1960'lı yılların sonu.
Gece yarısı kapısı çalındı.
Polis eşliğinde bir yere götürüldü. Bakanlık müsteşarı bekliyordu. Bir de Belçikalılar zil zurna sarhoş.
"Atatürk'ü oynayacaksınız" dediler.
Ahmet Mekin müsteşara döndü sessizce:
"Bunlar mı yapacak filmi. Ne kadar tanıyorlar Atatürk'ü?"
"6 ay okudular" dedi müsteşar.
Ahmet Mekin'in cevabı tek cümleydi:
"Ee o zaman ben de gideyim Napolyon'un filmini çekeyim."
Ve çıktı.
Bu aslında üçüncü reddi.
İlk seferinde, yıllar önce zamanın bakanıyla masaya oturmuştu. Kabul etmedi.
"Neden karışıyorsunuz" dediler. "Siz sadece oynayacaksınız."
"Harbiye var" dedi. "Balkan Savaşları var. Bu adamın okul dönemi var, cephe savaşları var. Bütün bunlar belli teknik malzeme istiyor."
Kavgalı ayrıldılar.
Filmi de yapamadılar zaten.
İkinci teklif kötüydü, direkt düştü. Üçüncüsü sarhoş Belçikalılarla bitti.
Ahmet Mekin 200'ü aşkın filmde oynadı bu ülkede, Atatürk'te oynamadı ve dedi ki: "Atatürk'ü oynamam İçin "Gece Yarısı Kapıma Polis Geldi, Yine de Oynamadım, çünkü bazı roller vardır, ya hakkıyla yapılır, ya hiç.
Bir adam Sokrates’e yaklaşıp uzaktaki bir kadını işaret etti:
— "Şu kadın ne kadar ahlaksız görünüyor, değil mi Sokrates?"
Sokrates sakince sordu:
— "Onu tanıyor musun?"
— "Hayır."
— "Peki, bu kanıya nereden vardın?"
— "Görmüyor musun, kıyafetleri her şeyi anlatıyor!"
Sokrates gülümseyip sormaya devam etti:
— "Erdem, adalete mi dayanır yoksa zulme mi?"
— "Elbette adalete."
— "Peki, zanna ve tahmine dayanarak hüküm vermek bir zulüm müdür, adalet mi?"
— "Şüphesiz ki bir zulümdür."
— "O halde, o kadının ahlaksız olduğuna kesin bir bilgiyle mi, yoksa sadece bir zanla mı karar verdin?"
— "Zanla..."
Sokrates adama yaklaştı, gözlerinin içine bakarak son darbeyi vurdu:
— "Peki, sence hangisi ahlaka daha aykırıdır? İnsanları sadece dış görünüşüne ve zannına bakarak yargılayan mı, yoksa sessizliğini koruyan mı?"
Adam başını öne eğdi:
— "Zannıyla yargılayan."
— "Öyleyse söyle bana," dedi Sokrates, "Bugün asıl ahlaksız olan kim? O kadın mı, yoksa sen mi?"
Kıssadan Hisse: İnsanları sadece dış görünüşleriyle yargıladığımızda, kirlettiğimiz tek şey kendi zihnimiz olur. Başkalarının günahını aramayı bıraktığımızda, kendi adaletimizi bulmaya başlarız.
Hasan Ali Yücel, 26 yaşında çiçeği burnunda bir öğretmen iken 2 şubat 1923'te, Atatürk'ün toplantısında:
Atatürk'e sorar: "Bir yanda modern eğitim, bir yanda medreseler, ikili eğitim ne kadar sürecek?" Atatürk soruyu sevmişti...
Aradan 7 yıl geçer... Yücel artık eğitim müfettişidir. Atatürk bir Anadolu gezisinde kendisine eşlik edip eğitimin durumuyla ilgili araştırma yapacak, rapor haline getirecek bir kişi ister.
Hasan Ali Yücel verilir. Hafızası çok güçlü olan Atatürk,Yücel'i hemen tanır ve: "Sen, İzmir'de bana, eğitimdeki ikiliği soran öğretmen değil misin?" der.
Atatürk'ün ölümünden hemen sonra milli eğitim bakanı olan Yücel, şöyle der: "Beni Bakanlığa Atatürk hazırlamıştı..."
Bir gün yaşlı teyzelerden biri, minibüse biner, parasını ödedikten sonra şoförün hemen arkasına oturur. Yolculuk boyunca belli aralıklar ile elindeki bademleri şoföre uzatarak
-''Buyur evladım badem ye'' diye elindekileri uzatır durur. Yaşlı teyzeyi kıramayan şoför bademleri aldığı gibi ağzına doldurur ve çiğnemeye başlar.
Teyze ikramı sıklaştırınca, şoför dayanamayıp, tebessüm ederek dikiz aynasından bakar,
-'teyzeciğim hep bana veriyorsun, sen de yesene?
