Hayat her zaman sevdiğine başını yaslayıp beraber kaygısızca dolunayı izlemek değildir; bazen de herkes uyumuşken kız kardeşinin eşiyle buz gibi bir yayla balkonunda dertleşebilmek demektir. Kaygılı da olsak, şu an burada beraberiz demektir... Olsun.
"İşten çıktım, otobanda servisle giderken ay çiçeklerini görünce aklıma geldin" diye yazdım şimdi. Ayçiçeklerini görünce aklına gelmek isterdim ben de birinin.
Bulutlara bakınca, yağmur yağarken, Elmalı kurabiye kokusu duyunca, kalabalık bir çocuk parkında en köşedeki ağacın altında derin derin uyuyan bir kediyi görünce ya da namaz kılarken birinin. Güzel hatırlanmak isterdim, çok mu?
Aygın baygın yatan kedileri öldü mü diye, için feryat figan uzaktan dürtme mevsimi başladı. (Uyuyan kediyi öldü sanıp evden Migros'a, Migros'tan eve kadar ağlamışlığım, kedi benim yasımdan bihaber yerinden kalkıp kıvırtarak uzaklaşınca içimden oyun havası çalmışlığım vardır.)
Perde rüzgarla şişince mest olma mevsimi.
Evlerin birinden kızartma kokusu gelince, mahallenin mutluluk skoruna +10 puan ekleme mevsimi.
Masamda fanla çalışma mevsimi başladı. Biri arayınca beni otoyolda sanmasın diye, fanı kapatma mevsimi.
Biz bu mevsimi kaç yıl bekledik ve kaç yıl geçti aradan ayrı ayrı mevsimi.
Arka pencereden gökyüzünde ayı gördüğüm gecelerden dilek tutma mevsimi başladı.
Köpek sesinden uyuyamayanlara inat, bu mevsim üşümüyorlar diye şükretme mevsimi.
Kafam perde aralığında uyuyup arka blokları "Kadına ne olmuş öyle?" diye korkutma mevsimi başladı.
Sıcağı hiç sevmesem de, umutlanma mevsimi.
"Yine sevebiliriz" mevsimi.
bu sene de şişmanız, seneye Allah kerim mevsimi.
Hunharca domates-salatalık yeme mevsimi başladı.
Sertab Erener "Bahçede", Sibel Can "Benim Yerime de Sev" dinleme mevsimi.
40 yıllık geçmiş yaz özleme mevsimi başladı.
Begonvilin en açık rengini beyaz kirazınkiyle yarıştırma mevsimi.
Bir otobüs yolculuğunda arkadan, iki koltuk arasından uzatılan beyaz kirazın tadını hiçbir şeyde bulamama mevsimi başladı.
"Belki yolun düşer, bu yaz geçersin bu şehirden," mevsimi başladı.
Ne de olsa, kaç kişi kaldık savunan sevdayı!
Masamın üstündeki resme hangi rengi eklemem gerektiğini bilemediğim olmuştur. Sabah işe gitmek zor gelmiş, sürüne sürüne gitmişimdir. Bazı günler diğerlerinden kötü geçmiştir, yorulmuşumdur ve mesai bitiminde kiminle paylaşacağımı bilemediğim bir hüznüm de olmuştur. Bahçede bir salyangoz görmüşümdür sevinmişimdir, fasulyeler filizlenir filizlenmez böceklenmiştir ve üzülmüşümdür. Akşam beş gibi sokakta üç beş çocuk top oynarken seslerinden huzur bulmuşumdur. Bazen annem yemeğin soğanını biraz büyük doğramıştır ve babam her zamanki gibi üçüncü tabaktan sonra fark edip söylenmiştir. Uykum kaçmıştır gecenin bir vakti ve bir Adile Naşit filmi izlemişimdir. Bir şarkı keşfetmiş ve sevinmişimdir. Unuttuğum bir şarkıyı yıllar sonra tekrar dinlemiş ve bir sürü şey hatırlayıp halden hale girmişimdir. Sakallarımı keserken dudağımı kanatmışımdır. Soğuk suyun altına atıp kendımı banyo yaparken garip garip sesler çıkarmışımdır. Kendimi güçsüz hissetmiş, aşık olmaya hevessizleşmiş ve kendimi kilitlemişimdir. Telefonu sırt çantamın içine atmış, ve annem aramadıkça cantamdaki varlığını unutmuş, telefon olmadan da yaşayabildiğimi fark etmişimdir.
Yaralı olduğumda ağlamaktan çekinmemiş ve öyle zamanlarının kıymetini de bilmişimdir.
Çünkü bilirim ki bu, hiçbir şey hissedemiyor olmaktan daha iyidir!
Annem aşure yapmış. Komşulara dağıttıktan sonra Bimdeki çocuklara göndermiş. Şok Marketteki kızın şubesi değişmiş, ona da Fatma Teyze arabayla gelince evi yakın diye onunla göndermiş.
