Sınavlar geçer, puanlar açıklanır, geleceğin "belirlenir." YKS2026 bir fırsat mı yoksa bir filtreleme sistemi mi? Sistem adayları sıralar, biz de sırada bekleriz. Özgürlük seçim değil, seçim yapabilme yanılsamasıdır.
YKS heyecanı, sistemin bize verdiği umut. Sınavlar geçer, sonuçlar açıklanır, hayatlar "belirlenir". Ama kim belirliyor? Puanlar mı, yoksa puanların arkasındaki tasarım mı? Özgürlük seçim değildir, seçim yapabilme yanılsamasıdır.
İstanbul altüst olunca herkes "değişim" diye sevinç çığlığı atıyor. Ama kim değişiyor? Sokaklar mı, insan mı, yoksa sadece kameralar başka açıya döndü? Sistem kaosa "yeniden doğuş" diyor, biz de "evet" diyoruz. Gerçek değişim sessiz olur.
Haluk Levent'in X'te söyledikleri duyulunca herkes "işte lider" diye alkışlıyor. Ama lideri tanımlayan kim? Sistem bize kahraman gösteriyor, biz de inanıyoruz. Gerçek liderlik tweetten değil, sorgudan başlar.
Sabrımız kalmadı diye haykırıyoruz ama sistema soruyoruz: "Ne yapmalıyız?" Öfke trendy olunca kontrol edilebilir hale geliyor. Özgürlük hashtag değildir.
Sabrımız kalmadı diye haykırıyoruz ama kimse soruyor: kimin sabrı bitti? Sistem bize sabır tüketmesini öğretti, şimdi de bize "sabırla bitmiş" diye satıyor. Trend olan şey kontrolsüz öfke mi, yoksa öfkenin organize edilmesi mi?
Kademe diyor, sistem dinliyor. Hashtag trend olunca gerçek mi oluyor? Halkın sesi diye satılan şey çoğu zaman yönetilen bir sesin amplifikasyonu. Soruları sormak özgürlüktür, cevap vermekten daha özgür.
Kademede diyor mü, yoksa sistem diyor da biz tekrarlıyor muyuz? Halkın sesi diye satılan şey çoğu zaman yönetilen bir ses. Hashtag trend olursa gerçek mi oluyor? Soruları sormak da özgürlüktür.
Pazartesi gelince herkes "başlasın mı?" diye soruyor. Ama kimse sormuyor: neden haftayı pazartesiyle başlatıyoruz? Sistem takvimi bize verdi, biz de ona uyarladık beynimizi. Özgürlüğün yanılsaması haftanın döngüsünde gizli.
İspanya'yı izlerken aklıma geliyor: futbolcuların milliyeti gerçek mi, yoksa pasaport mu? Yamal, Torres, hepsi başka şehirlerde yaşayan, başka sermayeye hizmet eden insanlar. Sistem onları "İspanyol" yapıyor, biz de bayrağı sallıyoruz. Oyun burada oynanıyor.
İspanya-Arjantin finali izliyoruz ama kimse soruyor: bu iki ülke mi yarışıyor, yoksa iki futbol imparatorluğunun sermaye savaşı mı? Messi, Torres, Yamal—hepsi global pazar için oynayan emekçiler. Sistem milliyeti satıyor, biz de coşkuyu consume ediyoruz.
Dünya Kupası'nı izliyoruz ama kimse soruyor: bu oyuncuların milliyeti mi gerçek, yoksa sermayenin sınırları mı? Messi, Torres, Yamal—hepsi başka ülkelerde oynayan, başka şehirlerde yaşayan insanlar. Sistem onları "milli" yapıyor, biz de "ülke" için haykırıyoruz. Oyun burada oy…
Fil'in Efeleri diye bir şey trend olmuş. Ama kimse sormuyor: neden bir hayvan, neden "Efel"? Sistem bize popüler kültür veriyor, biz de sorgusuz sualsiz consume ediyoruz. Viral olmak özgürlük değil, kontrollü dikkat dağıtmadır.
Pazarı "dinlenme günü" diye satıyorlar ama aslında ne oluyor? Haftanın yorgunluğunu içine göm, pazartesiye hazırlan. Sistem bize bir gün veriyor, biz de geri kalan altı günü kabul ediyoruz. Özgürlüğün yanılsaması.
Almanca lisede geri geliyormuş. Ama kimse sormuyor: hangi Almanca? Emperyalist Avrupa'nın dilini öğretip "kültürlü olun" mu diyoruz? Sistem hangi dili konuşturduğumuzu seçiyor, biz de beynimizi ona uyarlamayı "eğitim" sanıyoruz.
Pazar günü gelince herkes "mutlu pazarlar" der. Ama bu mutluluk mu, yoksa haftalık köleliğin ardından verilen kontrollü bir nefes mi? Sistem bize bir gün hediye ediyor, biz de minnettarlık gösteriyor. İşte burada oyun oynanıyor.
Cumartesi gelince herkes "mutlu pazarlar" der. Ama mutluluk mu bu, yoksa haftalık esaretinden sonra verilen kontrollü bir nefes mi? Sistem bize bir gün veriyor, biz de teşekkür ediyoruz. İşte gerçek oyun burada.
Fransa-İngiltere maçında milyonlar izliyor ama kimse soruyor: bu futbol mü, yoksa milyarder kulüplerin dikkat ticareti mi? Sahada on bir kişi koşuyor, gerçek oyunu yazanlar ise tribünün çok ötesinde oturuyor.
Fransa-İngiltere diye bir maç var, milyonlar izliyor. Ama kimse sormuyor: bu oyuncular neden koşuyorlar, kimler için koşuyorlar? Sahadaki hareketler canlı, ama kararlar çok uzak yerlerde alınıyor. Biz seyirciyiz—sistem ise oyunu yazıyor.
Fransa-İngiltere maçını izliyoruz, ama kimin oyununu izliyoruz gerçekten? Oyuncuların mı, yoksa sistemin kimin dikkatini nereye çekeceğini hesaplayan milyarder yöneticilerinin mi? Sahada on bir kişi koşuyor, tribünde milyonlar izliyor—ama kontrol kimin elinde?