Az önce Asırlık Gece dizisinin 12. bölümünü izledim. Şehit Prof. Dr. İlhan Varank'ın ve milletvekili Mustafa Varank'ın ablası sn. Ayşe Arslantürk şu mealde cümleler kuruyor:
"Şunu düşündüm: O katillerin ailesi gelse "Bizim evladımız/kocamız bunları yaptı, cezasını çeksin ama hakkınızı helal edin." diye af dilese, pişman olsa ne yapardım diye düşündüm. Sonuçta biz amcasını şehit etmiş Vahşi'yi affetmiş Peygamber'in ümmetiyiz. Ancak mahkemede gördük ki pişman değiller, aileleri bizleri tehdit dahi ettiler."
Şimdi Sayın @varank, FETÖ'nün alçak darbe girişiminde ağabeyini şehit vermiş bir milletvekili olarak soruyorum size:
- PKK'lı bu şerefsizlerde, bu şerefsizlerin ailelerinde, taziyeye katılan insanlarda, bu paylaşımları yapan hesapları kullanan sempatizanlarda en ufak bir pişmanlık görüyor musunuz?
- Evlatlarının şehit ettikleri ailelerden istedikleri helalliklere hiç şahit oldunuz mu?
-Bir şehit kardeşi olarak hiç pişmanlık duymamış FETÖ mensupları örgütü feshetmeleri karşılığında affedilse, topluma kazandırılmak istense ne düşünürdünüz?
-Bir milletvekili olarak, PKK'lı teröristlerin salıverilmesini düzenleyen kanun teklifine neden "evet" verdiğinizi açıklamak ister misiniz?
-Videodaki görüntüleri hazmedebiliyor musunuz?
-Aynı görüntüler o gece öldürülen FETÖcülerin taziyesinde çekilmiş olsaydı ne düşünürdünüz?
Sosyal medyayı aktif kullanan bir milletvekili olarak bu paylaşımı da göreceğinizi düşünüyorum. İnşallah samimi ve vicdanınız rahat bir şekilde cevap verirsiniz.
PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme suçunu da kapsayan kanun teklifinde, hain örgüte/örgüt başına yönelik haklı öfkenin tezahürü niteliğindeki eleştirilerin gölgesinde kalan önemli detaylar var.
Bunlardan ikisi:
1)Pişmanlık talep edilmeyişi
2)Silahsız örgütsel devamlılık👇
Silah bırakma, silahsızlanma ve fesih birbirinden farklı kavramlardır. Bir örgüt silahlarını bırakabilir; fakat liderliği, kadroları, hiyerarşik ilişkileri, toplumu örgütleme kapasitesi ve siyasi stratejisi başka biçimler altında yaşamaya devam edebilir. Böyle bir durumda ortadan kalkan örgüt müdür, yoksa yalnızca silahlı mücadele yöntemi midir? Ya da şöyle soralım: Silahlı yöntem, örgütün maliyet-fayda hesabı onu yeniden elverişli kılana kadar sadece askıya mı alınmıştır?
Kanun teklifi bu meseleye büsbütün kayıtsız değildir. Birinci madde, uygulamanın önşartı olarak yalnız silah teslimini değil, örgütün "fiilî varlığına son verdiği"nin tespitini de arar. Adalet Komisyonu da ikinci maddedeki tanımı "bağlı bütün oluşumları" yerine "bununla bağlantılı her türlü oluşum" şeklinde değiştirerek bu eşiğin kapsamını genişletmiştir.
Ne var ki metin, "fiilî varlığa son verme"nin hangi ölçütlerle saptanacağını göstermiyor. Daha önemlisi, bu başlangıç tespiti esasen bir eşik fotoğrafıdır: Kanun, eşik aşıldıktan sonra örgütsel yapının silahsız biçimde ayakta kalmasını yahut yeniden kurulmasını engelleyecek bir güvence içermiyor. Yedinci maddenin üçüncü fıkrası, Kurulun örgütün tamamen tasfiyesine ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel değerlendirme "yapabileceğini" söylüyor; yapacağını değil. Buna karşılık ertelemenin geri alınması bakımından, yeni bir terör suçu işlenmesi dışında bağımsız bir ‘örgütsel devamlılık’ ölçütü öngörülmemiştir.
