Emperyalist güdümlü 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 10 yıl geçti.
Allah’ın yardımı ve kahramanca direnen milletimizin fedakârlığıyla püskürtülen sadece bir darbe teşebbüsü değil, özünde bir emperyalist işgal planıydı.
Meş'um darbe girişiminin yıl dönümünde, şehitlerimize ve ahirete irtihal etmiş gazilerimize Allah'tan rahmet; hayatta olan gazilerimize de sıhhat ve afiyet diliyorum.
Geçmişten günümüze 15 Temmuz teşebbüsü dâhil ülkedeki tüm askeri darbelerin ya azmettiricisi, ya destekleyicisi ya da bizzat planlayıcısı ABD'dir. Bu gerçek asla unutulmamalıdır.
ABD gibi bir dostunuz varsa düşmana ihtiyacınız kalmaz; çünkü başınız beladan kurtulmaz.
ABD'nin israilden başka dostu yoktur. Kendisinin veya tek dostunun çıkarları uğruna müttefiklerini(!) tek kalemde harcamaktan da geri durmaz.
Bugün, toplumsal olarak yaşadığımız sıkıntıların çaresi, kendi medeniyet değerlerimize, inancımızın şekillendirdiği öz kimliğimize yeniden çok güçlü bir şekilde sahip çıkmaktır; o kimliğin hayatın her alanında neşvünema bulması için gayret etmektir.
Emperyalist işgale geçit vermeyen şehitlerimize sonsuz rahmetler diliyorum.
Milleti korumak ve vatanı savunmak için kullanılması gereken silahlarla kendi halkını vuran darbecileri, arkalarındaki küresel emperyalizmi ve bütün uşaklarını lanetliyorum.
13 Temmuz 1930’da, Van’ın Erciş ilçesi sınırlarında bulunan Zîlan Deresi’nde, binlerce Kürt sivilin hayatını kaybettiği trajik hadiseler yaşandı. Ferik Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu tarafından yürütülen askerî harekât, dönemin Bakanlar Kurulu tarafından alınan 8692 sayılı karar doğrultusunda gerçekleştirilmiş; çok sayıda köy tahrip edilmiş, insanların mallarına el konulmuş ve kadın, çocuk, yaşlı ayrımı gözetilmeksizin ağır can kayıpları meydana gelmiştir.
Dönemin basınında yer alan haberler de yaşananların vahametini gözler önüne sermektedir. Cumhuriyet gazetesinin 16 Temmuz 1930 tarihli nüshasında kullanılan “Zîlan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” ifadesi, hafızalarda derin iz bırakan bu acı hadisenin boyutunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Zîlan’da yaşananlar, yalnızca bir askerî operasyon olarak değerlendirilemez. Bu hadiseler, Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan inkâr, asimilasyon ve olağanüstü güvenlik politikalarının yol açtığı ağır insan hakları ihlallerinin en acı örneklerinden biri olarak toplumsal hafızadaki yerini korumaktadır.
Aradan 96 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu olaylarla ilgili hakikatin tüm yönleriyle ortaya çıkarılmasına yönelik beklentiler karşılanmış değildir. Resmî arşivlerin bütünüyle araştırmacılara açılmaması, yaşanan mağduriyetlerin giderilmesine yönelik kapsamlı adımların atılmaması ve tarihî yüzleşmenin gerçekleştirilememesi, adalet arayışını canlı tutmaktadır.
Toplumsal barışın güçlenmesi ve ortak geleceğin güven içinde inşa edilebilmesi; geçmişte yaşanan acılarla samimiyetle yüzleşilmesini, mağduriyetlerin tanınmasını ve adalet duygusunu güçlendirecek adımların atılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu vesileyle Zîlan’da hayatını kaybeden bütün mazlumları rahmetle yâd ediyor; adalet, hakikat ve toplumsal barış adına devlet yetkililerini bu tarihî sorumlulukla yüzleşmeye davet ediyoruz.
#Zilan
Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu, Srebrenitsa Soykırımı'nın 31'inci yılını anma töreni dolayısıyla bulunduğu Bosna-Hersek’te Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç’in oğlu SDE Genel Başkanı Bakir İzzetbegoviç ile bir araya geldi.
Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu:
Merhum Aliya İzzetbegoviç, 'Soykırımı unutmayın çünkü unutulan soykırım tekrarlanır' demişti. Srebrenitsa'da olduğu gibi bugün Gazze'deki soykırım da seyrediliyor. Siyonistlerin Gazze'de uyguladığı zulüm ve katliamlar modern çağın en büyük trajedilerinden biridir.
Her iki katliam da Batı'nın ve uluslararası toplumun ikiyüzlü ve çifte standartlı tutumunu gözler önüne sermektedir.
Türkiye'nin geniş katılımlı ve uluslararası ölçekte bir zirveye sorunsuz şekilde ev sahipliği yapması, ülkemizin diplomatik ve organizasyon kapasitesini ortaya koymuştur. Ancak ev sahipliği yapılan 36. NATO Zirvesi'nin sonuç bildirgesi, küresel güvenlik mimarisinin Batı'nın emperyalist çıkarları ile siyonizmin kirli emelleri doğrultusunda şekillendirildiğini bir kez daha göstermiştir.
Sonuç bildirgesinin ilk maddesinde, "Birimize yapılan saldırı, hepimize yapılmış bir saldırıdır." denilerek NATO Antlaşması'nın 5. maddesine güçlü vurgu yapılmıştır. Buna rağmen, bir NATO üyesi olan Türkiye'yi en üst düzeyde açıkça tehdit eden siyonist işgal rejiminin tehditleri kınanmamış, saldırgan tutum ve küstahlıklarına tek kelimeyle değinilmemiştir.
Bildirgede, bugüne kadar "müttefiklerin" bizzat sağladığı silahlarla adeta küresel bir çıkmaza çevrilen Rusya-Ukrayna savaşına atıfla; Rusya “uzun vadeli tehdit” kabul edilmiş ve silahlanma yarışını körükleyecek yeni lojistik/tedarik tedbirleri duyurulmuştur. Silahlanma yarışının körüklenmesi daha fazla ölüm, daha fazla yıkım ve bitmek bilmeyen çatışmaları beraberinde getirecektir.
Zirvede Türkiye’ye yönelik ilginin; Rusya ile beklenen olası büyük karşılaşmada Türkiye’nin hem savunma gücüne hem de jeopolitik konumuna olan hayati ihtiyaçtan kaynaklandığı bilinmelidir. Geçmişte Türkiye’nin hava savunma ihtiyacı söz konusu olduğunda sistemlerini geri çeken sözde müttefiklerin bugün Türkiye’yi cephe hattının merkezine yerleştirmek istemesi dikkat çekicidir. Bu nedenle Türkiye’nin bugüne kadar sürdürdüğü arabulucu, yapıcı ve bölgesel istikrarı önceleyen dengeli politikasını tavizsiz bir şekilde devam ettirmesi hayati önem taşımaktadır.
Öte yandan Zirvenin sonuç bildirgesinde İran ile ilgili yapılan değerlendirmeler de NATO’nun güvenlik yaklaşımındaki çelişkiyi ve çifte standardı ortaya koymaktadır.
İran'ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiğinin vurgulandığı bildirgede, siyonist işgal rejiminin sahip olduğu nükleer silah kapasitesi ise görmezden gelinmiştir. Aynı şekilde Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer serbestisine vurgu yapılırken, bölgeyi istikrarsızlaştıran saldırıların ve uluslararası hukuku sistematik biçimde ihlal eden işgal ve soykırım politikalarının faili olan siyonist rejime yönelik hiçbir açıklama yapılmamıştır. Bu yaklaşım, NATO’nun siyonist rejimden yana açık bir çifte standart uyguladığını göstermektedir.
"İran'ın komşuları açısından nükleer tehdit oluşturabileceği" iddiasının da makul ve gerçekçi bir zemini bulunmamaktadır. Herhangi bir şekilde Körfez Ülkelerinden birinde yaşanabilecek bir nükleer felaket sadece o ülkeyle sınırlı kalmayıp diğer Körfez Ülkeleri ile birlikte İran’ı da etkileyecektir. Dolayısıyla burada esas alınan güvenlik anlayışı, bölge ülkeleri ya da halklarının ortak güvenliği değil; bölgede yalnızca siyonist işgal rejiminin nükleer zırha sahip olarak istediği ülkeye saldırabilmesinin garanti altına alınmasıdır.
