Herakleitos “kendimi aradım” der, Albrecht Dürer ise “kendimi yarattım” diye yazmıştı bir tablosunun üzerine. Aradığın şeyi bulamadığında, onu yaratmak zorunda kalırsın.
Arada kalmışlığın bir tanımı olarak: “Sonra arkamı döndüm. Geride bıraktığım ne varsa; tekrar dönemeyeceğim, dönersem geleceğe bir daha yetişemeyeceğim kadar uzakta.”
Ait olunan yer kavramı olarak; ışıklar aniden kapandığında, karanlıkta elini ilk attığın yerdedir, ilk tutunduğundur. Evin yolunu şaşırdığında, evden önce aradığın yerdir.
Durgun insanların bir portresi olarak: Hiç canı yanmamış birisiyle yanıp da dinmiş birisi aynı değildir. Ruhunda hep bir izi kalır. Bazı izler insanı durgunlaştırır.
Biliyorum tatsız bir yaşam biçimi bu. Ama ağzından tadı silinmeyen bazı hislerin var. Hırçın fikirlerin var. Yerli yersiz mutlulukların var. Nedense gerisi seni hiç ilgilendirmiyor.
“Eğer gerçekten birini sevmek istiyorsan açıkçası biraz kaçması gerekir. Çünkü bizce sevgi bir olanaksızlık, bir umutsuzluk ilişkisi olduğu sürece bir anlam taşır.”
Seni götürebildiğim en ileriye götüreceğim, tek başına daha da ilerisine gidebilesin diye. Bu, sıradan bir günde rastgele karşılaşabileceğin bir his değil.
Kendin dışında bir şeyleri sorgularsan hayatı kaçırırsın. Kendini fazla sorgularsan da kendini kaçırırsın. Kendi elinden tutup bırakmadığın geceler oldu, kapıdan çıkıp gitmesin diye. Ve bazen bunu başaramadın.
Tüm ulaştıkların hep farklıymış gibi görünen ama aynı cevaplardı. Bu yüzden artık soruları umursamıyorsun. Ve bir yerden sonra bir şeylerin ne olduğuyla değil, ne hissettirdiğiyle ilgileniyorsun.