İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Başhekimliği, bütün birimlere yazı göndererek sağlık turizmine gelen yabancı hastaların tedavilerine öncelik verilmesini istedi:
"Sağlık turizmi kapsamında hizmet alan hastaların önemli bir kısmının sınırlı sürelerle ülkemizde bulunmaları nedeniyle muayene, tetkik ve tedavi süreçlerinin mümkün olan en kısa sürede planlanması gerekmektedir.
Bu kapsamda, Uluslararası Sağlık Turizmi Birimi tarafından iletilen randevu taleplerinin öncelikli olarak değerlendirilmesi, tıbbi zorunluluk bulunmadığı sürece hastaların süreçlerinin aksatacak ölçüde ileri tarihlere randevu verilmemesi ve gerekli koordinasyonun ilgili klinikler tarafından sağlanması hususunda gereken hassasiyetin gösterilmesi önem arz etmektedir."
(Evrensel)
Türkiye’de siyaseti ve siyasetçileri yakından takip etme fırsatı bulduktan sonra bir şeyi fark ettim; o da siyasetçilerin egosunun tüm analizlere dahil edilmesi gerektiği.
Eğer Kılıçdaroğlu’nun arabası alınmasaydı belki de bu kadar keskin hale gelmeyecekti. ÖÖ ile KK arasındaki kırılma bu araba olayıyla yaşandı. Kılıçdaroğlu’nun makam arabasının alınmasıyla gözü hiçbir şeyi görmeyecek kadar sinirlendiğine neredeyse eminim.
Şaka zannediyorsunuz ama değil, Kılıçdaroğlu bu araba işine çok bozuldu.
Ne için yaşıyoruz?
Güvenlik yok, iş yok, gelecek yok, hukuk yok, anayasa yok. Yaşıyoruz, bu yaşamak çok kutsal öyle mi? Öyle değil. Yaşamın kendisi değil kutsal olan. Kutsal olan adil bir yaşam, kutsal olan onurlu bir yaşam, kutsal olan güvenli bir yaşam, kutsal olan haysiyet sahibi bir yaşam. Yaşamın kendisi değil, sırf yaşamak değil kutsal olan.
Olaya bak. CB danışmanı Ayhan Ogan "AYM'nin yetkisi yok" dedi. Sonra Ogan'ın hukukçu olmadığı, üniversiteyi bitirmediği, endüstri lisesi mezunu olduğu ortaya çıktı. Şimdi de üni. diplomasını paylaştı. Uzaktan sosyoloji bitirmiş. Türk milleti adına kamu hukukçusu olduğunu söylüyor
Zırhlı araçların çarpması sonucu ölen Kürt çocuklarının sistematikliğine karşı gelen itirazların tek bir dayanağı var. O da zırhlı araçların Kürt coğrafyasında daha fazla olduğu. Bundan dolayı da ölümlerin daha fazla olabileceği. Bu vahim tabloyu meşrulaştıran girişimler buradan yürüyor.
Bana istatistik dersi vermeye kalkışanların yaptığı temel bir argümantasyon hatası var. Bir etken sırf daha fazla var diye (present) bunun doğrudan sonuca etki edeceğini düşünüyorlar.
Herhalde zırhlı araçların kendi kendine sokaklarda dolaştığını, hayatın olağan akışında çocuklara çarparak ölümlerin gerçekleştiğini düşünüyorlar.
İstanbul'da daha fazla çocuk servisi ve öğrenci var. Biz İstanbul'da daha fazla servis kazalarına bağlı çocuk ölümü görüyor muyuz? Görmüyoruz. Çünkü kaza sadece servis sayısı ve öğrenciyle sayıyla alakalı değil. Yolların durumu, servis sektörünün ne kadar regüle edildiği, ana-ara arterlerin mimarisi ve şehir planlamasıyla da alakalı.
İçeriğe takılmayın. Mevzu bir sonuca etki eden sebeplerin sadece A ile ilgili olmadığı, B-C-D gibi koşulların birleşimiyle ortaya çıktığını anlatmak.
Bu ne alaka peki? Çünkü zırhlı araçlar sadece Kürt coğrafyasında kamuda daha görünür değil. Sivil halka karşı daha üstenci hissediyorlar. Kanun aşımı durumunda hesap verilebilirliğin az olduğunu biliyorlar. Bir çocuk öldürdüklerinde, bize taş/molotof atıyordu diyip işin içinden sıyrılabileceklerini biliyorlar.
Nasıl diye sormayın.
Türkiye'nin Batı'sında, Manisa'da, kamuoyunun gündemine oturmuş Manisa davasında bile onlarca görgü tanığına rağmen polislerin yargılanabilmesi yıllar sürdü. Emniyet teşkilatı kapalı bir kutu gibidir. Hele bu mesele toplumun "Kürt hassasiyetiyle" birleşti mi insan hakları ve hukuktan yana bir çözüm beklemeniz imkansızdır. Kendimizi kandırmayalım.
Devam edelim.
