“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır.”
23 Ağustos 1921’de başlayan Sakarya Meydan Muharebesi’nin yıl dönümünde; vatanın bağımsızlığı ve milletimizin istiklali için mücadele eden başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kahramanlarımızı rahmet ve saygıyla anıyorum.
Ya referandum ya erken seçim!
İki senedir konuştuğumuz her kürsüde, milletimizle temas ettiğimiz her mecrada aynı şeyi tekrarladık:
Terörsüz Türkiye’ye evet; teröristle, katille yol yürümeye hayır.
Terörü bitirmek devletin vazifesidir. Ama terörü bitireceğiz diye teröristi muhatap almak, devlete irtifa kaybettirir.
Bu tutumun milletimizin birliğine ve beraberliğine hiçbir faydası olmayacağı gibi, devlete kaybettirdiğiniz her irtifa terör örgütüne kazandırdığınız mesafeye dönüşür.
Bugün çözüm diye tarif ettiğiniz bu yolun, yarın Türkiye için yeni ve daha ağır bir beka meselesine dönüşmesi kaçınılmazdır.
Biz bunu en başından beri söyledik, bugün de aynı yerde duruyoruz.
Siz milletimizden yönetme yetkisini isterken, seçim propagandanızın merkezine terörle mücadeleyi koydunuz. Muhalefeti terör örgütleriyle yan yana olmakla su��ladınız. “Bize yetki vermezseniz teröristleri serbest bırakacaklar.” dediniz.
Milletimizin teröre karşı hassasiyetini, şehitlerimizin hatırasını, analarımızın acısını seçim meydanlarında bir irade talebine dönüştürdünüz.
Milletimiz ekonomik sıkıntısına, geçim derdine, yaşadığı bütün zorluklara rağmen terörle mücadelede ortaya koyduğunuzu söylediğiniz bu iradeye itimat etti. “Devletim terör karşısında taviz vermesin.” dedi ve size bir kez daha yönetme yetkisi verdi.
Şimdi ise milletimizden aldığınız bu yetkinin tam aksi istikametinde bir irade ortaya koyuyorsunuz.
Dün meydanlarda karşısında durduğunuz terör örgütünün elebaşını bugün cezaevinden çıkarmanın; terör örgütü mensuplarını hangi düzenlemelerle affedebileceğinizin, nasıl cezasız bırakabileceğinizin yollarını arıyorsunuz.
Yaptığınızı doğru bulabilirsiniz. Bunun devlet için gerekli olduğunu da sanabilirsiniz. Ancak değiştiremeyeceğiniz bir hakikat vardır:
Milletimiz size bu yetkiyi, bugün yaptıklarınızı yapmanız için vermedi. Seçim sırasında teröre karşı söylemleriniz ve taahhütleriniz için verdi.
Terörle mücadele konusunda ortaya koyduğunuz bu köklü tavır değişikliği, milletin iradesine yeniden müracaat etmeyi zorunlu hâle getirmiştir.
Ya erken seçime gider, “Biz iki yıl önce sizden bu iradeyle yetki aldık ama şimdi politikamızı değiştirdik.” der ve yetkinizi yenilersiniz;
Ya da hazırladığınız düzenlemeyi referandumla milletimizin önüne koyar, milletimizin onayını alırsınız.
Ama milletimize sormadan, milletimizden aldığınız yetkinin tam tersini yapamazsınız.
Sayın Hazine ve Maliye Bakanı,
“Zorlu küresel ve jeopolitik koşullara rağmen dezenflasyon devam ediyor.” diyorsunuz.
O hâlde millet adına biz de soruyoruz:
TÜİK, Temmuz ayı enflasyonunu aylık %1,78, yıllık ise %31,75 olarak açıkladı.
Şimdi bu tabloya hangi başarı hikâyesini sığdıracaksınız? Hangi rakamlarla milleti ikna etmeye çalışacaksınız?
Çünkü milletin yaşadığı gerçek bambaşka…
Bugün Avrupa Birliği’nde enflasyon ortalama %2,9, OECD’de %4,6, Türk Cumhuriyetlerinde yaklaşık %5, Müslüman ülkelerde %5-7, Afrika ülkelerinde ise %7-8 seviyesinde.