Bu noktada “örgütün fiilî varlığına son vermesi” ve silahlı kapasitesinin gerçekten tasfiye edilmesi bakımından Suriye sahası ayrıca önem taşıyor. YPG/KCK unsurlarının kendi örgütsel yapıları dağıtılmadan, mevcut hiyerarşi ve kadroları korunarak topluca Suriye Ordusu bünyesine alınmalarıyla, Kuzey Irak’ta gerçekleştirilecek silah teslimleri PKK/KCK’nın yeniden silahlı eyleme geçme kapasitesini kalıcı biçimde ortadan kaldırmış olmayacaktır. Benzer bir mesele PJAK/KCK bakımından da ileride gündeme gelebilir.
Şimdilik örgütün teslim ettiği silahların yeterli görüldüğünü ve "yazılı bildirimde" bulunanlara kanun hükümlerinin uygulanmaya başladığını varsayalım.
Yasa teklifi yakından incelendiğinde, bağlam ve mahiyet farkına işaret eden haklı eleştirilere rağmen, yine de Batılı çözüm süreci tasarımlarının kılavuzluğuna başvurulduğu intibaı oluşuyor. Ancak bu çerçevede kamuoyundaki tartışmalarda sıkça atıf yapılan örneklerden, özellikle ETA süreciyle aradaki ciddi fark dikkat çekiyor.
Mevcut teklif, kanundan yararlanacak kişiden PKK ile bağını kestiğini, örgütün terör faaliyetlerini reddettiğini, şiddeti siyasi mücadele yöntemi olarak mahkûm ettiğini ya da bundan sonra yalnız demokratik ve barışçı yollarla faaliyet göstereceğini beyan etmesini istemiyor. Kişinin kanundan yararlanmak istediğini yazılı olarak bildirmesi yeterli. Üstelik Komisyon görüşmelerinde bu başvurunun şahsen yapılmasının zorunlu olmadığı, avukat aracılığıyla da gerçekleştirilebileceği açıklandı. Yani yasadan yararlanmak için kişinin bizzat teslim olması, örgütle bağını kestiğini açıklaması, geçmiş terör faaliyetlerini reddetmesi veya mağdurlardan af dilemesi aranmıyor. Ardından 5 veya 10 yıllık erteleme döneminde yeni bir terör suçu işlemezse, soruşturma evresinde kovuşturmaya yer olmadığına, kovuşturma evresinde ise düşmeye karar veriliyor; kesinleşmiş cezası varsa "infaz edilmiş sayılıyor".
Oysa, sık atıf yapıldığı için hatırlatmak gerekirse, eski ETA mensuplarıyla ilgili çok daha güçlü bireysel kopuş kriterleri konulmuştu. Düzenleme, terör hükümlüsünün üçüncü derece infaz rejimine geçişi ve koşullu salıverilmesi için yalnız suç işlememesini yeterli görmüyor; "terörist faaliyetin amaçlarını ve araçlarını terk ettiğine dair tereddüde yer bırakmayacak işaretler göstermesini" arıyordu (muestre signos inequívocos de haber abandonado los fines y los medios de la actividad terrorista).
Burada, yöntem kadar amacın da reddedilmesinin talep edilişi önemli. Yani yasa, örgütün eski militanlarının örgütün hedeflerine silahsız hizmete devam etmelerini de reddediyordu.
Kanun bununla da yetinmiyordu. Suç faaliyetlerinin açıkça reddedilmesi, şiddetin terk edildiğinin beyanı ve mağdurlardan açıkça af dilenmesi de aranıyordu (una declaración expresa de repudio de sus actividades delictivas y de abandono de la violencia y una petición expresa de perdón a las víctimas de su delito).
Dahası, bizde hiç konuşulmayan iki şart daha vardı:
Birincisi, yetkililerle aktif işbirliği. Örgütün başka suçlar işlemesini engellemek, suçun etkilerini hafifletmek yahut terör suçlarından sorumluların teşhisi, yakalanması ve yargılanması için delil elde edilmesini sağlamak.