İstatistik bilimiyle bu vahim tabloyu geçiştirmek isteyenler sistematik şiddete iyi baksın. Haritada ölümler ve şiddet belli bir mekana sıkışmış durumda. Bıçak gibi bir fark var. Demek ki mevzu zırhlı araçların varlığı ile ilgili değil.
İşinizi kolaylaştırmak adına söylüyorum. Bu bölgede güvenlik açığı var, operasyonlar yapılıyor diyeceksiniz. Demek ki güvenlik operasyonları diye yapılan operasyonlar çocukların ölümüne sebebiyet veriyor. Bu mu güvenliği sağlamak?
Zaten benim ilk tweetimde ne yazıyor. Çocuklara dahi saygısı olmayan bir şiddet rejimi var. Bu ölümler güvenlik/kamu düzeni-insan hakları, asker-sivil ilişkisinin çarpıklığını, şiddetin Kürt illerinde gündelik hayatın kaçınılmaz bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.
Fakat en mühim yere geleyim. "Bilim" adı altında yaşananları meşrulaştırmaya, ana sebepleri görmezden gelmeye yönelik bir tavır var. Bu tavır hayatın olağan akışını matematiksel olgulara indirgeyerek sosyo-politik gerçeklikten bihaber yargılar ortaya koyuyor.
Hatta bu istatistikle bu çarpıklığı ve vahim tabloyu normalleştirecekler. Sanki zırhlı araç çarpması sonucu bir (1) çocuğun ölümü bile normalmiş gibi. Bu şiddet rejimi neden var, bu güvenlik ve şiddet sarmalı birbirini doğurmuyor mu, kolluk kuvvetleri neden hesap verilemez bir pozisyonda, ufacık çocuğun bu şekilde öldürülmesi normal mi diye bile sormayan bir tavır.
Herhalde drone saldırısı sonucu en çok çocuk ölümünün Afganistan ve Irak'da olmasını da istatistikle açıklayacağız. E ne yapalım. En çok drone operasyonu orada oluyor ama 🤡
Zaten bu tavır ilk tweetimi de doğruladı. Çünkü Kürt bir çocuk bu şekilde ölünce medyada derin bir sessizlikle ve kabul edilmişlikle karşılanıyor. Ceylan Önkol'u, Uğur Kaymaz'ı unuttuk mu sanıyorsunuz. Her biri aklımıza kazılı.
Şenel'i alıntıladığıma bakmayın. Tartışmalarda steel man'e inanıyorum. Bir tartışmada gelen en güçlü eleştiriye cevap vermek önemli. Buyrun bu da cevabı.
Saçma sapan, argüman bile olmayan arkaik tepkilere zaman harcamıyorum. Zira tarih de hakikat de ahlak da bizden yana.
Nedense bu zırhlı araçlar sadece Kürt illerinde çocuklara "yanlışlıkla" çarpıp ölüme sebebiyet veriyor. Geçen senelerde bir çalışma yapıldı. "Öldürülmeseydi Arkadaşlarımız Olacaktı" isimli. Bu araştırma ortaya koydu ki 2000 ile 2020 arasında tam 385 çocuk bu çarpmalar sonucu hayatını kaybetmiş. Bu şekil ihmallerin ve "zırhlı araç çarpma sonucu üretilen şiddetin" sistematik olduğunun bir göstergesi. Hem de sadece bir bölgeye sıkışmış bir sistematiklik.
Bu da Kürt sorununun başka önemli ayaklarından birini ifşa ediyor. Güvenlik/kamu düzeni-insan hakları, asker-sivil ilişkisinin çarpıklığı. Şiddetin Kürt illerinde gündelik hayatın kaçınılmaz bir parçası olduğu gerçeği. Çocuklara dahi saygısı olmayan bir şiddet rejimi var. Dahası. Bu çocukların ölümüne ses çıkarmayan bir kamuoyu, medya var. Bu da Kürt meselesinin bir diğer halkası. Güvenlik rejiminin bütün hak taleplerini ve insan temelli argümanları yutması, sindirmesi ve silikleştirmesi.
1- Merhabalar,
Yıllardır hileyle nasıl seçim kazanıp ülkeye el koyduklarına dair tahminlerimi ve alınması gereken önlemleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
@Dogu_Perincek Bakın Türkiye'de yaptığımız kaçıncı operasyon bu, her seferinde uyarıyorum, "Perinçek yine bir şekilde planlarımızı öğrenecek, oyunumuzu bozacak, önce onu susturalım" diyorum, dinlemiyorlar. Sonra Pentagon'da yüz tane toplantı yapıyoruz niye Türkleri bir türlü bölemiyoruz diye.
Depremzede çiftçiler karşı çıkıyor. Ama aldıkları yanıt şu: "Emlak Konut talimatıyla buraya konteyner kent kuracağız." Peki çiftçinin elinde kalan tek geçim kaynağı olan ürünü, mülkiyeti ne olacak? Bir daha o arazi nasıl ekilecek? İşte bir depremzede çiftçinin isyanı: