Son tablo ürkütücü. Köprülerin satışı, Kanal İstanbul, Montrö’nün esnetilmesi, Ruhban Okulu’nun açılması birleşirse İstanbul’un ortasında fiilen farklı hukukun işlediği “adacıklar” doğabilir. Son ABD ziyareti gösterdi ki bir sonraki ulusal egemenlik tavizi daha büyük olabilir. ++
Mekanizma basit. İçeride meşruiyet azalırken, iktidar dışarıdan onay almak için stratejik varlıkları masaya koyuyor. Finansal nefes ve siyasi vitrin uğruna enerji anlaşmaları, altyapı devri, özel hukuk statüleri ve yargı esnemeleri pazarlığa açılıyor. Bir yandan da dışarıdan destekle, içeride buna engel olabilecek muhalif siyasi odaklar hapse atılarak resim dışına itilmeye çalışılıyor. İstanbul’a siyasi olarak çökülüyor. Sonra da pazarlık yapılıyor. Kısa vadede kazanç, uzun vadede egemenlik ipoteği.
ABD ile imzalanan nükleer işbirliği mutabakatı ve Rus gazından vazgeçip Amerikan LNG’sine yönelme baskısı enerji bağımsızlığını zayıflatıyor. Akkuyu gibi uzun vadeli projeler Türkiye’nin yakıt ve işletme zincirini dış aktörlere bağlarken yeni anlaşmalar stratejik kontrolü daha da kırılgan kılabilir.
Ruhban Okulu’nun açılması basit bir azınlık hakları bağlamında görünse de özel statü talepleri anayasal eşitlik ilkesiyle çatışabilir, vakıf davaları uluslararası boyuta taşınabilir. Bu süreç sadece dini değil, hukuki özerklik tartışmaları da yaratır ve dış müdahale kanallarını genişletir. Vakıflar rejiminde yapılacak bir değişiklikle dolaylı yoldan ülke içindeki dini cemaatlerin de ayrıcalıkları ve tesiri artırılabilir.
Kanal İstanbul’un Montrö’ye tabi olmaması Karadeniz güvenlik dengelerini hukuken belirsizleştirir. Türkiye’nin “kendi kurallarım” deme hakkı kısa vadede koz olabilir ama Rusya-NATO çekişmesinde Türkiye’yi pazarlık alanına çeker. Bu da Montrö’nün zayıflamasıyla birlikte diplomatik ve askeri baskıları artırır.
Boğaz köprüleri ve otoyolların uzun süreli işletme devri veya özelleştirme planları, kritik altyapının yabancı sermaye imtiyazına açılması demek. Bu da İstanbul’da uluslararası işletme bölgeleri yaratır. Şehrin lojistik ve ekonomik sinir sisteminde fiilen başka hukuk alanlarının oluşması riskini barındırır.
Yargı kararlarının dış pazarlıkların parçası haline gelmesi Brunson ve Kavala dosyalarında görüldü. Eğer bu pratik devam ederse hukukun bağımsızlığı tamamen araçsallaşır. Bu da egemenliği yalnızca toprakta değil, adalet sisteminde de dış pazarlığa açar. Yargının itibarı diplomatik takasın parçasına dönüşür.
Senaryo net. Kısa vadede dış destek ve vitrin kazanılır, orta vadede enerji, savunma, altyapı ve hukuk alanlarında dış aktörler fiili veto ve imtiyaz gücü kazanır. Bu da ülkeyi stratejik özerklikten çıkarıp, yabancı onaya bağımlı bir yapıya iter. Kısacası, iktidarın ömrü uzar ama egemenliğin ömrü kısalır.
Bu tablo toplumsal dengeleri de değiştirir. Uluslararası sponsorlu dini cemaatler güçlenir, vakıf rejimleri yeniden yazılır, şehirler uluslararası finans ve lojistik aktörlerinin kontrolüne açılır. İçerideki meşruiyet boşluğu, dışarıdan gelen müdahale kanallarıyla doldurulur. Egemenlik sadece devlette değil, toplumda da aşınır.
Kişiselleştirilmiş yönetimler, iktidardakilerin bekasını korumaları için dışarıyla doğrudan hesap vermeden pazarlık yapmasını sağlar. Bunun sonucu da egemenliğin bile pazarlığa açılmasıdır. Denge ve denetleme mekanizmalarının kaybolduğu ve kimseye hesap vermeyen dar kliklerin yönettiği bir ülke bu risklere karşı daha da açık hale gelir. Dış güçler de bu açıklığı sömürür. “Meşruiyet” karşılığı tavizler koparırlar parça parça.
Yani iktidar zayıfladıkça hem iç baskıyı artırıyor hem de dışarıya tavizleri. Bunun sonucunda halk egemenliği hem içeride hem dışarıda aşınıyor, demokratik ve ba��ımsız bir cumhuriyet olabilme vasfımızı yitiriyoruz. Yani bu iktidar ve kurguladığı siyasi sistem Türkiye’nin bekasıyla örtüşen değil ayrışan bir rotaya sahip. Bu riskler ciddiye alınmalı. Hem halkın hem de devletin bağımsızlığı ve bekası için.
Aziz milletim, sizden istirhamımdır. Lütfen bunları görün ve paylaşın.
Yokluğumu fırsat bilip "Kanal İstanbul" denen rant ve talan projesi uğruna Avrupa Yakası’nın en önemli su kaynaklarından biri olan Sazlıdere Barajı’nın etrafında 24 bin konutun inşaatını başlattılar.
Bu kez alelacele TOKİ'yi devreye almışlar. Dozer ve iş makinelerini mutlak koruma alanının içine, suyun dibine kadar sokmuşlar.
İBB’nin ve İSKİ’nin resmi uyarılarını dikkate almadıkları gibi Cumhurbaşkanlığı kararıyla Sazlıdere Barajı’nın içme suyu kullanım oranını %100’den %0’a indirmişler. Bunu hiç utanmadan kamuoyundan saklayıp, İSKİ’ye bile bildirmemişler.
Şunu herkes anlasın ki, bizim gözbebeğimiz İstanbulumuz’da feda edilecek bir tek damla su kaynağımız yok. Bu haksız, hukuksuz ve fırsatçı yaklaşımla mücadeleyi asla bırakmayacağız.
Sizin iklim değişikliği ve çevre koruma konusunda zerre kadar samimiyetiniz olsaydı, İstanbul’un su kaynaklarına böylesine saldırmazdınız.
Hukuka, ekonomiye, demokrasiye verdiğiniz zararın yanına çevreye, İstanbul'un su kaynaklarına verdiğiniz zararı ekliyorsunuz. Tüm dünyanın cebelleştiği, yeni yol ve yöntemler aradığı iklim krizine bir kriz de siz ekliyorsunuz.
Hemen vazgeçin bu rant ve talan projesinden. Millet sizi zaten gönderecek bari gitmeden toprağa, suya, havaya daha fazla zarar vermeyin.