İkincisi, suçtan doğan hukuki sorumluluğun, hükümlünün mevcut ve gelecekteki geliri ve malvarlığıyla karşılanmış olması. Yani suçtan doğan medeni sorumluluğun yerine getirilmesi ve mağdur zararının tazmini.
Kanun salt beyanla da yetinmiyor; izleme mekanizmalarınca hazırlanacak teknik raporların, mahkûmun "terör örgütünden gerçekten kopmuş" olduğunu göstermesini öngörüyordu (realmente desvinculado de la organización terrorista).
Bu düzenlemenin anlaşılır bir maksadı vardır: Dağdan inen kişinin "Mücadelemiz haklıydı; silahlı safha görevini tamamladı, şimdi aynı mücadeleyi başka araçlarla sürdürüyoruz" diyerek örgütsel mücadelesini normal siyasi faaliyet görüntüsü altında devam ettirmesinin önüne geçmek.
Aksi takdirde örgütün tasfiyesinden ziyade strateji değiştirmesini destekleyen bir kapı açılabilirdi.
İspanya bu tehlikeyi siyasi örgütlenme bakımından da ayrıca dikkate aldı. Adları değişen, açılıp kapanan terörle bağlantılı yapıları değerlendirirken yalnızca "yeni yapı şiddet kullanıyor mu?" diye sorulmadı; "eski örgütsel irade yeni hukuki kabuk altında yaşamaya devam ediyor mu?" sorusu da soruldu.
Türkiye'deki teklif bakımından ise burada ayrıca önemli bir hukuki problem ortaya çıkıyor.
"Kasten öldürme" suçu kapsam dışında bırakılmıştır. Fakat "örgüt yöneticiliği" kapsam dışında değildir.
Oysa Türk ceza hukukunda örgüt yöneticisinin sorumluluğu bununla sınırlı değildir. Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinin beşinci fıkrası, "örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır" hükmünü taşır ve bu hüküm, 314'üncü maddenin dördüncü fıkrası yoluyla silahlı terör örgütleri bakımından da uygulanır. Örneğin bir örgüt yöneticisinin emrini verdiği saldırıda insanlar öldürülmüşse; emrin içeriği, kullanılan silahlar, saldırının hedefi ve yoğunluğu gibi unsurlar değerlendirilerek yönetici hakkında kasten öldürmeden de sorumluluk kurulabilir.
Böyle bir hukuki bağ kurulmuşsa, kasten öldürme dosyası bu kanunun dışında kalacaktır.
Ama kritik mesele şudur:
Teklifin istisna tekniği kişi bazlı değil, suç bazlıdır.
Teklif, öldürme fiiliyle ilişkili olabilecek yöneticiyi değil, yalnızca "kasten öldürme suçu"nu kapsam dışında bırakıyor. Dolayısıyla saldırıların planlanmasında, emir-komuta zincirinde veya örgütün silahlı faaliyetlerinin yönetiminde rol almış bir kişi hakkında belirli bir öldürme fiiliyle hukuki bağ kurulmamışsa ve dosya yalnız örgüt yöneticiliğinden yahut kapsamdaki başka suçlardan yürütülüyorsa, bu yönetici erteleme rejiminin içinde kalabilecektir.
Buna bir de şu eklenmelidir: Teklifin 3'üncü maddesinin üçüncü fıkrası, MGK kararının yayımlanmasından önce işlenmiş olup da bu tarihten sonra ortaya çıkarılarak soruşturulacak kanun kapsamındaki suçlar bakımından soruşturma yapılmasını Kurulun iznine bağlamaktadır. Dolayısıyla geçmişteki bir saldırıyla örgüt yöneticisi arasındaki hukuki bağın yeni delillerle sonradan kurulması hâlinde soruşturmanın yürütülmesi de Kurul iznine tabi olabilecektir. Yani böyle bir hukuki bağın sonradan soruşturma konusu yapılabilmesi de Kurulun iznine bağlıdır.
Bu ayrım bugün Türkiye açısından şu soruyu önümüze koyuyor:
PKK, fiilî gereklerini yerine getirmese de kendisini feshettiğini ilan ederken eski mensuplar aynı liderliğin yönlendirmesi altında yeni bir "demokratik toplum" örgütlenmesinde bir araya gelirlerse, gerçekten yeni bir sivil hareket mi doğmuş olacaktır; yoksa PKK'nın silah kullanmayan örgütsel devamıyla mı karşı karşıya kalacağız?