Türkiye ise %31,75 ile bu grupların tamamından açık ara daha yüksek enflasyona sahip.
Madem sorun küresel ve jeopolitik gelişmeler…
Avrupa da aynı küresel ekonominin içinde değil mi?
OECD ülkeleri aynı belirsizliklerle karşı karşıya değil mi?
Türk Cumhuriyetleri aynı bölgesel riskleri yaşamıyor mu?
Aynı dili ve tarihi paylaştığımız Türk Cumhuriyetleri enflasyonu tek hanede tutabiliyor. İç savaşların, kuraklığın ve tedarik zinciri krizlerinin yaşandığı birçok Afrika ülkesi bile Türkiye’den daha düşük enflasyonla mücadele ediyor. Hatta savaşın yıktığı Suriye’de bile enflasyonun Türkiye’nin altında olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız.
O hâlde millet adına bir kez daha soruyoruz:
Sorun gerçekten dış güçler ve küresel gelişmeler mi, yoksa yıllardır sürdürülen yanlış ekonomi yönetimi mi?
Yıllardır Türkiye’nin dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına gireceği söylendi.
Ne yazık ki bugün dünyanın ilk 10 ekonomisi arasında değiliz. Ama enflasyonda dünyanın en yüksek oranlarına sahip 5. ülkesiyiz.
Bunun adına başarı değil, ekonomik başarısızlık denir.
Enflasyon kader değildir.
Türkiye’yi Avrupa ekonomileriyle değil, kriz yaşayan ülkelerle kıyaslanır hâle getiren; üretimi değil rantı, öngörülebilirliği değil belirsizliği besleyen ekonomi politikalarıdır.
Millet TÜİK’in açıkladığı rakamlara değil; boşalan pazar filesine, küçülen sofraya ve her ay biraz daha eriyen maaşına bakıyor.
Sayın Bakan, siz dezenflasyonu anlatıyorsunuz; millet ise hayat pahalılığını yaşıyor.
Siz istatistiklere bakıyorsunuz; millet kasadaki fişe bakıyor.
Ortada bir başarı hikâyesi yok.
Ortada, her geçen gün derinleşen bir geçim krizi var.
Türkiye’nin sorunu sadece enflasyon değildir.
En büyük sorunlardan biri de, son on yılda gelir dağılımının hızla bozulmuş olmasıdır.
Bugün milyonlarca vatandaşımızın millî gelirden aldığı pay azalırken, devletin imkânlarını kullanan ayrıcalıklı küçük bir kesim servetine servet kattı.
Bir ülkede ekonomi büyüyor ama refah toplumun geneline yayılmıyorsa, büyüyen ekonomi değil; büyüyen adaletsizliktir.
Esnaf yüksek faizle kredi bulmaya çalıştı.
Çiftçi üretmek için finansmana ulaşamadı.
Yandaş olmayan sanayici yatırım maliyetleri altında ezildi.
İşçi, memur ve emekli enflasyon karşısında alım gücünü kaybetti.
Ama aynı dönemde bazı ayrıcalıklı şirketlere, “yatırım yapacaklar” denilerek yıllık %8,5 gibi son derece düşük maliyetli krediler sağlandı.
Bu kaynakların önemli bir bölümü üretime değil; dövize, altına, gayrimenkule ve rant alanlarına yöneldi. Üretim yerine servet büyüdü, toplum değil belirli yandaş çevreler kazandı.
Peki bunun bedelini kim ödedi?
Millet ödedi.
Vergileriyle ödedi.
Yüksek enflasyonla ödedi.
Hayat pahalılığıyla ödedi.
Bozulan gelir dağılımının en önemli nedenlerinden biri, kamu kaynaklarının adil değil ayrıcalıklı şekilde dağıtılmasıdır.
Bizim meselemiz insanların zengin olması değildir.
Bizim meselemiz, alın teriyle değil ayrıcalıkla oluşturulan zenginlik düzenidir.
Biz; kamu kaynaklarını belli çevrelerin değil, milletin refahı için kullanacağız.
Vergide adaleti sağlayacağız.
Gelir dağılımını düzelteceğiz.
Çalışanın, üretenin ve emeklinin millî gelirden aldığı payı artıracağız.
Çünkü güçlü ekonomi; ayrıcalıkla değil adaletle kurulur.
