Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
Gezi'nin böyle bir ruhu falan yoktu. Evet Kürtçülere yeteri kadar keskin bir mesafe konulamadı ve sol örgütlerin Kürtçülere yakınlığı bugüne kıyasla çok daha fazlaydı. Yine de Gezi'yi esasen yaratan örgütsüz sıradan halkın Kürtçülere tepkisi yüksekti. Nitekim halktaki o patlamanın en büyük sebeplerinden biri o günlerde yürütülen açılım süreciydi zaten.
Bu fotoğraf da eğer bir operasyon ürünü değilse belli ki yurtdışında safın biri Kürtçüler ve onlara yakın sol grupların bir eylemine sırf Gezi eylemi diyerek Atatürklü bayrakla katılmış, belki inadına belki aptallığına geçip en öne poz vermiş. Devlet bunun gibi üç beş fotoğrafla milleti koyun gibi güttü maalesef.
Meydanı aldığımız ilk gün Tarlabaşı tarafından bir grup Apocu genç gelip iş makinalarını yakmaya çalışmıştı, onları meydanın dışına, polis barikatının ardına atan grubun içindeydim. Kuş uçurtmayan polis sırf o grup tekrar meydana girebilsin diye sürekli barikatı açıp bunlara yol veriyordu. Kaç kere kovulurlarsa kovulsunlar hep geri geldiler. Öcalan "meydanı ergenekonculara bırakmayın" dedikten sonra örgütlü olarak geldilar ama halkın tepkisi o kadar çoktu ki bakıldı olacak gibi değil, parkı bilen bilir bunlar parkın ön sol köşesinde ufacık bir köşeye sıkıştırıldı, etrafını da kuyrukçusu sol örgütler sardı ki kitle tekrar bunları kovmasın. Demirtaş'ın Gezi'de darbe görmesine rağmen Öcalan'ın talimatıyla provokasyon için gönderilen küçük bir gruptu ama sırf manipülasyon için basın hep bunların fotoğraflarını seçip paylaştı. 15 Haziran'da polis parkı geri aldığında da parktaki tüm Türk bayraklarını ve Atatürk posterlerini topladı, sadece bunların flama ve posterlerine dokunmadı, basını öyle içeri aldı. Aynı gün normalde koduğunu uçuran tomaların bunların kuyrukçularıyla nasıl güzel güzel su savaşı oynadığını izledik, o güne kadar Gezi'yi haber bile yapmayan kanallar o anları canlı yayına geçip yayınladı. Gezi'de Kürtçüler sırf varlıklarıyla dahi devlete hizmet ettiler. Zira o dönem Kürtçüler zaten AKP ile el ele açılım yürütüyorlardı, BDP iktidarın gayriresmi ortağı gibi birşeydi.
Bir de o günlerde ülkede hakim olan atmosfer bambaşkaydı, bugünkü tavır ve tepkileri gösterebilmek imkansızdı. Ama o atmosferin değişimi de Gezi'de başladı. Kürt hareketinin iki yüzlülüğü orada ifşa oldu, Kürtçülerin dokunulmaz kılındığı, en ufak eleştiri getirenlerin bile "ırkçı, statükocu, kandan beslenen" ilan edildiği günlerde yetersiz de olsa ilk kitlesel tepkiler orada geldi. Nitekim Öcalan dahi geçenlerde Gezi yüzünden 10 yıl kaybettik dedi.
Nitekim operasyon veya aptallık ürünü olan şu fotoğraflar Gezi'yi genelleyemez. Gezi'yi yaratan halk yığını genel itibariyle Cumhuriyetçi, Atatürkçü, vatansever insanlardı ve açılım sürecine karşı öfke doluydular. Ne zaman ki Gezi bu gibi algı operasyonlarıyla kirletildi, o kitle sokaktan çekildi ve Gezi son buldu.
Şu doğru, ben de bu cümleyi kuracak kadar zavallı olsam utanırdım.
Rize’nin köyünde başlayan bir hayat, oradan Keçiören’e gitme, Galatasaray’a yolculuk. İyi oyun, kötü oyun, futbol zekası ve kalite ayrı ama benim hatırladığım tarihte, fiziksel olarak kendisini bu kadar fit tutan, hatta ekstra idmanları internette paylaşılan canavar gibi bir profesyonel Türk futbolcu yok.
Hayatın tüm engellerini ultra profesyonellikle aşıp, Rize’nin köyünden çıkıp dünya tarihinde iz bırakmış Mertens ile abi kardeş olmuş, kendi isteyerek yabancı dil öğrenmiş ve halen her gün kendini geliştirmeye çalışan bir topçu Barış.
Müslüman çocuklar bu profesyonellik ve hırsın, yaptıklarının hiçbirini dikkate almayıp, sadece şampiyonluk kutlamasında içtiği biraya dikkat edecekse sorun çocuklarda veya onları yetiştirenlerde olabilir.
