- İsmail ne demek?
- İbranicesi Şimael. Şimael... Şin...
- Arapça'da o şin, sin olmuş.
- Şimdi sin, İsmail'deki sin...
- İsmail adının etimonu, kökeni, Semi.
- Semi işitmek demek Arapça'da.
- Sema yapmak, dönmek falan değil.
- Hakk'ı işitip coşa gelip dönmek.
- Ha, işitmek esas. Semi.
- Peki.
- Şimdi burada İsmail gitti.
- Bu kez Hakk değil, Hakk çünkü şehirde adalet olarak, bir Allah'ın bir ismi olarak, el-Adl ismi Hakk ile realize olur anlamındaydı.
- Ama burada İsmail Hakk'ı bulmadı.
- Allah'ı buldu. Ama Allah'ı buldu...
- Hayır, Allah onu buldu.
- Yani İsmail isminde 'Semiallahü limen hamideh' dediğimiz şey vardır ya...
- Semiallahü limen hamideh.
- Bizi işiten Allah'a hamdolsun.
- Allah onu işitti.
- O Allah'ı işitmedi.
- Kimse Allah'ı işitemez.
- Allah o kişiyi işittiğini ona vahyeder.
Metin Bobaroğlu
https://t.co/wpm07z6sdx
Vahiy, kelime anlamıyla gizli ve süratli bildirim demektir. Dinî terim olarak ise Allah’ın peygamberine bildirdiği emir, bilgi ve hükümleri ifade eder. Ancak Kur’an’da kelimenin kullanımı peygamberlerle sınırlı değildir.
1. Kur’an’da vahyin farklı kullanım düzeyleri
Muhatap:Örnek:Bildirimin anlamı:
•Tabiat ve canlılar:Arı: Nahl 16/68; gökler: Fussılet 41/12Yaratılışa uygun yönlendirme ve ilâhî düzen
•Peygamber olmayan insanlar:Hz. Mûsâ’nın annesi: Kasas 28/7İlham, yönlendirme ve güven verme
•Melekler:Enfâl 8/12İlâhî emrin bildirilmesi
•Peygamberler:Nisâ 4/163Peygamberlik göreviyle ilgili ilâhî bildirim
Bu kullanımların hepsine aynı anlamda “peygamberlik vahyi” denmez. Arıya vahyedilmesi onun peygamber olması anlamına gelmediği gibi, Mûsâ’nın annesine vahyedilmesi de çoğunluk yorumunda peygamberlik değil, ilhamdır. Kelimenin geniş anlamı ile nübüvvete mahsus anlamını ayırmak esastır.
2. Vahyin üç temel geliş yolu
Şûrâ 42/51, Allah’ın insanla konuşmasını üç yolla açıklar: vahiy yoluyla, perde arkasından ve bir elçi göndererek. Buradaki konuşma, iki insanın konuşması gibi düşünülmemelidir.
-Kalbe doğrudan bildirim: Görünür bir elçi olmadan mânanın muhataba bildirilmesidir. “Kalbe ilkā”, yani kalbe bırakma tabiriyle açıklanır.
-Perde arkasından hitap: Muhatap ilâhî hitabı alır; fakat Allah’ı görmesi söz konusu değildir. Hz. Mûsâ’nın hitaba mazhar oluşu bunun başlıca örneğidir.
-Melek aracılığıyla bildirim: İlâhî mesajın bir melek tarafından peygambere ulaştırılmasıdır. Kur’an’ın Hz. Muhammed’e Cebrâil aracılığıyla indirilmesi bu kapsamdadır.
Bunlar, insanın çalışarak sırayla yükseldiği üç basamak değil, ilâhî bildirimin farklı yollarıdır.