Teyze dişsiz dişsiz güler;
-''Aaa guuzuuumm bende diş ne arasın?Çikolatasını emiyom, bademini sana veriyom'
Feyyaz Yiğit, çocukken komşularıyla yaşadığı absürt olayı anlattı:
🔹 “Komşumuz anneme ‘Çocuğunuz iyi değil’ demiş.”
🔹 “‘Mutlaka doktora gösterin, endişeleniyoruz’ demişler.”
🔹 “Ben de bunu duyunca gece tuvalete girdim.”
🔹 “Apartman boşluğuna bakan pencereyi açtım.”
🔹 “Bir saat boyunca ‘İyi değilim’ diye bağırdım.”
🔹 “‘Yardım edin, yardım edin’ diye seslendim.”
🔹 “Komşuyu haklı çıkaran bir hareketti, evet.”
🔹 “Ama pişman değilim.”
🔹 “Gerçekten iyi değildim, yalan da yok.”
🔹 “Bir saat yardım istedim ama kimse gelmedi.”
🔹 “Madem beni bu kadar düşünüyordunuz, hani neredesiniz?”
🔹 “Bir kapıyı çalıp ‘Çocuk bağırıyor’ diyebilirdiniz.”
Sakız Adası’nda reçelci Rena’yı Türkler iyi tanır ve ona Rena teyze diyorlar
Panatiokis Korakis, 1935 yılında İzmir Bornova’dan adaya göç etmek zorunda kalmış. Rena Korakis bu ailenin kızı,şimdi 85 yaşlarında ve çocukları ile işinin başında
Aile,Bornova’dayken Atatürk’e reçel gönderirlermiş
Rena teyze,pandemide neredeyse iflas edecekti,pandemiden sonra Türkler gelmeye başlayınca yeniden toparladı. Şimdi yan dükkanları da alıp dükkanı büyüttü ve çok memnun
Hiçbir şey almasanız da uğrayıp sohbet ediniz
Türk Hava Yolları Business Lounge kullanan Amerikalı turist;
"Bir havayolu business lounge’unun (özel yolcu salonu) aslında nasıl bir yer olduğunu hep merak etmişimdir. Kafamda birkaç koltuk, prizler, belki biraz atıştırmalık olan sıradan bir yer canlandırmıştım; abartılacak bir şey yoktu yani.
Bu yüzden İstanbul'daki Türk Hava Yolları Business Lounge'a adım attığımda, tüm bunların bir havalimanının içinde olduğuna gerçekten inanamadım.
Öncelikle, bir **ütü servisi** var. Yani siz uçuşunuzu beklerken birisi kelimenin tam anlamıyla kıyafetlerinizi sizin için ütülüyor.
Sonra, her kanalın ve maçın açık olduğu adeta mini bir sinema salonu var. Sonsuz oturma alanları, çalışmak için sessiz yerler... Dürüst olmak gerekirse bir havalimanı salonundan çok, lüks bir otel gibi hissettiriyor.
Ve beni tamamen şoka uğratan şey ise **yemekler** oldu. Her şeyi gözünüzün önünde taze taze pişirdikleri birden fazla canlı şef istasyonları vardı.
Burası Türk Hava Yolları'nın İstanbul'daki salonu olduğu için taze pişmiş kebaplar, mantı, Türk kahvaltılıkları, taze simitler vardı... Kelimenin tam anlamıyla hayal edebileceğiniz hemen her Türk yemeğini orada, o an yapıyorlardı.
Ayrıca salonun her yerinde taze meyveler, tatlılar, kahve, çay, sandviçler ve içeceklerin olduğu daha da fazla yemek istasyonu bulunuyordu. Yanında lokumla birlikte Türk kahvesi olduğunu görmek beni çok mutlu etti.
Hatta annemin en sevdiği Türk içeceği olan **ayran** için koca bir istasyon kurmuşlardı. Tabii ki denemek ve değerlendirmek için biraz almam gerekiyordu, çünkü her ayran aynı kalitede yapılmaz.
Şimdi dürüst olalım, bu kadar çok yemek ve içecek seçeneğinin olduğu bir yerde her şey o kadar da iyi olamaz, değil mi? İşte bu kesinlikle yanlış. Denediğim her bir şey o kadar taze ve aslında o kadar lezzetliydi ki!
Buradaki hiçbir şey bana bir havalimanındaymışım gibi hissettirmedi. Kendimi adeta *Şimşek Hırsızı* (Percy Jackson) filmindeki, zaman algınızı tamamen kaybettiğiniz Lotus Çiçeği kumarhanesi sahnesinde gibi hissettim. İçeri giriyorum ve bir bakmışım taze simit yiyor, Türk kahvesi içiyor, tatlıları deniyorum ve aradan üç saat uçup gitmiş.