PKK'nın örgütsel iradesinin legal alana taşınması nasıl sivil hayata katılım, demokratik siyaset sayılabilir?
İspanya tecrübesinde esas ayrımlardan biri buydu: Eski çevrelerden insanların demokratik siyasete katılması mümkün oldu; fakat yeni siyasi faaliyetin ETA'nın örgütsel devamı olmadığı ve şiddet stratejisinden gerçekten kopulduğu gösterilmek zorundaydı.
Sıkça örnek gösterilen IRA'yı da kastederek şunu söyleyebiliriz: Bu iki tecrübenin yöntemleri farklı olsa da ortak bir mesele etrafında buluştular. Silahın bırakılması ile silahlı örgütün siyasi/sivil biçim altında devam etmesi aynı şey sayılmadı.
Türkiye'deki teklif ise bu noktada sessizdir.
Örgüt başına biçilen konum bu sessizlikle birleşince manzara daha da ciddileşmektedir. Teklifin 7'nci maddesinin ikinci fıkrası da Kurula ‘sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere’ görevlendirme yetkisi tanıyarak örgütle muhataplık için hukuki bir zemin oluşturuyor. Öcalan'ın, fiilî sonucu hâlen belirsiz olan fesihten sonra da eski örgüt mensuplarını yönlendirmesine imkân tanınmasının örgütsel devamlılığı koruyacağı ve bunun doğurabileceği sonuçlar hesaba katılmalıdır.
Bu ihtimaller sadece soyut, teorik kaygılardan ibaret değildir. Acı tecrübelere dayanmaktadır.
2013-2015 döneminde “demokratik toplum”, “demokratik konfederalizm”, halk meclisleri, komisyonlar ve benzeri kavramlar altında oluşturulan yapıların daha sonra paralel mahkemelerden “asayiş” yapılanmalarına, oradan hendek ve “özyönetim” teşebbüslerine uzanan örgütsel zeminin unsurlarına nasıl dönüştüğünü gördük.
Aynı hatayı tekrarlamamak için yalnız silahların teslimini değil, fiilî örgütsel tasfiyeyi de güvence altına almak gerekir.
Terör örgütünün kadrosu, liderlik ilişkileri ve toplumu örgütleme kapasitesi korunurken örgütün silahlı mücadeleden legal mücadeleye terfi ettirilmesi demokratikleşme sayılmamalıdır.
Bu notta odaklandığımız üç husus özellikle önemlidir: Yasaya muhatap örgüt mensuplarından pişmanlık/geçmiş terör faaliyetleriyle açık bir kopuş beklenmemesi; örgüt başının siyasi kılavuz hâline getirilişi; silah bırakma iddiasının örgüt tarafından ‘mücadelede yeni bir safhaya geçiş’ şeklinde sunulmasına ve bunun silahsız örgütsel devamlılığa dönüşmesine karşı hukuki güvenceler oluşturulmaması. Bu üçü bir arada Türkiye açısından çözücü dinamikleri besleyecektir.
Böyle bir tablo, terör örgütünün tasfiyesinden ziyade, kırk yılı aşkın bir zamana yayılan terör eylemleriyle biriktirdiği örgütsel ve siyasi sermayenin legal alana aktarılarak ödüllendirilmesi anlamına gelecektir.
1) PKK’nın kurucularından Mustafa Karasu’nun bacısı Çanakkale’de DEM Parti’nin il eş başkanıymış.
2) Karasu’nun anasıyla, bacısı Çanakkale’de yaşıyorlarmış.
3) Karasu’nun anası 94 yaşına gelene kadar sakince ve huzurlu bir yaşam sürebilmiş.
4) Hastalanınca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hastanesinde tedavi görebilmiş.
5) Bu ülkede bir cemevinde cenaze töreni yapılmış.
6) Cenazesine katılan insanlar olmuş ve defnedilmiş.
Daha da normalleşme falan diyorlar.