3. Hz. Peygamber’in hayatında görülen geliş şekilleri:
Bu üçlü çerçeve, hadislerde daha somut biçimleriyle anlatılır:
Sadık rüya: Hz. Âişe’nin rivayetine göre vahyin başlangıcında Hz. Peygamber, gördüğü gibi gerçekleşen doğru rüyalar görmüştür. Burada rüya, peygamberlik hayatının başlangıcındaki bir bildirim şeklidir; her insanın rüyası aynı hükmü taşımaz.
Çan sesine benzer bir geliş: Hz. Peygamber, vahyin bazen çan sesini andıran bir biçimde geldiğini ve bunun kendisine en ağır gelen şekil olduğunu anlatır. Bu hâl sona erdiğinde bildirilen şeyi kavramış olurdu. “Çan” ifadesi, tecrübenin nasıl hissedildiğini anlatan bir benzetmedir.
Meleğin insan sûretinde gelmesi: Aynı rivayette meleğin bazen insan şeklinde görünerek konuştuğu, Hz. Peygamber’in de söylediklerini anladığı belirtilir.
Cebrâil’in aslî sûretinde görünmesi: Klasik tasniflerde, meleğin kendi sûretinde görünerek bildirimde bulunması da ayrıca zikredilir.
Dolayısıyla bazı kaynakların altı veya yedi şekil sayması, Kur’an’daki üç yola rakip bir tasnif değildir; onların ayrıntılandırılmasıdır.
4. Tasavvuftaki ilham ve keşifle ilişkisi
Tasavvuf açısından meseleyi anlamak için şu kavramları birbirinden ayırabiliriz:
-Vahiy: Peygambere gelen ilâhî bildirim.
-İlham: Kalpte bir mânanın belirmesi.
-Keşif: Önceden örtülü olan bir mânanın açılması.
-Rüya: Bildirimin veya iç yaşantının uyku sırasında sûretler içinde görünmesi.
Bu kavramlar aynı türden değildir: İlham bildirimin gelişini, keşif idrakin açılmasını, rüya ise tecrübenin gerçekleştiği hâli anlatır. Bu nedenle “rüya → ilham → keşif → vahiy” şeklinde zorunlu bir yükseliş sırası kurmak yanıltıcıdır.
Bir insanın güçlü bir ilham veya keşif yaşaması, onu peygamber kılmaz; yaşadığı tecrübeyi herkes için bağlayıcı bir dinî hükme de dönüştürmez. İslâm âlimlerinin çoğunluğu, peygamber olmayanlara yönelik bu tür bildirimleri ilham kapsamında değerlendirir.
İbnü’l-Arabî, Fütûhâtü’l-Mekkiyye’nin beşinci bölümünde besmele ve Fâtiha’nın sırlarını ele alırken Kur’an ile âlem arasında bir karşılıklılık kurar. Âlem, ilâhî hakikatlerin okunabildiği “büyük mushaf” olarak değerlendirilir. Bu çerçevede Fâtiha kitabın açılışı, besmele ise Fâtiha’nın açılışıdır. Açılış böylece kitabın başlangıcının yanında, varlığın ve anlamın ortaya çıkışını da düşündürür.
İnsan açısından bu anlayışın belirgin karşılığı namazdaki münâcâttır: kulun Rabbiyle konuşmasıdır. İbnü’l-Arabî, Fâtiha’nın okunmasını yalnızca sözlerin telaffuzu olarak ele almaz; okuyanın, âyetlerin anlamını kalbinde hazır bulundurmasına önem verir. Bu okuma, ilâhî huzurun farkına varmayı içerir. Yakınlık yaşanırken ibadet eden kul ile ibadet edilen Rab arasındaki ayrım korunur.
Sûrenin hitap biçimi bu yorumu anlamamıza yardımcı olur:
-“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” ifadesinde Allah’tan söz edilir.
-“Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” ifadesinde doğrudan Allah’a hitap edilir.
-“Bizi dosdoğru yola ilet” ifadesinde bu yöneliş, hidayet talebine dönüşür.
