Asya Yüzyılı resmen başladı.
Çin’in önce Trump’ı, hemen ardından Putin’i ağırlaması artık sadece diplomatik trafik değil, küresel güç merkezinin Asya’ya kayışının ilanı niteliğindedir. 1972’de Nixon, Çin’e “oyun kurucu hegemon” olarak gitmişti. Bugün ise Trump, İran krizinin, ekonomik kırılganlığın ve hegemonik aşınmanın gölgesinde Pekin’e giden zayıf bir lider görüntüsü verdi.
Ardından Putin’in Çin ziyaretiyle tablo tamamlandı, Pekin artık Washington ile Moskova arasında denge arayan değil, iki güç merkezinin de temas kurmak zorunda kaldığı merkezi aktör konumuna yükseliyor.
Trump’ın Çin ziyaretinde teknoloji devlerini yanında götürmesi, Tayvan konusunda geri adım sayılabilecek mesajlar vermesi ve “Thucidides Tuzağı” tartışmasının yeniden açılması, ABD’nin artık yalnızca askeri güçle sistemi sürdüremediğini gösterdi.
İran savaşı sonrası enerji akışları, tahvil piyasaları ve küresel lojistik üzerindeki baskılar Washington’u Çin’le kontrollü uzlaşı arayışına itti.
Aynı süreçte Putin-Xi zirvesi ise enerji, dolar dışı ticaret, Arktik koridorları ve alternatif finans mimarisi üzerinden Asya eksenli yeni bir ağ kurulduğunu ortaya koyuyor.
Bugün ABD merkezli Atlantik sistemi Siyonizm yüzünden çözülürken Asya merkezli yeni jeopolitik bloklaşma güç kazanıyor. Türkiye açısından da artık “iki taraf arasında salıncak siyaseti” yürütmenin alanı daralıyor. Çünkü Doğu Akdeniz’de Yunanistan, İsrail, GKRY, ABD ekseni giderek daha açık şekilde Türkiye karşıtı stratejik hatta dönüşüyor. Bu tabloda Ankara’nın hâlâ NATO, AB ve Washington merkezli güvenlik mimarisine mutlak bağımlılık varsayımıyla hareket etmesi sürdürülebilir değildir.
Tam da bu nedenle Türk Devletleri Teşkilatı, BRICS, Rusya ve Çin ile çok boyutlu yakınlaşma artık bir tercih değil, jeopolitik zorunluluk haline geliyor.
Türkiye’nin enerji, lojistik, üretim, savunma sanayi ve deniz jeopolitiği açısından Asya ağırlıklı stratejiye ağırlık verme zamanı çoktan geldi. Çünkü yükselen üretim gücü, finansal dönüşüm ve küresel entegrasyonun lokomotifi artık Atlantik’in değil Asya’nın etrafında şekilleniyor.
Bu çerçevede NATO Zirvesi’nin Türkiye’de yapılması da tarihsel açıdan ciddi bir talihsizlik görüntüsü veriyor. Atlantik sisteminin çözülme belirtileri gösterdiği, NATO’nun Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e kadar Türkiye’nin güvenlik hassasiyetleriyle birçok noktada çeliştiği bir dönemde, Türkiye’nin yeniden Atlantik vitrininin ön cephesi gibi sunulması stratejik akıl açısından sorgulanmalıdır.
Artık temel sorun sadece askeri ittifaklar değil, yeni dünya düzeninde hangi medeniyet, hangi üretim merkezi, hangi lojistik koridorlar ve hangi jeopolitik eksene ağırlık verileceğidir.
Bu haftaki Jeopolitik Tur Youtube programımda tüm bu gelişmeleri ayrıntılı şekilde inceledim.👇👇
https://t.co/a71K5f2fjg
12 yıl önce bugün, FETÖ ve ortaklarının Balyoz kumpasının karanlığında, Mamak Askerî Cezaevi’nin duvarları arasında sonsuzluğa uğurladığımız kıymetli meslektaşım, Cumhuriyet Donanması’nın mümtaz denizcisi Dz. Kur. Alb. Murat Özenalp’i özlem, vefa ve hüzünle anıyorum.
