar?
Antere.
قال العلماء: ولا يشترط في الآمر بالمعروف والناهي عن المنكر أن يكون كامل الحال، ممتثلًا ما يأمر به. مجتنبًا ما ينهى عنه بل عليه الأمر.
Şeyh İbnu Dakik el Îd rahimehullah dedi ki:
Alimler dediler ki: " İnsanlara iyiliği emredip kötülüğü nehyeden birisinin kâmil bir hâl üzere olması, emrettiği şeyi yerine getiren veya nehyettiği şeyden kaçınan birisi olması şart değildir. Bilakis ona düşen şey; iyiliği emredip, kötülükten nehyetmesidir.
📚 Şerhu Erbaun en Neveviyye/ 113.syf
Şeriatın karar kıldığı meselelerden biride, zahiren adil görünen bir müslümandan beraat (nifak vb) ve hakkında kötü zann beslememektir. Asl olan budur. Binaenaleyh kendisini bir burhan, hüccet ve apaçık bir karine olmadan birşeyler ile itham etmek caiz değildir. Farzı misal eğer kendisine delilsiz birşeyler itham edilirse, ittiham edilen şeyleri tasdik etmek gerekmez bilakis asl olan kaide işletilip kendisine yöneltilen ithamlardan beri kılmak ve dahi husnu zanni takdim etmek gerekir.
Buna dair deliller oldukça çoktur. Bunlardan birisi İtban bin Malik'in hadisidir. İmam Buhari rahimehullah rivayet ediyor: " ... Bazı insanlar, şehirden olan bir adamın evine yönelmiş ve toplanmışlardı. İçlerinden birisi dedi ki: " Malik bin Duhaşeyn yada İbni Duhşun nerededir?" Mecliste olan bazıları: " O münafıktır. Allah'ı ve Rasulunu sevmiyor.." dediler. Allah Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem'de onlara şöyle dedi: " Onun hakkında böyle deme! Görmez misin, o La ilahe illallah diyor ve bunu demekle Allah'ın vechini arzu ediyor?" Dediler ki: " Allah ve Rasulu daha iyi bilir. Ancak biz onun vechini ve nasihatini munafiklara gösterdiğini görüyoruz.." Allah Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: " Allah teala " La ilahe illallah diyen ve bunu demekle kendi vechini arzu eden kişiye cehennemi haram kılmıştır.." dedi.
Bu hadisin konumuza şahit noktası şurasıdır ki, Allah Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem Mâlik'i nifak ile itham edenlere karşı çıkmış ve onun hakkında husnu zann besleyip, şu sözüyle kendisini savunmuştur: " Siz gormez misiniz, o Allah'ın vechini arzu ederek la ilahe illallah dedi."
" Ey İman edenler! Zannın çoğundan kaçının.."
İmam İbni Cerir rahimehullah senedi ile İbn Abbas'ın bu ayet hususunda şöyle dediğini aktardı: " Allah teala müminleri, bir başka mümin hakkında şer düşünmekten nehyetti.."
Evvelen Kurtubi'den Musa aleyhisselam'ın tabilerinin sözünün tecsim olduğunu, gerekçesi olarak ise " Çünkü Allaha gitme, gelme, hareket etme, yer değiştirme isnat etmişlerdir demektedir." Sözünü aktardın.
Ben ise İmam Buhari'den Mikdad radiyallahu anhu'nun aynı sözleri Rasulullah'a söylediğini, sahabenin de aynı sözleri söylediğini aktardım. Bu Kurtubi'ye ve emsallerine göre zahiren tecsim midir, değil midir? Bunu sordum. Zahiren tecsim değilse bunun sebebi nedir? Musa aleyhisselam'ın tabilerinin sözü tecsim oluyorda, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabının sözleri neden tecsim olmuyor? Getirdiğin nakillerin hiç birisinde buna cevap yok.