Bu geçişi, Allah hakkında bilmenin Allah’a yönelmeye açılması şeklinde açıklayabiliriz. Bu ifade, İbnü’l-Arabî’den birebir alıntı değildir; onun münâcât ve huzur anlayışını açıklayan bir yorumdur.
“Neyi açıyor?” meselesi böylece iki düzeyde anlaşılır: Dilsel olarak kitabın girişini; İbnü’l-Arabî’nin yorumunda ise kulun ilâhî hitabın anlamına ve Rabbi karşısındaki kulluğuna uyanmasının kapısını açar.
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru ekmektir
Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere gelmektir
Dört kitabın mânâsı
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır
Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Mânâsı ne demektir
Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
Yunus Emre
Devlet kelimesi 'devele'den geliyor. Tedavül etmek, sürekli dönüşmek, akmak, bir hareket içerisinde olmak, elden ele gitmek. Dolayısıyla aslında dil bize şunu söylüyor; Nasıl insan özünde, ruh dünyasında dinamikse, sabit değilse, bir yerde durmuyorsa, akmaya devam ediyorsa, toplum da akmaya devam ediyor. Toplumu oluşturan bireyler ve onlardan ortaya çıkan kolektif kimlik de sürekli bir devinim içinde. Devlet de bu devinime, bu hareketliliğe cevap vermesi gereken bir mekanizma.
Allah–insan ilişkisinde Allah yüce, aşkın ve hiçbir şeye indirgenemez olandır. Bununla birlikte Kur’an, O’nun insana şah damarından daha yakın olduğunu da bildirir (Kāf 50/16). İbnü’l-Arabî’nin vurgusu, bu iki yönün birbirini dışlamadığıdır.
İbnü’l-Arabî çizgisinde Allah’ın yakınlığını hissetmek, insan ile Allah’ı özdeş saymak anlamına gelmez. Allah’ın aşkınlığını kabul etmek de kul ile Rabbi arasına aşılamaz bir uzaklık koymayı gerektirmez. Sûfî tecrübe, aşkın olan Allah’ın kula yakınlığını ibadette canlı tutar.
İbadetin iç boyutu: ihsan
İbnü’l-Arabî bu yakınlığı ihsan mertebesiyle ilişkilendirir: ibadet, yalnızca yerine getirilen bir davranış olarak kalmaz; kulun Allah’ın huzurunda bulunduğu bilinciyle derinleşir. İhsan: “O’nu görüyormuşçasına” ifadesi bu bilinci anlatır.
İbnü’l-Arabî’nin ibadet anlayışı: İslâm–İman–İhsan, birbirinden bağımsız üç şey değil; aynı kulluğun beden →nefs/kalp→ruh istikametinde derinleşen üç vechesidir.
“İslâm cisme, iman nefse, ihsan ruha ilişkindir” ifadesini bu çerçevede okumak gerekir.
Cibril hadisinin kuruluşu:
Cibril hadisinde Cebrâil insan suretinde Hz. Peygamber’e gelir ve sırasıyla “İslâm nedir?”, “İman nedir?”, “İhsan nedir?” diye sorar. Hz. Peygamber
•İslâm’ı şehadet, namaz, zekât, oruç ve hac gibi zahirî amellerle;
•imanı Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere imanla açıklar.
•İhsanı ise meşhur ifadeyle:
“Allah’a, O’nu görüyormuşçasına kulluk etmendir; sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.”
şeklinde tarif eder.
Hadisin sonunda Hz. Peygamber, “Bu Cebrâil’di; size dininizi öğretmeye geldi” der. Buradaki çok önemli nokta şudur: “Size üç ayrı şey öğretti” denilmiyor; “dininizi öğretti.” Dolayısıyla İslâm, iman ve ihsan dinin üç bütünleyici boyutudur.
İbnü’l-Arabî’nin tasnifini şöyle okuyabiliriz:
Mertebe: İnsandaki karşılığı-Temel hareket-Kulluk biçimi:
•İslâm:Cisim/beden-İtaat-“Yaparım.”