Yıllardır o kadar insan geldi gitti bu mahallededen. Yaşayan, yaşlanan, ölenler oldu. Yaşayana da ölene de sınırsız sevgiyi, sonsuz ilgiyi annemde gördüm. Düğünlere gitmeyi pek sevmez ama hayırlı olsun demeye illa ki öncesinde ya da sonrasında giderdi. Cenazesi varsa birinin gidememişse arar başsağlığı dilerdi. Mahallede kimin neye ihtiyacı var, -nasil olduğunu bilmiyorum ama- bilirdi. Sadakanın, fitrenin kime verilecegini doğru kişiye gitsin diye sırf anneme danisirlardı.
Cüzdanındaki hurma cekirdekleri ve birkaç karanfilin kokusu avucuna sinen, kavuniçi uzun yeleğiyle mahallede tanınan ve sevgi dolu kalbiyle etrafına ışık olan bir kadını bize anne yaptığı için; ve bunca merhametsizliğe, haksızlıga, ve nankörlüğe maruz kalmıs olmasına rağmen, insanın içindeki merhameti, hakkı ve sevgiyi azaltmayan, aksine çoğalttığı için Allah'a hamdolsun.
İnsan acı ve farkındalığın ilk dipsiz kuyusuna düşmeye başladığında, öncelikle çevresindeki birinin onu çıkarmasını ister, ve bir yerden sonra insan elinin o kadar uzun olmayacağını anlar. Sonraki adım ruhani bir yardım çığlığı atar. Tüm çağrıları cevapsız kaldığında da kendisine ancak kendisinin yardım edebileceğine inanır ve kendi içine yönelir.
Kendi içinde de hiçbir kurtuluş yolu bulamayan insan o anda artık o kuyudan çıkamayacağını anlar.
Kimisi zamanı gelene kadar o kuyuya esir olmaya razı olurken, kimisi de bu esirliğin altında ezilmeyi kendisine kötülükmüş gibi görüp, kendisine bir iyilik yapar ve acısına son verir...
Kalbini, aklını evrenle yeterince birleştirebilirsen, seni yoran aşağı çeken şeylerden uzaklaşmanın bir yolunu bulabilirsen, çözüm bir yerden sana gülümseyecek.
Güçlü olduğun tarafına tutun.
Kalbine güvendiğin birine içini dök. Kendini yalnızlaştırma ve destek al.
Neden tek bir insan yok da sayısız insan var, çünkü birbirimize ihtiyacımız var. Beşeri varlıklarız ve her birimiz birbirimize şifayız.
Ömrün belli dönemlerinde, yılın belli zamanlarında, günün belli saatlerinde, daha iyisine layık olduğumuz düşüncesiyle bocaladığımız oluyor.
Her şey yolunda giderken mesai vaktinde birine kızıp iş değiştirme fikri gibi...
Ortada hiçbir sorun yokken, sadece ilk günkü heyecanı hissetmiyorum diye bir evliliği bitirme düşüncesi gibi...
Tam bitti güzel oldu demişken şu rengi de eklersem daha güzel olacak dediğin bir resmi mahvetmek gibi...
Yapmaya çalıştığım ibadetlerin daha fazlasını, daha iyisini yapabilmem gerekmiş gibi düşünüp yapmaya çalıştığımdan da sınıfta kalacakmisim gibi hissettirmesi gibi...
Ne zaman böyle kaygılardan adım atmayacak hale gelsem aklıma hemen acaba Peygamber Efendimiz' in döneminde yaşasaydım halim nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Uzaktan sevmek kolay, beş vakit namaz kılmak kolay, o ilk dönemlerinde yanında olsaydım hangi taşın altına elini koyabilirdim, diye düşünmeden edemiyorum.
Yine de her defasında "Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı." (Müslim, Tevbe, 9) hadisine tutunuyorum.
Ve "Kendi ellerinin hazırladığı günahlar yüzünden başlarına bir musîbet gelip de, o vakit ; "Ey Rabbimiz! Bize bir resul gonderseydin de, ayetlerine uyup müminlerden olsaydık ya! " diyecek olmasalardı seni gondermezdik. Kasas, 47"
Bu ayeti ne zaman okusam Bakara, 23 aklıma gelir.
"Kulumuza indirdiğimiz Kuran'dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin; eğer doğru sözlü iseniz, Allah'tan başka, güvendiklerinizi de yardıma çağırın.
Hiçbir şairin bir araya getirip yazamayacağı ayetlerle, ve yaratılmışların en sereflisi Resulullah aleyhisselatu vesselem ile birlikte bizi İslam'la şereflendiren Allah'a, ihtiyacımız kadar kaygıyla iplerine sımsıkı tutunmayı nasip ettiği tüm anlara hamdolsun.