Allah tebareke ve teala kitabında, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sahih, mutevatir sünnetinde ; hakiki manada Rabbimizin gelmesini, hareket etmesini, , her gecenin üçte birinde dünya semasına inmesini haber vermiştir. Allah tebareke ve teala cahil, pak nesilden yüz çevirmiş bidat ehlinin sözlerinden münezzehtir.
Şu kendisinden nakilde bulunduğun kişilerden bir tanesi dahi mutekaddim ulemadan, hadis ashabından değil. Oysa Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sünnetinde bizi Hadis Ashabına yönlendirmiştir, kurtuluşa ermiş olan fırkanın Hadis ashabı olduğunu bildirmiştir. Sen ise onların yoluna ters, onların söylemediği sözleri söyleyen kişilerden nakilde bulunuyorsun? Kargaları takip edenin varacağı yer çöplükten başkası değildir. Şu kendisinden nakilde bulunduğun kişilerin sözlerini söyleyen, Rasulullah'ın bizleri kendisine yönlendirdiği Hadis Ashabından birisini dahi bulamazsın!
Dünya ve ahiretinin hayrı için bu meseleleri hadis ashabından, onların akidesini beyan eden alimlerden ( İmam Buhari'nin Kitabut Tevhid'ini, Ebu Dâvud'un Sunen'inde Kitabus Sunnesi'ni, İmam İbni Huzeyme'nin Tevhid'ini, İmam Ebu Osman es Sabuni'nin Akidetus Selef ve Ashabul Hadis kitabını) oku, onların yolundan sapmış kişilerden değil.
Allah tebareke ve teala seni ve beni bidatlerden korusun ve hadis ashabının yoluna iletsin ve yolundandan ayırmasın. Selametle.
بَابُ مَا جَاءَ فِي صِفَةِ غُرَفِ الجَنَّةِ
( Bu) Bab Cennetin Odalarının Sıfatları ( Hakkındadır)
عَنْ عَلِيٍّ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «إِنَّ فِي الجَنَّةِ لَغُرَفًا تُرَى ظُهُورُهَا مِنْ بُطُونِهَا وَبُطُونُهَا مِنْ ظُهُورِهَا
Ali radiyallahu anhu'dan rivayetle, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
« Cennet’te öyle odalar vardır ki; dışarıdan içerisi içeriden de dışarısı gözükür...»
عَنْ أَبِيهِ، عَنِ النَّبِيِّ ﷺ، قَالَ: «إِنَّ فِي الجَنَّةِ جَنَّتَيْنِ مِنْ فِضَّةٍ آنِيَتُهُمَا وَمَا فِيهِمَا، وَجَنَّتَيْنِ مِنْ ذَهَبٍ آنِيَتُهُمَا وَمَا فِيهِمَا، وَمَا بَيْنَ القَوْمِ وَبَيْنَ أَنْ يَنْظُرُوا إِلَى رَبِّهِمْ إِلَّا رِدَاءُ الكِبْرِيَاءِ عَلَى وَجْهِهِ فِي جَنَّةِ عَدْنٍ»
Abdullah bin Kays radiyallahu anhu'dan rivayetle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Cennetin içerisinde iki Cennet daha vardır ki kapları ve her şeyi gümüştendir. Bir başka iki Cennet daha vardır ki onunda kapları ve her türlü eşyası altındadır. Adn Cennetinde, cennetlikler ile Rablerine bakmak arasında engel olarak, O'nun yüzünde ki kibriya perdesi vardır.
إِنَّ فِي الجَنَّةِ لَخَيْمَةً مِنْ دُرَّةٍ مُجَوَّفَةٍ عَرْضُهَا سِتُّونَ مِيلًا، فِي كُلِّ زَاوِيَةٍ مِنْهَا أَهْلٌ لَا يَرَوْنَ الآخَرِينَ يَطُوفُ عَلَيْهِمُ المُؤْمِنُ»
Aynı sened ile Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
Cennet’te içi boş inciden yapılmış arzı altmış mil olan bir çadır vardır ki her bir tarafında topluluk bulunur ve birbirlerini görmezler oraya giren mü’min onları bir bir dolaşır.”