•İman:Nefs/kalp-Tasdik-“Hak olduğunu kabul ederim.”
•İhsan:Ruh-Müşâhede/murakabe-“Hakk’ın huzurunda yaparım.”
Fakat bunları üç ayrı bölme gibi değil, birbirinin içine açılan üç halka gibi düşünmek daha doğrudur.
1. İslâm: bedenin Hakk’a teslim olması:
İslâm’ın başlangıç noktası zahirî itaattir. Beden Allah’ın emrine girer.
Mesela namazda beden kıbleye döner, ayakta durur, rükû eder, secde eder. Oruçta beden yemekten ve içmekten çekilir. Hacda beden ihrama girer, tavaf eder, Arafat’ta vakfeye durur. Zekâtta insan sahip olduğu mal üzerinde tasarrufta bulunur.
“Zahirî anlamda itaatten ibaret olan İslâm cisme…”
Buradaki “cisim” küçümseyici değildir. Tasavvuf, “şekil önemsizdir” demez. Tam tersine mana, surette görünür.
Fakat problem, suretin kendisini nihai amaç haline getirmektir.
Namaz kılmak İslâm’dır; fakat namazın hakikatinin insanda gerçekleşmesi için bedenin yaptığı secdenin kalbe ve ruha intikal etmesi gerekir.
Beden secde ederken “ben” hâlâ ayaktaysa, secdenin zahiri vardır ama bâtınî tahakkuku henüz tamamlanmamıştır.
2. İman: bedenin yaptığı şeyin kalpte tasdik edilmesi:
İkinci mertebede mesele yalnızca “Ne yapıyorum?” değildir.
Soru artık:
“Yaptığım şeyin hakikatini ne ölçüde tasdik ediyorum?”
haline gelir.
İman burada yalnız zihinsel olarak “Allah vardır” demek değildir. Tasdik, hakikatin insanın iç dünyasında yerleşmesidir.
Dolayısıyla namaz örneğini sürdürürsek:
İslâm mertebesinde:
“Allah emrettiği için namaz kılıyorum.”
İman mertebesinde:
“Kendisine yöneldiğim Hakk’ın huzurunda bulunduğumu tasdik ediyorum.”
Böylece hareket bedenden nefse/kalbe geçmektedir.
Secdenin anlamı da değişir.
Bedenin alnının yere değmesi artık yalnız fiziksel hareket değildir; kul kendi bağımsızlık iddiasının Hakk’ın önünde hiçbir mutlaklığı olmadığını idrak etmeye başlar.
Bu nedenle:
İslâm teslimiyetin fiili, iman teslimiyetin tasdikidir.
3. İhsan: tasdik edilen hakikatin müşâhede şuuruna dönüşmesi:
Üçüncü mertebe İbnü’l-Arabî açısından özellikle önemlidir.
Çünkü tasavvufun asıl çalışma alanı büyük ölçüde burasıdır.
İhsanın tanımında iki derece vardır:
“O’nu görüyormuşçasına…”
ve
“Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.”
İkinci ifade murakabeyi, birincisi ise daha yüksek anlamıyla müşâhedeyi çağrıştırır.
İnsan başlangıçta:
“Allah beni görüyor.”
şuuruyla kulluk eder.
Burada hâlâ güçlü bir “ben–O” ilişkisi vardır:
Ben buradayım → O beni görüyor.
Fakat “O’nu görüyormuşçasına” mertebesinde kulluk, yalnız emir karşısında yapılan davranış olmaktan çıkar; ilâhî huzurun farkındalığı içinde gerçekleşen fiile dönüşür.
İbnü’l-Arabî’nin bâtınî ibadet yorumlarının asıl ağırlık merkezi buradadır.
Aynı namaz üç mertebede nasıl değişir?
Bunu tek örnek üzerinde çok açık görebiliriz.