O, yalnızca çok iyi bir deniz subayı değildi. Atatürk’e yürekten bağlı, onurlu, çalışkan, ileri görüşlü bir yurtsever idi. Özgürlüğü elinden alındığı en zor dönemlerde bile Bahriyeli vakarı, duruşu ve prensiplerinden, vatan, bayrak ve Bahriye sevgisinden bir an bile ödün vermedi.
Murat, sen bu milletin tertemiz vicdanında yaşıyorsun. Seni
Unutmayacağız
Rotan cennet olsun.
Günümüzden 111 yıl önce, 8 Mart 1915 sabahı saat 05.30’da, Nusret Mayın Gemisi Çanakkale Nara’dan ayrıldı ve Erenköy Koyu’na kıyıya paralel olarak 26 mayın döktü.
Bu mayınlar Çanakkale Boğazı’ndaki 11. mayın hattını oluşturuyordu. Ancak diğer hatlardan farklıydı. Çünkü önceki hatlar boğazı dikine kapatırken, Nusret’in döktüğü mayınlar kıyıya paralel bir mania hattı şeklinde dökülmüştü.
Müttefik donanması haftalardır bombardıman sonrası Erenköy Koyu’nda dönüş manevrası yapıyor ve bu alanı güvenli kabul ediyordu. Türk tarafı tam da bu alışkanlığı hedef aldı.
Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa ve Mayın Grup Komutanı Binbaşı Nazmi Bey’in planı, düşmanın en güvendiği manevra alanını bir ölüm hattına çevirdi.
10 gün sonra, 18 Mart 1915’te, dünya donanmasının en güçlü zırhlıları o “temiz” sandıkları alana girecekti. Sonuç Siyah Kuğu Nusret’in ve kıyı topçusunun yarattığı büyük zafer.
Tarihimizde ne 8 Martları ne 18 Martları unutmayız.
Kaba güce dayalı küstah emperyalist saldırılara karşı dilerim tüm ezilen uluslar Türk’ün 8 Mart ve 18 Mart mûcizelerini yaratır.
2026 dünyada kötü başladı. Venezuela’da yaşananlar; İran’a artan tehditler, Rusya Ukrayna savaşının yeni NATO ve AB kışkırtmalarıyla devamı; Suriye’de İsrail ile artan gerginlik; Doğu Akdeniz’de AB dönem başkanı olan GKRY’nin haddini bilmez açıklamaları….
İçerde ekonomik sıkıntılar, hukukun siyasallaşması, gelir dağılım eşitsizliği, yolsuzluklar, ahlaksızlıklar…
Ancak her şeye rağmen Türkiye’nin ihtiyacı olan şey karamsarlık değil, özgüven olmalıdır.
Kendi millî gücüne, tarihsel hafızasına ve jeopolitiğine güvenmeyen hiçbir ülke bu tür kırılma dönemlerinden sağlam çıkamaz.
Evet, dünya sertleşiyor; savaşlar, soykırımlar, ikiyüzlülük ve hukuk dışılık artık istisna değil, kural hâline geldi.
Ama bu tablo Türkiye için bir “güvensizlik psikolojisi” yaratmamalıdır.
Bu coğrafyada bin yıldır var olmanın bedelini de, avantajını da defalarca yaşadık. Moral bozukluğu tam da karşı tarafın/tarafların istediği sonuçtur. Oysa tarih şunu gösteriyor: Türkiye en zor dönemlerde içe kapanarak değil, kendi gücünü hatırlayarak ayağa kalktı.
2026’ya girerken mesele soğukkanlı bir özgüven inşa etmektir.
Coğrafyasına güvenen, tarihini bilen ve devlet aklını koruyan bir Türkiye için bu dönem geçici; asıl kalıcı olan ise bu topraklarda var olma iradesidir.
Soğukkanlılık, kararlılık ve özgüven yeterlidir. Türkiye bunların hepsine sahiptir.
