Gamze Özçelik depremde aylarca sahada kalmıştı. Çorbayı da erzağı da kendi dağıtmıştı. Takip ettiğim kadarıyla hâlâ bölgedeki çalışmaları sürüyor.
Ba��ka ülkede gönüllü olarak çalışmalarına katıldım. Otobüsle çöle yaptığı yolculuk öyle zorluydu ki ben asla göze alamam fakat o almıştı.
Samimiyeti, mücadelesi ortada ama seçtiği hayat nedeniyle “kurtarıcı” görülmedi.
Kendisinden razıyız.
Araştırmalara göre, iş yerinde en fazla mobbinge uğrayanlar, en çalışkan ve başarılı olanlar, farklı ve azınlık görünenler, yardımsever, etik ve yüksek vicdanlı insanlarmış. Yani yamyam tayfası kıskançlıktan öldüğü için onları yıldırıp bastırmaya çalışıyormuş. Gücünüzü geri alın.
Slovenya Başbakan Yardımcısı Nataša Pirc Musar:
"Holokost'u durdurmadık.
Ruanda'daki soykırımı durdurmadık.
Srebrenitsa'daki soykırımı durdurmadık.
Gazze'deki soykırımı durdurmalıyız."
Biraz geç de olsa Avrupalı liderlerden bu açıklamalar önemlidir. Arkası gelirse bu tür açıklamaların soykırımcıların cezalandırılması mümkün olabilir.
İlginç bir psikolojik terim okudum bugün: “reaktif değersizleştirme.” İnsanlar sizi kontrol edemediğinde sizi olduğunuzdan daha az mutlu, daha az başarılı ya da sorunlu taraf gibi resmedip insanları buna ikna etmeye çalışarak kırılan özdeğerlerini tamir yöntemi. Tanıdık değil mi?
İş yerinde, okulda veya sosyal çevrede bir grup insan sizin aleyhinize ittifak kurup size mobbing ya da baskı yapmaya kalktığında sakın depresyona girmeyin. Aksine dönüp şöyle söyleyin: “bu kadar aptalı aynı amaç için bir araya getirebildiğime göre, demek fena biri değilmişim.”
İnsanların en çok kıskandığı şeyin mal, mülk, servet ya da statü olduğunu düşünmüyorum. Onların en çok kıskandığı şey kendinizden memnun ve tatmin dolu olmanız, güzel bir ailenizin, düzenli bir hayatınızın, kendinize ait sade hobilerinizin olması, yani kendiniz için yaşama lüksüne sahip olmanızdır. Bunun kaynağı ise modern dünyanın “kusursuz değilsen hiçsin!” şeklindeki sahte dayatmalarından özgürleştiğiniz, kimseye kendinizi savunmadığınız, kimsenin onayı için kendiniz olmaktan geri adım atmadığınız, utanç, korku ya da yönlendirmeyle değil özgür bir birey olarak herkes kadar saygıya layık, herkes kadar güzel bir yaşam sürme hakkına sahip olduğunuz bilincine ulaşmanızdır. İşte bu güleryüzlülük, bu mental sağlık ve bu ruhsal zenginlik herkeste yoktur, bu yüzden dikkat çeker ve sineye çekilemez.
“Sözler şahsıma aittir.
Dipnot: Metnin Osmanlı ruhuyla kaleme alınmasında yapay zekâdan cüz’î ölçüde istifade edilmiş olup, metnin umumî hattı tarafıma aittir.”
Saygı, yalnızca büyüğe gösterilen bir meziyet değildir; idrak edebilen için her insana layık bir erdemdir. Bunu anlamak da, anlatmak da bilinç ister. Boşuna demiyorum: Her daim şuurlu bir eğitim şarttır. Zira bir yola çıkılırken yalnız adım atılmaz; gönül verilir, bağ kurulur.
mecalimiz yoktur. Bir insanın hevesi söndüyse, ruhu daraldıysa, üstüne gitmektense susmak evladır. Zira kırılan gönül, zor onarılır; dökülen şevk, kolay toplanmaz.
Daha söylenecek çok söz vardır elbet, lakin şimdilik kalem bu kadarına kifayet eder.
İnsan o yola hevesle, eşsiz bir aşkla baş koyar. Lakin ne vakit ki gönül incinir, şevk kırılır, işte o zaman hakikat ortaya çıkar.
Bizler yapmacık simalar takınanlardan değiliz. Gönlümüz kırıldığında, hiçbir şey olmamış gibi sahte tebessümlerle rol kesmeyiz. Samimiyetsizliğe
Bir insanın zeka kapasitesini gösteren en büyük şey “default pozisyondan çıkmak”tır. Aileden gelen yaşam tarzını, kültürden gelen kodlarını sorgulaması; geçmiş anılarının özgür iradesi üzerindeki etkilerini sıyırması ve kendini “bir heykeltıraş gibi” yeniden yapmasıdır.