Bir süredir içime kapandım yine. Son tahliller pek iç açıcı değil. Halsiz, kel ve çirkinlestim iyice... Kafama takmıyorum sanıyorum ama bence içten içe ona üzülüyorum. Ne konuşasım var, ne yazışasım. Çalan telefonları açmadığım için sitem dolu mesajları üstten okuyorum.
Konuşabilseydim ama, bir balinanın yavrusunu okyanusun ortasında emzirirken sütü suya karıştırmadan emzirmesinin, cevizin neden ağaçta, karpuzun neden yerde yetiştiğinin hakkında konuşabilmek isterdim.
Elhamdülillâhi Rabbil'alemin deki
" Alemler " hakkında konuşabilmek isterdim.
Yere uzanmış tavanda dönen pervaneye bakıyordum. Rüzgarla uçuşan tül perdeler çok kirlenmiş, akşamdan suya ıslamak gerek diye söylemek geldi içimden. Söylemeye üşendim.
Muhattabımız iyi bir dinleyici değilse, travmalarımız hakkında uzun uzun konuşmanın da bir çare olmadığını, iyi gelir diye başlattığımız sohbetlerin kaygılarımızı arttırdığını birçok kez tecrübe ettim.
Muhattabımız iyi bir dinleyici olsa da, bence tam bilmediğimiz bir durumu anlamamız çok zor.
Sokakta yalnız yürümekten hiç korkmadıysanız, birisi size yaklaşmasın diye telefonla konuşuyor gibi yapmadıysanız, ya da sizi korkuttukları için kendinizi tuhaf bir şekilde yalnız ve kırılgan hissettiren bir kalabalıkta bulunmadıysanız, böyle şeyler yasamadıysanız, bunları yaşayan birini anlamak çok zor.
Çocukluğunuzda kardeşleriniz, mahalleden arkadaşlarınız ve akrabalarınız tarafından lakap vurulan o çocuk olmadıysanız, babanız tarafından diğer erkek kardeşinizle kıyaslanan çocuk olmadıysanız, akranlarınızdan farklı olduğunuzu hissedip, hislerinizde bir farklılık olduğunu fark edip bir türlü kimseye içinizi açamadıysanız, kötü tecrübeler yaşamak zorunda kalıp, daha da içinize kapanmadıysanız, eksik, yarım, zavallı hissettiren o tecrübelerin hiçbirinden pişmanlık duyup da tıka basa dolu bir metroda hıçkıra hıçkıra ağlamadıysanız, böyle şeyler yaşamadıysanız, bunları yaşayan birini anlamak çok zor.
Bazen içim dolup taşar da harfler ses olup dile gelmez, parmaklarım klavyede bir türlü yazıya dökülmez, ekrana öylece bakakalırım.
En sevdiğim tişörtü giyip üstüme, tam inerken merdivenlerden, gidecek bir yer bulamayıp geri dönerim eve.
Yeni yıkanmış perdenin, tohumunu ellerinle ektiğin çiçeğin, karnın tok olsa da annenin yaptığı yemeğin, mutfak penceresinde yağ tenekesine ektiğin nanenin, geceleri uzun uzun iç çektiren özlemin ne güzel kokusu vardır.
Otobüs durağında öylece dalmış da kaç otobüs geçmiş gibi, bir limon ağacının altında oturup da çiçeğinin kokusunu duyamamış gibi, çölün ortasında kaybolmuşken suda boğulmuş gibi, ağrılardan, sancılardan, kaygılardan nefessiz kalmış gibi hissetmenin ne menem bir ağrısı vardır.
Bundan birkaç sene önceydi, mahallemizin camisine dövmeleri olan genç bir çocuk gelmeye başlamıştı. Camiye gelir gelmez yüzünde güller açıyordu, hat yazılarını, süslemeleri, halıdaki desenleri öyle dikkatli ve merakla inceliyordu ki, onun heyecanı beni de mutlu ediyordu. Birkaç kez yanında namaz kıldım, git gel sohbet ettikce arkadaş olmuştuk. Namaza geç başladığını ama müthiş bir lezzet aldığını, nafile namazlarını ihmal etmediğini ve Teheccüd Namazının en sevdiği namaz olduğunu soylemisti; hatta namaz vakitlerinden önce buluşuyor, imamıda aramıza alıp biraz meal, tefsir sohbetleri yapıyorduk. Ben de onunla daha çok sevmeye başlamıştım camiye gitmeyi.
Bir ikindi namazının farzı için saf tuttuğumuzda cemaatin müdavim ihtiyarlarindan birisi çocuğa " O dövmelerinle namazın kabul olmaz! " deyip çocuğu hayasızca uyardı. Çocuk o günden sonra camiye gelmedi.
Az önce bir paylaşımda, başı açık birinin elindeki zikirmatikle aynı durakta sürekli karşılaşmasından duyduğu mutluluğu paylaşan birine, başka birisi ; "önce kapansın! " diye çıkışmış...
Düşündüm de, aynı hayasızlık!