Bugün Gazze'yi yerle bir eden, Filistin topraklarını işgal altında tutan, Lübnan'a, Suriye'ye, Yemen’e ve İran’a saldırılar düzenleyen, Lübnan ve Suriye’deki işgali genişleten ve son olarak Türkiye'yi de açık biçimde tehdit eden taraf siyonist işgal rejimidir. Buna rağmen sonuç bildirgesinde tek bir eleştiriye dahi yer verilmemiş olması, NATO'nun güvenlik politikalarının hangi siyasi eksende şekillendiğini göstermektedir.
Daha da önemlisi, İran hiçbir NATO üyesini işgal etmekle veya vurmakla tehdit etmezken, siyonist rejimin sözde başbakanı ve bakanları "vaat edilmiş topraklar" hezeyanıyla Türkiye'yi hedef gösteren tehditkâr açıklamalar yapmaktadır. Böyle bir tabloda sorulması gereken soru açıktır: Bir NATO üyesi olan Türkiye’ye yönelik yarın açık bir siyonist saldırı gerçekleştiğinde, bugüne kadar o katliam şebekesini kınamaktan bile imtina eden bu ittifak ne yapacaktır? NATO siyonist rejime karşı gerçekten 5. maddeyi işletecek midir?
Kendi üyesini açıkça tehdit eden bir terör yapısına toz kondurmayan NATO’nun o “ortak savunma” ve “bölünmez güvenlik” ilkeleri, söz konusu Müslüman Türkiye’nin güvenliği olduğunda birdenbire askıya alınmaktadır.
Ülkemizin ev sahipliğinde gerçekleşen NATO Zirvesi aynı zamanda, ABD Başkanı Trump tarafından adeta bölgemize yönelik yeni bir saldırganlık silsilesinin komuta merkezine dönüştürülmüştür.
Bugüne kadar bölgemizde işlenen tüm insanlık suçlarının müsebbibi olan ABD, komşumuza yönelik yeni hava saldırılarının ve savaşı tırmandırma hamlelerinin emrini bilinçli olarak Türkiye topraklarından vermiş, şeytani planlarını bu coğrafyada uygulamaya koyma hevesini açıkça ilan etmiştir. “Benim için ateşkes bitti” diyerek masayı devirenlerin, sıkışmışlıklarının faturasını bölgesel bir savaş çıkartarak "müttefiklerine" ödetmeye çalıştığı ortadadır.
Ne yazık ki emperyalist ittifakın ortakları, canları her istediğinde bölgemize bombalar yağdırıp arkalarında büyük bir yıkım ve katliam bırakarak çekip gitmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Batı, her gidişinde arkasında istikrarsızlık, kan ve gözyaşı bırakmakta; coğrafyamızı ve İslam ümmetini kasıtlı bir kaosa itmektedir.
Ümmetin ve bölgemizin selameti; sömürgeci çıkarlar uğruna hareket eden ve adeta modern bir Haçlı Birliği’ne dönüşen emperyalist ittifaklarla değil; dış müdahaleleri tümüyle reddeden b��lgesel bir askerî, siyasî ve ekonomik ittifakla mümkündür. Bunun için her türlü çabanın gösterilmesi gerekir.
Trump'ın kalacağı otelde yüksek güvenlik önlemleri alınıyor.
Lütfen, evi otelin yakınında bulunan vatandaşlarımız da çocuklarını yüksek güvenlik tedbirleri ile korusunlar.
Rabbim, umre yolculuğuna çıkan kıymetli abilerimizin ibadetlerini kabul eylesin. Yolculuklarını hayırla tamamlayıp sağlıkla sevdiklerine kavuşmalarını nasip etsin. Bizleri de en kısa zamanda Beytullah’ı ve Ravza-i Mutahhara’yı ziyaret eden kullarından eylesin. Âmin.