İslâm:Beden kıbleye döner.
İman:Kalp Allah’a yöneldiğini tasdik eder.
İhsan:Kul kendisini Hakk’ın huzurunda bulur.
Dolayısıyla:
Kıble → yöneliş → huzur
şeklinde+
Kur’an’ın kendisini kuşkudan arınmış, güvenilir ve kesin bilgi taşıyan vahiy olarak tanımlamasının en doğrudan ifadesi Bakara 2/2’dedir:
“İşte bu Kitap; onda hiçbir rayb yoktur.”
(Bakara 2/2)
Buradaki anahtar kelime “rayb)”dır. Türkçede genellikle “şüphe” diye çevrilse de, sıradan bir zihinsel soru veya araştırıcı kuşkudan daha güçlüdür. Rayb, insanı huzursuz eden, güvenini sarsan, hakikat karşısında tereddütte bırakan kuşku anlam alanına sahiptir. Dolayısıyla “lâ raybe fîh”, yalnızca “bu kitapta şüphe yoktur” değil; “hakikat ve ilahî kaynak oluşu bakımından kendisinde kuşkuya mahal verecek bir eğrilik/güvensizlik yoktur” iddiasıdır.
Kur’an bunu birkaç farklı kavramla tamamlar:
-Lâ raybe fîh —Kuşkuya mahal yoktur. (Bakara 2/2)
-el-Hakk —“Rabbinden gelen hakikattir.” (Bakara 2/147; Kehf 18/29)
-Yakîn —Kur’an insanı zan seviyesinden kesinlik seviyesine çağırır; hatta “hakku’l-yakîn” ifadesini kullanır. (Hâkka 69/51)
-Lâ ivece lehû —Allah Kitap’ta “hiçbir eğrilik” kılmamıştır. (Kehf 18/1)
-Kitâbun hakîm —Âyetleri sağlamlaştırılmış/hikmetli bir kitaptır. (Yûnus 10/1; Hûd 11/1)
Burada önemli bir incelik var: Kur’an “insan hiç kuşku duyamaz” demiyor. Nitekim Kur’an’ın muhataplarının kuşkularını, itirazlarını ve inkârlarını kendisi anlatır. “Lâ raybe fîh” ifadesi, öncelikle insanın psikolojik durumunu değil, Kitab’ın hakikat statüsünü bildirir.
Yani:
İnsanda rayb bulunabilir; fakat Kur’an kendi kaynağı ve hakikati bakımından “raybsız” olduğunu söyler.
Daha da çarpıcı olanı, Bakara sûresinin hemen ardından bunun bir epistemolojik ayrım hâline gelmesidir:
“Lâ raybe fîh” → Kitabın niteliği
“Hüden li’l-müttakîn” → Bu hakikate açık olan insandaki sonucu.
Bu nedenle Kur’anî perspektifte kuşkudan kurtulmak, düşünmeyi bırakmak değildir. Aksine Kur’an sürekli tefekkür, tedebbür, taakkul ister. Burada aşılması gereken şey soru soran akıl değil; hakikat ortaya çıktığı hâlde insanı kararsızlıkta tutan “rayb”dır.
Hace Bektaş Veli:
“Eline, diline, beline sahip ol” ilkesi.
Bu üçlü ise insanın üç temel kuvvetinin terbiyesidir:
İlke: Zâhir anlamı—Bâtın anlamı
•Eline sahip ol: Haksızlık yapma, harama uzanma-Fiillerini terbiye et.
•Diline sahip ol: Yalan, iftira, gıybet etme-Sözü ve düşünceyi terbiye et.
•Beline sahip ol: Cinsel ahlâk ve sadakat -Arzu ve şehvet kuvvetini terbiye et.
Bunu daha soyutlaştırırsak:
El → fiil�Dil → söz�Bel → arzu
Demek ki insanın eylemi, sözü ve arzusu terbiye edilmeden irfan tamamlanmıyor.