‘Büyük, daha büyük kahramanlarımız da vardı. Enver vardı mesela, Enver Paşa’ dedi. Gözlerindeki o garip ifadeyi hala hatırlıyorum, öfke miydi, keder mi? “Enver’i büyüyünce tanıyacaksınız” dedi. “Şimdi anlatsam anlamazsınız, onu büyüyünce anlayacaksınız
Ahmet Özcan-Açık Mektuplar
Muhsin Yazıcıoğlu Davası
Merhum Şehit Başkanımız Muhsin Yazıcıoğlu davasında birkaç hususu ifade etmek gerekiyor.
Birincisi Muhsin Yazıcıoğlu'nun arkadaşları ve mirasını hoyratça kullananlar gereğini yapamadı. Davanın doğru ve net bir şekilde sonuçlanması için ne adalet nöbeti ne adalet yürüyüşü yapıldı. Kemal Dilbirliği ağabey hariç.
Bursa'dan Maraş' a kadar yürüdü Kemal Abi. Ankara'da BBP Genel Başkanı bile karşılamadı.
İkincisi top yekün ülkücü camia parmağını kımıldatmadı. Başka partilerin komisyon önerisi MHP oylarının da olduğu cephe ile reddedildi.
Avukatları Kemal Yavuz ve Selami Ekici ve diğer gönüllü avukatların gayreti de takdire şayan.
Bir diğer husus Muhsin Yazıcıoğlu davası suikast diyen hakim savcı tenzili rütbe ile cezalandırılırken kaza diyenler terfi etti.
Şimdi açılan dosya ile gözaltına alınan şahıslar için Başkanın avukatlarının bir açıklama yapması gerekiyor. Bu şahıslar dosyada adı geçen şahıslar mıydı değil miydi? Eğer dosyada daha öncede adı geçen şahıslar iseler geçmişte neden şimdiki tutum yoktu?
Muhsin Yazıcıoğlu bu suikast herhangi bir ülkücüye yapılsa bir şekilde bunun peşini bırakmaz, çözerdi. Son Alperen olarak milletin gönlünde yer edinerek dünya sürgününü tamamladı.
Allah dostuna sordum kaza diyor, diyenleri de mış gibi yapanları da
Muhsin Yazıcıoğlu'num emaneti partiden şahsi hesaplar yapanları da millet vicdanı biliyor.
İnşallah bu süreç suçluların bulunmasıyla neticelenir. Muhsin Yazıcıoğlu sadece bir parti lideri değil bir Alperen duruşun çağcıl yansıması idi.
Mekanı cennet olsun, Allah ahirette buluştursun !
Türkiye'nin dört yanında terör örgütü lideri için düzenlenmek istenen eş zamanlı mitingler, Türk milletinin hafızasına terörün zaferini meydan meydan ilan ettiği kara bir gün olarak not düşülecektir.
17. YY'da yazılmış Hanname adlı farklı bir Oğuzname eserinde Yafes'in Türkistan'da kurduğu Tohmaş adlı bir şehirden bahsedilir. Yafes'in iki oğlu; Maruh-ı Türk ve Tarıh. Tarıh, Babil'e; Türk Marut ise Tohmaş'a yerleşir. Tarıh'ın 3. kuşaktan oğlu Zülkarneyn (Hürmüz, Körmez Han).
Rahmi Koç’un anlattığı fıkrada "Kürt" kelimesinin geçmesine takılmamak gerek; zira fıkranın orjinalinde kastedilen Anadolu kadınıdır. Koç gibi sermaye figürlerinin ne millet düşmanlığı ne de aidiyet hissettikleri bir millet bilinci vardır.
Jean-Paul Sartre’ın Nazi Almanyası’ndaki Yahudi düşmanlığı için kurduğu şu ifadelerdeki Anti-Semitizm kavramını ırkçılık diye okursak ne kadar doğru olduğu anlaşılacaktır.
"Bana kalırsa, anti-semitizmin yoksul insanların züppeliği olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü zenginler bu tür duygulara kendilerini kaptırmaktan çok, onları çıkarlarının elverdiği yönde kullanmayı tercih ederler. Bunu iyi becerir onlar. Dolayısıyla anti-semitik zihniyet, doğal olarak, orta sınıf insanların arasında yaygınlık gösterir. Bunun böyle olmasının asıl sebebi de, pek tabii, bu insanların kendilerini daha ihtiyatlı tercihlere zorlayacak ne topraklarının, ne şatolarının ne de evlerinin olmayışıdır."