Rant değil üretim…
İmtiyaz değil fırsat eşitliği…
Bir avuç kişi değil, 86 milyon kazanacak.
Sayın Hazine ve Maliye Bakanı,
Haziran ayında işsizlik oranının yüzde 7,6 ile tarihî düşük seviyeye gerilediğini söylüyor, bunu da bir başarı hikâyesi olarak anlatıyorsunuz.
Biz de millet adına soruyoruz:
Madem işsizlik bu kadar düştü;
Üniversite mezunu yüz binlerce evladımız neden aylarca, yıllarca iş arıyor?
Neden gençlerimiz diplomalarını duvara asıp valizlerini hazırlıyor?
Neden bu memleketin yetiştirdiği doktorlar, mühendisler, yazılımcılar, akademisyenler geleceklerini kendi vatanlarında değil, ilk fırsatta başka ülkelerde arıyor?
Ve madem tablo bu kadar parlak…
Dar tanımlı işsizlik yüzde 7,6 ise, atıl iş gücü neden yaklaşık yüzde 29?
Bu iki rakamdan hangisi milletin yaşadığı hayata daha yakındır?
İstatistik başka şeydir, hakikat başka şeydir.
Bir insan iş aramaktan vazgeçmişse, onu iş sahibi sayabilirsiniz; ama umut sahibi sayamazsınız.
Diplomasına uygun iş bulamayan bir gence “çalışıyor” diyebilirsiniz; fakat yıllarını, emeğini ve hayallerini kaybettiği gerçeğini rakamların arasına saklayamazsınız.
Bizim meselemiz yalnızca işsizlik değildir.
Bizim meselemiz, nitelikli insanın kıymet görmedi��i bir düzenin kurulmuş olmasıdır.
Bizim meselemiz, alın terinin önüne referansın; liyakatin önüne kayırmacılık algısının geçmiş olmasıdır.
Bugün gençlerimiz, “Daha iyi nasıl yetişirim?” diye düşünmüyor.
“Bu ülkede bana sıra gelecek mi?” diye düşünüyor.
İşte asıl tehlike budur.
Bir devletin en büyük hazinesi petrolü değildir.
Altını değildir.
Dövizi değildir.
Bir devletin en büyük serveti, yetişmiş insanıdır.
Siz yetişmiş insanınızı kaybediyorsanız, aslında yarınınızı kaybediyorsunuz demektir.
Ekonomi yalnızca tabloların düzelmesi değildir.
Ekonomi; gençlerin bavul hazırlamadığı, annelerin evlatlarını başka ülkelere uğurlarken gözyaşı dökmediği, diplomanın değer gördüğü, emeğin karşılığını bulduğu, liyakatin istisna değil kural olduğu bir memleket kurabilmektir.
Rakamlarla algı oluşturabilirsiniz.
Ama evladına iş bulamayan bir babanın mahcubiyetini…
Diplomasıyla işsiz dolaşan bir gencin sessizliğini…
Ve umutlarını başka ülkelere emanet etmek zorunda kalan bir neslin kalp kırıklığını hiçbir istatistik örtemez.
Biz büyük değiliz!
Büyük olan devletimiz, milletimiz ve bu toprakların imkânlarıdır.
Türkiye’nin kaynakları doğru yönetilse bu ülke yalnızca kendine değil dünyaya da umut olur.
Biz bu büyük milletin hizmetkârı olmaya talibiz..
“Verin yetkiyi, görün etkiyi” dediler!..
Yetki verildi... Peki etki nerede?
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına bu sorunun muhasebesini yaparak hazırlandık biz...
Çünkü doğru gelecek, doğru muhasebeyle kurulur!
Rifat Hisarcıklıoğlu da sonunda konuştu!
Bu; esnafın ve iş dünyasının içinde bulunduğu tablonun ne kadar ağırlaştığını gösteriyor.
Bir liralık yatırıma karşılık 5.5 lira faize kaynak ayıran bir anlayışla ne üretim büyür ne de ekonomi…
NATO ZİRVESİ’Nİ ÇOK DİKKATLİ TAKİP EDECEĞİZ!..