Tabii ki tatlı bölümüne de göz atmam gerekiyordu çünkü baklava, pastalar ve küçük hamur işleri dahil her türlü Türk tatlısı vardı. Sadece birini seçmek imkansız olduğu için her şeyden biraz aldım.
Çok fazla yemek yedikten sonra, biraz oturup sindirmek ve biraz da çalışmak istedim. Gitme vaktimin yaklaştığını fark ettim ve bir şekilde, tüm bunlar bu salonda sundukları her şey bile değilmiş!
Ayrıca uzun aktarmalar sırasında dinlenmek için duşlar, özel süitler, bir golf simülatörü, bilardo masası vardı... Liste uzayıp gidiyor.
İnsanların neden havalimanı salonlarından övgüyle bahsettiğini artık tamamen anlıyorum; çünkü Türk Hava Yolları bu salonla çıtayı gerçekten çok yükseğe koymuş."
Asistanlığımın ilk yılından beri, tam 25 yıldır milim değişmeyen bir durum: yoğun bakımda yer yok.
Bu kadar hastane yapılırken hala yatak yok. Sebebi yoğun bakım yatışlarında kriter olmaması. 6 ay bilinci kapalı hasta izlediğimi bilirim. Beklenti olmayan terminal hastalarda yoğun bakim gereksiz, hatta hastalara eziyet. Bu hastalar için hospisleraçılmalı ya da evlerinde yakinlarinin yaninda palyatif bakimla huzur içinde ölmeliler. Hastanin prognozuna bakmadan bilinci kötüleşen her hastayı yoğun bakima alirsan orayı entübe hasta bakim evine çevirirsin. Yohğun bakimdan gerçek fayda görecek hasta da dışarıda yer arar durur.
Nostalji
Bir zamanlar İstanbul'dan Paris'e otobüs kalkıyordu..Vizenin olmadığı yıllar..
"İdil Biret Taksim, Mete Caddesi’nde ; Paris’e gideceği otobüsün yanında 1964"
Kızımın morali bozuk…
Eski eşim, evlendiği kadının çocuklarıyla ve kadının tüm sülalesiyle bungalow tatilinde.
Hayatınıza devam edin, evlenin, gezin, eğlenin…
Ama iş çocuk yapmaya gelince kimse sadece “canı istediği zaman baba” olamaz.
Bir çocuğu yok sayıp başkasının çocuklarıyla aile pozu vermek marifet değil.
Çocuklar salak değil,kime değer verildiğini, kimin geri plana atıldığını gayet iyi görüyorlar.
Sonra yıllar geçince “çocuğum neden soğuk, neden uzak” diye şaşırmayın.
Çünkü bazı insanlar ebeveynliği sorumluluk değil, biyolojik bir detay sanıyor.
Çocuklarınızı düşünmeyecekseniz mümkünse çocuk yapmayın.
Gelenek devam ediyor..
Benim çocukluğum hep yoklukla geçti.. 2 yaşında iken annem öldüğü ve annemi öldüren Tikko'lu p!çi de babam öldürdüğü için, çocukluğumda babam çoğunlukla cezaevindeydi..
Rahmetli, emekli ağır ceza hakimi dedem, 3 aydan 3 aya aldığı emekli maaşı ile hem cezaevinde ki babama, hemde intihar edin kendi canına kıyan amcamın evine ve çocuklarına, hemde bizim eve yettirmeye çalışırdı, tabi yetmezdi hiçbir zaman..
Mesela haftalarca sadece Zeytin, bayat ekmek ve haşlanmış yumurta ile koca günü idare ederdik..
Mesela hiçbir kurban bayramında kurban kesip konu komşuya dağıtamadık. Genelde de kurban bayramında et, kıyma gibi şeyler çok nadiren gelirdi bize..
Örneğin bir komşu et getirse, intihar eden amcanın evine götürür bırakırdık, yetim 3 çocuğu olduğu için..
Biz Zeytin ve bir iki gün önceki ekmekler daha ucuz diye, bayat ekmek alır zeytin ile katık ederdik..
Yanında çay ve çaya atacak şeker varsa, asıl bayram o zaman olurdu bize :))
O gün bugündür, hiçbir kurban bayramında et ve et ürünlerini ağzıma koymadım. Sırf o yokluk içinde büyüyen yetim Fırat, o günleri unutmasın, rahata kavuşursa havaya girip karakteri bozulmasın, geldiği yeri unutmasın diye her bayramda, sadece Zeytin, Domates, Yumurta ve Çay ile karnımı doyurur, Allah'a şükrederim..
Bu gelenek her zaman böyle devam edecek..
Yetimleri ve çocuğuna ekmek alamayanları unutmayacak, elimizde neyimiz varsa bölüşeceğiz..
Bugün yırtık ayakkabı ile gezen, Bayramlık alamayan veya evinde ekmeği olmayan insanlarımızın vebali hepimizin üstüne, Allah hepimizi affetsin..
Hayırlı Bayramlar olsun...