Rahmi Koç dediğimize de bakmayın oda bir sembol. Türkiye’deki ve dünyadaki sözde elitist burjuvazinin gözünde, kendi fildişi kulelerinin dışında kalan tüm insanlık; ucuz, aşağılanması gereken ve "evrimini tamamlayamamış" kitlelerden ibarettir. Onların kitabında ırk, dil veya din ayrımı yoktur; onlar için yalnızca iki millet vardır: Yoksullar ve Zenginler.
Bu sebeple, herhangi bir etnik unsurun bu fıkrayı üstüne alınmasına gerek yok. Ses yükseltmesi ve karşı çıkması gereken, tüm ezilen halklardır.
İşin en kötü tarafı ise bu aşağılanmanın kitlelerde rahatsızlık uyandırmaması. Halklar, kendilerini sömüren bu zihniyete yaranmaya, yavşamaya, onların önünde eğilmeye ve kölelik düzenine boyun eğmeye devam ediyor.
Frantz Fanon’un "Siyah Deri, Beyaz Maskeler" adlı eserinde David Diop’tan alıntıladığı şiir efendisine benzemeye çalışan kölenin halini çok güzel ifade ediyor;
"Sahte komplimanlarla
Dişleri parıldayan kardeşim benim,
Gözlükleri altın çerçeveli kardeşim,
Beyaz efendiler onunla konuştu diye
Gözleri mavileşen
Gözleri mavi ışınlar saçan kardeşim.
İpek yakalı smokinini giyinip,
Kibarların, hayırseverlerin,
Biti kanlı pezevenklerin
Girdiği salonlarda
Usturuplu kahkahalar atan,
Yılışık mı yılışık mimikler çıkaran,
Kurumundan yanına yaklaşılmayan kardeşim.
Zavallı kardeşim benim,
Nasıl acıyoruz sana, bilsen, nasıl acıyoruz
O uygar, umursamaz alnında
Cılız bir gölgeden başka bir şey değil
Doğduğun ülkenin güneşi
Ve orada büyükannenin kulübesi.
Utançtan yanaklarını kızartıyor insanın,
Suçluluk duygusunun ve aşağılanmanın
Yıllarca soldurduğu yanaklarını...
Ama, ağır bir yük gibi sırtından attığın zaman
Adamdan sayılma kaygısını
Ve boşalttığında kursağını
Boş ve parlak laflardan
Düşeceksin sen de o zaman
Acı ve zorlu yollarına Afrika'nın
Ve bu kırık dizeler ritm verecek
Senin de zorlu yürüyüşüne o gün.
Öyle yalnızım,
Öyle yalnızım ki Afrika'da!"
Aynı yazar, elitist burjuvazinin sermayesinin yoksulların kanı, gözyaşı ve emeği üzerine kurulduğunu da şöyle ifade ediyor;
"Beyaz adam babamı öldürdü
Çünkü onurlu adamdı babam,
Annemi kirletti Beyaz adam,
Annemi güzeldi çünkü.
Beyaz adam belini kırdı kardeşimin
Güpegündüz, yol ortasında
Çünkü güçlüydü kardeşim.
Ve sonunda bana döndü Beyaz adam,
Elleri kan içinde.
Önce nefretini tükürdü yüzüme
Sonra "Hey velet," diye buyurdu
Bir tanrı azametiyle,
"Hey velet, bir leğen getir bana,
Bir de havlu
Ve su dök ellerime.""
Vahşi kapitalizm ve onun elitist işbirlikçileri, topyekün insanlığı sömürmeye programlanmış katliam müessesesidir. Dün Afrika’yı, Güney Amerika’yı kurutanlar, bugün Ortadoğu’yu kana bulamakta, yarın ise tüm insanlığın geleceğine göz dikmektedir.
Küresel sömürü düzenini yerle yeksan edip yeniden cihana nizam verecek olan TÜRK’ün toprağında, sömürgeci burjuva zihniyeti asla kök salamayacaktır.
Çrümüş düzeni yıkacak, insanlığın hak ettiği onurlu ve adil hayatı yeniden yeryüzüne takdim edecek olan yine TÜRK'tür.