“Yargıtay parti üyeliğiyle ilgili bir mevzuat değişikliği yaptı ve seri numarası mecburiyeti getirildi. Elimizde seri numarası alınmadan ‘ben Anahtar Parti’ye üye oluyorum’ diyen 38 bin 700 kişinin kaydı var. Yani Anahtar Parti aslında en çok üye girişi yapan, en çok üye artışı sağlayan parti sıralamasında ikinci sırada olabilirdi!..
NATO toplantısına ev sahipliği yapacağız ve sonuçlarını hassasiyetle takip etmek zorundayız. NATO’nun buradaki toplantısında kimin ne diyeceğine, kimin kurgusunun ne olduğuna, Türkiye’ye ne deneceğine, Türkiye’den ne isteneceğine, Türkiye’nin başına yeni bir çorap mı örüleceğine, her şeye çok dikkatli bakacağız.
‘öcalan’a hürriyet’ diye planlanan mitinglerde, memleketteki sükûneti tahrik edecek, huzuru bozabilecek hadsiz açıklamalar yapılıyor. İçeride 12 kişinin ölümünden sorumlu olarak yatmış, sonra bir kanun düzenlemesiyle dışarı çıkmış bir terörist çıkıyor ve ‘Burada pişman olmuş insan var mı?’ diyerek meydan okuyor! Bizim siyaset kadromuzun hissesine de ‘galip milletin, galip devletin, mağlup siyasetçileri’ olmak düşüyor
Bir ay yetmesi gereken maaş 20 gün yetmemeye, 20 gün yetmesi gereken maaş 10 gün yetmeye başlıyor. Alım gücünün düştüğünü insanlar çok rahatlıkla görebiliyor. Siz güzel güzel nutuklar atıyorsunuz, millet yediğine bakıyor; siz rakam açıklıyorsunuz, millet alım gücüne bakıyor.
Anahtar Parti yazın sahada olacak. Önümüzdeki dönemin hazırlıklarını yapıyoruz; seçim ne zaman olacak bilmiyoruz ama seçimin de hazırlığına şimdiden başladık. Biz İzmir’den seçim otobüsüne binmiştik. Şimdi meydan meydan milletimizle buluşacağız, milletimizin sorunlarını konuşacağız.
Kamuda çalışan 138 bin taşeron işçimiz var… Aynı işi yapıyorlar ama farklı ücret ve farklı özlük haklarıyla karşı karşıyalar, kötü muamele görüyorlar. Durumlarının düzeltilmesini istiyorlar. Kamuda çalışan bu işçilere kadro verilmesini istiyoruz. Bunu talep etmeye, tekrar etmeye de devam edeceğim; ta ki çözene kadar. Çözmezseniz, biz memleket yönetimini devraldık mı çözeceğiz inşallah.”
Son günlerde Anahtar Parti’ye ve Genel Başkanımız Sayın Yavuz Ağıralioğlu’na yönelik saldırıların artması tesadüf olmayıp siyasette hiç kimse millet nezdinde karşılığı olmayan, büyüme potansiyeli taşımayan bir hareketi hedef alma ihtiyacı hissetmez.
Halihazırda muhalefet partilerindeki çözülme, seçmendeki yeni arayışlar ve mevcut siyasi düzenden duyulan rahatsızlık, Anahtar Parti’yi her geçen gün daha güçlü bir seçenek haline getirmektedir. Sahada gördüğümüz ilgi, vatandaşlarımızın gösterdiği teveccüh ve kamuoyunda oluşan beklenti de dikkate alındığında, partimizin kısa sürede önemli bir siyasi merkez haline geldiği görülmektedir. Siyasette en çok saldırılanlar da statükoyu zorlayanlar ve milletin umudu haline gelenlerdir. Bu nedenle Anahtar Parti’ye ve Genel Başkanımız Sayın Yavuz Ağıralioğlu’na yönelik saldırılar, partimize ve Genel Başkanımıza yönelik artan teveccühten duyulan rahatsızlığın ve yükselişimizin bir göstergesidir.
Milletin taleplerini anlamak ve çözüm üretmek yerine karalama kampanyalarına sarılanlar bilmelidir ki; milletimiz kimin hizmet, kimin hesap peşinde olduğunu görmektedir. Bu nedenle biz, polemiklerle değil milletimizle yürümeye, kısır tartışmalarla vakit kaybetmeye değil Türkiye’nin meselelerine çözüm üretmeye devam edeceğiz.