Son YouTube programımda bu konuları işledik.
“Türkiye kendine güvenmelidir”
https://t.co/zTFGUYiatU
Eski düzenin çözüldüğü, yeni çok kutuplu dünya düzeninin ufukta belirmekle birlikte, olgunlaşmaya ihtiyaç duyduğu 2025 yılını geride bıraktık.
2025 çok büyük acılar ve trajedilerle geçti.
Umarım 2026 yılı geçen yılı aratmaz.
Umudumuzu hem ülkemiz hem de dünya için kaybetmememiz gerekir.
Bu programda 2025'in küresel jeopolitik görünümünü Ukrayna, Tayvan ve Gazze gibi başlıklar üzerinden değerlendirdim.
Tüm okur ve Mavi Vatan takipçilerimin yeni yılını en iyi dileklerimle candan kutluyorum.
Unutulmamalıdır ki denizler tükenmedikçe umutlar da tükenmez.
https://t.co/0p4Yt8btPr
2025, küresel düzenin yalnızca sorgulanmadığı, fiilen çözüldüğü bir eşik yılı olarak kayda geçmiştir.
Eski düzen fiilen çözülmüş, ancak yeni olan henüz kurumsal bir mimariye kavuşmamıştır. Bu nedenle yaşanan süreç bir “düzen inşası” değil, güç boşluklarının çatışmalarla doldurulduğu bir ara dönemdir.
Hegemonyanın rıza üretme kapasitesini yitirdiği bu evrede, güç daha çıplak, hukuk daha seçici, dengeler ise daha geçicidir.
Dünya, tarihte nadiren görülen ölçekte sert, belirsiz ve yüksek riskli bir eşiğin üzerinde ilerlemektedir.
2025’in Küresel Jeopolitik Muhasebesi
LİNK:
https://t.co/xCQxDNVtj0
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesimi 2025'in son çeyreğinde Türkiye’ye karşı vezir hamlesi yaptı. Doğu Akdeniz’de bize karşı şekillenen bu eksen başta Paris Anlaşması olmak üzere uluslararası hukuku ayaklar altına alıyor. Türkiye’de asıl tartışılması gereken başlıklar müesses medyada bilgi kirliliği ile perdeleniyor. Gerçek tehdidin nereden geldiğini kanalımda yorumluyorum:
https://t.co/yrHXRgi8AB
Nowhere in the video does he deny that the Ottomans were Turks.
The story that Ottomans were descendants of Kayı is not true, he says. Ottomans were not from the Kayı line of Oghuz Turks.
Ottomans fabricated this story not in order to prove they were Turks (nobody doubted that because back then, well, there was no social media)
but in order to increase their claim to be of noble blood (Kayı is more prestigious than other Oghuz lines)
ABD’de ticaret filosunun denizci krizi derinleşiyor. Wall Street Journal’da Daniel Michaels imzasıyla 1 Aralık 2025’te yayımlanan makale, ABD’nin ticari denizcilik alanında giderek derinleşen insan kaynağı krizini ve bunun ulusal güvenlik açısından yarattığı stratejik riski ele alıyor.
Amerikan gemilerinde çalışacak zabitler yıllık 200 bin $ maaş, 6 ay izin, ücretsiz yemek, özel kamaralar ve dünyanın farklı limanlarını görme imkânı elde edebiliyor. Buna rağmen ticaret filosu ciddi biçimde talep görmüyor, gemileri çalıştıracak insan yok.
Donanmaya bağlı yardımcı filon (USNS) 17 ikmal gemisini yeterli zabitan bulamadığı için bağladı.
Bu durum, yalnızca ekonomik değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesi olarak görülüyor.
Çünkü ABD Donanması, savaş ve kriz zamanlarında lojistik, ikmal ve askeri teçhizat taşımacılığı için ticari gemilere ve sivil denizcilere bağımlı.