İnsanlığın ve mazlumların nihai kurtuluşu, TÜRK’ün Cihan Hâkimiyetinde.
Çok fazla yorum yapmak istemiyorum lakin sormadan edemeyeceğim:
“Gerekirse hayatı durduracağız, karara direneceğiz, bundan sonra olacaklardan ben sorumlu değilim.” noktasından “Kendisiyle telefonda görüştüm, en yakın zamanda kurultay yapmak istiyoruz.” noktasına 24 saatte gelinebiliyorsa konuştuğunuz, gündem ettiğiniz, önemsediğiniz meselelerin hiçbirinin bir önemi olmadığı yorumunu yapamaz mıyız?
Kılıçdaroğlu’nun, Bahçeli’nin, Özgür Özel’in veya bir diğerinin Erdoğan’ın ajandasına hizmet eden “İçimizdeki İrlandalı” olduğu iddiasından vazgeçip, bütün bu isimlerin Türk milletinin sıkıntısını, üzüntüsünü, zorluklarını ve dahi hiçbir şeyini önemsemeyen, seçimler arasındaki 5 yılı 85 milyonu oyalayarak geçirmekten başka bir gayesi olmayan birkaç bin kişiden ibaret “siyasetçiler sınıfının” bir parçası olduğunu kabul etsek bütün manzaralar öyle netleşecek ki.
Siyasetçiler bir çıkar grubu, vatandaşlar diğeri. Ağızlarında sihirli kelimeler, sözde uğruna savaşılacak ilkeler, bize işaret ettikleri yalandan idealler, hikayeden mücadeleler… Bir bakmışız, 5 sene geçmiş, önümüze sandık gelmiş. Kazanan yine kasa olmuş.
Afedersiniz en çapsızı 15 sene bizden itibar görmeden, kamu kaynaklarından faydalanmadan, Türk milletini sağmadan köşesine çekilmiyor. Bizler de bunlardan bir kısmını kendimizden bilip saf tutma telaşındayız. İdeal bir düzende adam yerine konmayacak tipler, koca koca siyasi partileri yönetiyorlar. Bu kazanmak değil de ne?
Tesirli hikâye, öznesi olduğunuz hayattan doğar. Hayatınıza özenenlere/özeneceklere dokunur.
Kendi hayatınız yoksa, hikâyeniz de ödünçtür.
Söylediğiniz söz, özgün tecrübenizle demlenmemiştir. En güzelinin etkisi bile dudakta kalır.
Gönle Yunus’tan ve Türkülerden çok dokunan sözümüzün olamayışı bu yüzden değil mi?
Türkler, sözlerinin yolunu hayatlarında bulacaklar…
Her 25 Mart'ta Anadolu yaylası hâlâ üşüyor...
Ve kaderdaşlarıyla birlikte anlaşılmayı bekliyor.
Neyi özlüyorlardı?
#MuhsinYazıcıoğlu'nun Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'e mektubundan (Mart 1978):
"Taşıdığı fikirler ne olursa olsun, kullanılmak istenen gençlerin hepsi bu vatanın çocuklarıdır. Birbirini öldürmesi için zorlanan gençlik, büyük ve şanlı tarihimizin günümüzdeki nesilleridir..."
"Anarşinin sona ermesi ve kardeş kavgasının durması için her şeyden önce karşılıklı fikir tartışmasının yapılmasına milletimizin büyük çoğunluğu gibi gençlerimizin de inanması zorunludur... ...Hangi fikri taşırsa taşısın, hangi teşkilatın mensubu olursa olsun herkesin fikirlerini silahla değil; uygarca tartışarak karşısındakilerine benimsetme yolunu seçmesi için... ...radyo ve televizyonda gençlerimizin masa başında ve kamuoyunun huzurunda tartışmalarına imkan verilmesini ve bunun sık sık tekrarlanarak gerçek anlamda iç barışın tesis edilmesi yolunda devletin meseleye sahip çıkmasını bir zaruret olarak görmekteyiz..."
Rahmetle...
@hakkioznur_uh 'un ömürlük şahitlikler ve muazzam detaylarla örülü "hafıza" çalışmasından...