Kötülük problemi belki de bütünüyle çözülemez.
İbn Sînâ akılla düzeni, İbn Arabî varlığın mertebelerini, Dostoyevski ise insan vicdanını gösterir.
Sonunda soru Tanrı’dan insana döner:
“Kötülük neden var?” kadar önemli bir soru daha vardır:
Kötülük karşısında sen ne yaptın?
“Acı insanı olgunlaştırır.” diyoruz.
Peki kimin acısı, kimi olgunlaştırıyor?
Bir masumun acısını başkasının olgunlaşmasının bedeli yapabilir miyiz?
İvan Karamazov’un itirazı tam burada hâlâ masada:
Peki ya çocuğun gözyaşı?
Eğer iyilik için kötülük zorunluysa, cennette kötülük olmadan iyilik nasıl mümkün olacak?
İnsan cennette özgür olduğu hâlde kötülük yapmıyorsa, neden başlangıçta böyle yaratılmadı?
Teodisenin zor sorularından biri de budur.
Kötülük olmasaydı iyiliği bilemez miydik?
Kötülük iyiliği yaratmaz; fakat bazen onun görünür hâle gelmesine vesile olur. Cesaret tehlikede, sabır sıkıntıda, merhamet acının karşısında belirginleşir.
Ama buradan “Kötülük gereklidir.” sonucu çıkmaz.
İvan İlyiç’in ölüm döşeğinin başında sessizce dururum. Sonra kitabı kapatırım. Bütün bunları Urfa’dan çıkmadan yapmışımdır. Benim pasaportumun adı kitaptır. Kapağını kapattığımda yine aynı yerdeyimdir belki; ama artık aynı insan değilimdir.
hacı öğRetmeN
Rusya’da Prens Mışkin’le Petersburg sokaklarında yürür, “İyi kalabilmek insanı neden bazen budala yapar?” diye sorarım. Karamazov kardeşlerin tartışmalarını dinler, Savaş ve Barış’ta üç ailenin hayatına ve savaşın insanlara dokunuşuna tanıklık ederim.
Kolombiya’dan ayrılmam; Macondo’ya geçerim. Yüzyıllık Yalnızlık’ta Buendía ailesinin kuşaklar boyu aşklarına, kavgalarına ve yalnızlıklarına tanıklık ederim. Macondo haritada bulunmayabilir ama insanlarını tanırım. Çünkü yalnızlığın ülkesi yoktur.
Kırmızı Pazartesi’nin kasabasında Santiago Nasar’ın başına gelecekleri ben de bilirim. “Kolombiya nere, Urfa nere…” derim. Ama töreyi, mahalle baskısını ve suskunluğu görünce yabancılık çekmem. Çünkü benzerlerine kendi hayatımda kaç defa şahit olmuşumdur.
Camus’nün Yabancı’sında mahkeme salonuna girer, Meursault’yu izlerim. Bir insanın yalnız suçundan değil, annesinin cenazesinde ağlamamasından da yargılandığını görürüm. Oradan okyanusu aşar, Kolombiya’ya geçerim.
İspanya’ya geçer, Don Kişot’un ikinci arkadaşı olurum. Sancho Panza’yla uçsuz bucaksız ovalarda peşinden giderim. Bir çimenliğe uzanır, Don Kişot’un yel değirmenleriyle mücadelesini seyrederim. Sonra yolum Cezayir’e düşer.
Ermeni bir seyyaha yoldaş olur, Venedik’ten yola çıkarım. Anadolu’yu, İstanbul’u, Ayasofya’yı ve Kudüs’ü dolaşırım. Bazen bir Yahudi seyyahın, bazen bir oryantalistin peşine takılır, yüzyıllar öncesinin İbrahim’in şehrinde yürürüm.
İbn Battûta ile arkadaş olur, Alanya’dan girer Kırım’dan çıkarım. Türkmen ellerinden geçerim. Marco Polo’ya yoldaş olur, İran çöllerini aşarım. Evliya Çelebi’yle Urfa’yı, Harran’ı gezer; kendi memleketime yüzyıllar öncesinden bakarım.
Öğretmenim, sınıf öğretmeniyim; hem de 37 yıllık… Seksen Günde Devrialem yapamam. Buna ne gelirim yeter ne de emekli ikramiyem. Ama bu, seyahat etmeme engel değildir. Ben dünyayı başka türlü gezerim.
@MissPratisyen Belki roman okumak gerçekten bir çeşit hastalık. 😊 Ama her roman için değil… İyi roman insana yalnızca bir hikâye anlatmaz; bazen hiç gitmediği bir ülkede kendi mahallesini, hi�� tanımadığı bir kahramanda kendisini buldurur. Böyle bir hastalıktan da doğrusu iyileşmek istemem.
@MissPratisyen Belki de romanın asıl güzelliği burada. Bize yalnızca uzak ülkeleri ve kurmaca olayları anlatmıyor; bazen uzak bir ülkenin aynasında kendi hayatımızı gösteriyor. Kırmızı Pazartesi Kolombiya’da geçiyor ama ben okurken, “Sanki bizim mahallede olmuş.” diyorum.
@MissPratisyen Çünkü coğrafya değişse de insanın bazı hâlleri pek değişmiyor: töre, namus anlayışı, mahalle baskısı, dedikodu, herkesin olacakları bilip kimsenin önüne geçmemesi… Benzerlerine kendi çevremde kaç defa şahit oldum. Márquez’i okurken bu yüzden bana Kolombiya hiç de uzak gelmedi.
@MissPratisyen Romanın gücünü ben biraz da burada görüyorum. Kırmızı Pazartesi Kolombiya’da geçiyor. Kolombiya nere, Urfa nere… Arada binlerce kilometre var. Ama kitabı okurken insan, “Bu olay bizim oralarda da yaşanabilirdi.” diye düşünüyor.
@MissPratisyen Çok okuyup yaşadığı dünyaya gözlerini kapatan insanların bulunduğu düşüncenize ise katılıyorum. Fakat burada kabahati romana değil, biraz da okuma biçimimize yüklemek gerekir. Bilim dünyayı, tarih geçmişi, felsefe düşünceyi; roman ise insanı anlamaya çalışır.