ABD’nin bugün yaklaşık 10 bin civarında ticari denizcisi bulunuyor ve bu sayı, yıllar içinde keskin biçimde düşüyor.
ABD yeniden gemi inşa etse veya yabancı bayraklı gemileri Amerikan bayrağı altına alsa bile, mevcut insan kaynağıyla bu gemileri doldurmak mümkün değil. Çözüm için daha fazla denizcilik akademisi mezunu verilmesi ve meslekte kalıcılığı artıracak yapısal reformlar gerekiyor.
1943’te savaş zamanı ihtiyacıyla kurulan Kings Point Akademisi, beş federal hizmet akademisinden biri olmasına rağmen yetersiz ilgi ve finansman sorunu yaşıyor. Son yıllarda akademi daha çok bir cinsel istismar skandalıyla gündeme geldi.
ABD’nin ticaret filosu zabitan açığı sadece bir işgücü sorunu değil; deniz gücü, lojistik sürdürülebilirlik ve küresel güç intikal kabiliyeti açısından stratejik bir kırılganlık yaratıyor.
ABD’nin denizcilik kapasitesini yeniden inşa etme iddiası, gemiden önce insan unsurunu çözmek zorunda. Deniz gücü gemiyle değil, denizciyle olur.
Beşiktaş bugün büyük bir vefaya imza attı.
Kumpas davalarda hedef alınan ve cezaevinde kansere yakalanarak 10 yıl önce 52 yaşında kaybettiğimiz Tuğamiral Cem Aziz Çakmak’ın adı, İBB Meclisi kararıyla Beşiktaş Dikilitaş’taki parka verildi. Ailesi, sınıf arkadaşları ve sevenleriyle birlikte açılışta hazır bulunduk.
Konuşmamda da ifade ettiğim gibi:
“Cem üç şeyi duyguyla severdi: Vatanı, Bahriyesi ve Beşiktaş’ı. Bugün bu üç duygu gökyüzünde birleşti.”
Türkiye’de ilk kez kumpas davaların bir şehidi böylesine görünür bir yerde onurlandırılıyor.
“Gönül isterdi ki bu ismi bir savaş gemisine verelim; inanıyorum ki o günler de gelecek.”
Bu adım, hem hukuki hem kamusal hem de ahlaki boyutuyla büyük bir mesajdır:
“Onları unutmuyoruz. İsimlerini en güzel yerde yaşatıyoruz.”
Mümtaz Amiral, donanmanın kutup yıldızı sevgili kardeşim Cem Çakmak’ın ruhu şad rotası cennet olsun.
Günümüzün gerek denizde gerekse havada artan asimetrik tehditleri, dev uçak gemilerini kırılgan platformlarına dönüştürüyor. Milyarlarca dolarlık bu devler artık kıyıya yaklaştıkça daha büyük risk altında. Yeni YouTube programımda uçak gemilerinin doğuşunu, altın çağını, başarılarını ve günümüzde karşılaştıkları risk ve tehditleri anlattım; son bölümde de Türkiye’nin böyle bir platforma ihtiyacı var mı konusunu masaya yatırdım. Cevabı YouTube programımda.👇👇👇
https://t.co/b1tK4G46WD
Batı emperyalizmi meşruiyetini evrensel değerlerden ve uluslararası hukuktan üretemediği için hızla dinin jeopolitik amaçlarla kullanımına, yani teopolitiğe yöneliyor.
Kıyamet günü hurafeleriyle beslenen bu akıl dışı yaklaşım, insanlığı 1648 Westphalia öncesine sürüklüyor.
Yanlış ellerde din, kitle imha silahına dönüşür; beyni yıkanmış kitleler, bu mirası nesiller boyu taşıyarak sonsuz savaş döngüsünü canlı tutar.
500 yıllık Atlantik Çağı kapanırken tehditler tarihte görülmediği kadar irrasyonel.
📺 Yeni YouTube programımda bu karanlık dönüşümü tüm boyutlarıyla ele aldım. Link aşağıdaki gibidir.👇👇👇
https://t.co/OdxlJLKS7h