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
✍️Ben sadece iyi gazetecilik yapmaya çalıştım, tertemiz kalmak istedim. Benim derdim para değil, gazetecilik yapmaktı. Ne yapayım ben 5 bin TL'lik gömlek giyip? Gider 700-800 TL'lik gömlek alır giyerim, o da gömlek neticede
https://t.co/seSj3iqd08
İsmail Arı cezaevinden yazdı
Üzerinden 30 yıl geçti, 28 Şubat’ı Yalçın Küçük kadar iyi analiz eden biri hâlâ yok. Kendine has, telaşlı bir konuşma şekli olduğu için bazıları önyargı besledi, o perdenin arkasında da anlattığı çoğu doğru gözden kaçtı. Vatandaşa ana akım medyada Atatürkçülük nutukları atılmasının aksine, aslında şu kısacık videoda da bahsettiği üzere 3 ana kolonu vardı 28 Şubat’ın. Bunlardan birincisi ‘Havuz Sistemi’ adı verilen ekonomi modeli, ikincisi yurt dışında çok ucuz fiyata satılan 2. el otomobillerin ithali ve üçüncüsü(belki de en önemlisi) Ortadoğu’daki İsrail karşıtı blokla (sloganik değil)fiili iş birliği.
‘Havuz Sistemi’nin Erbakan’ın o dönemki ekonomi danışmanı şu şekilde izah etmişti birkaç yıl önce;
“Devlet her yıl Ocak ayında bütçe hazırlıyor ve ülke sathındaki tüm kurumlara bütçeden aldıkları payı peşin(ya da 2-3 taksitte) gönderiyordu. Ocak ayının sonu gediğinde hazinede neredeyse para kalmıyor ve ihtiyaç halinde devlet bu parayı özel bankalardan gecelik astronomik faizle(oranı hatırlamıyorum) kredi kullanarak buluyordu. Havuz Sistemi denilen modelle Köy Hizmetleri’nin, DSİ’nin ya da bakanlıkların kasasında aylarca atıl olarak yatan para bir fon altında toplandı Erbakan döneminde ve ihtiyaçlar bu fonla karşılandı, özel bankalardan kredi kullanılmadığı için de faiz giderinden çok büyük tasarruf sağlandı. Cumhuriyet tarihinde en yüksek birkaç memur zammından biri o yıl yapıldı ve kaynak olarak özel bankalara ödenmediği için tasarruf edilen faiz gideri gösterildi. Aynı programın devamı ile ertesi yıl daha büyük tasarruf sağlanacağı ve bu paranın altyapı yatırımlarında kullanılacağı ilan edildi ancak ne yazık ki buna fırsat olmadı.”
Doğal olarak bu model faiz gelirleri bıçak gibi kesilen bankalarda çok sert tepkiye sebep oldu, 28 Şubat ateşini en çok harlayan medya kuruluşlarına bakarsanız patronlarının aynı zamanda banka sahipleri olduğunu görürsünüz ve bunun bir tesadüf olduğunu düşünmek fazlaca saf olmayı gerektirir.
Sadece bundan ibaret de değil tabi ki, Türkiye’de ‘montajı’ yapılan ve vatandaşlara ithal otomobil fiyatına satılan teneke araçların sömürü çarkına da çomak sokulmak istendi o dönem. Yalçın Küçük’ün videoda bahsettiği “Almanya’dan ithal 2. el araçlar” onlardı işte, bugün hâlâ sosyal medyada paylaşılan, Avrupa’daki ‘bedavadan biraz pahalı’ satılan 2. otomobillerin Türkiye’ye ithali özel bankalardan sonra bir başka hortumu kesecekti o dönem. Nitekim 28 Şubat’ın ateşini harlayan medya patronları aynı zamanda Türkiye’deki otomobil montajı yapan ve bunları vatandaşa hak ettiğinin çok üzerinde fiyatla satan kartelin başındaki kişilerdi, dertleri de aslında ne laiklik, ne Atatürkçülük; sadece kesilmek üzere olan hortumlarıydı.
Üçüncü ana sebep olan, Erbakan’ın Ortadoğu’daki İsrail karşıtı blokla iş birliği politikasını 28 Şubat’ın 29. yıl dönümünde İran-ABD savaşı başlayınca çok daha iyi anlamıştır eminim herkes. Erbakan’ın kendisi Sünni İslamcı kanatta olmasına rağmen o bloka can vermek için Şii İran ve Kaddafi’nin laik Libya’sıyla iş birliğine girişmesi, İsrail’e karşı kurulmak istenen direnişin başarıya ulaşması için hiçbir şerh düşmediğinin göstergesiydi. Bu yüzden de 28 Şubat’ı tetikleyen belki en önemli olay Sincan’da İran büyükelçisinin katılımıyla düzenlenen Kudüs Gecesi’nde atılan slogan ve tekbirler oldu, sahnede Kudüs’ün kurtuluşunun canlandırıldığı sırada tekbir getirmeyi bir terör unsuru olarak yayınlayan medya bu görüntüleri “Atatürk’ün Türkiye’si nereye gidiyor!” diyerek servis ederken çoğu kişi anlamadı ne yazık ki altta yatan asıl saikin ne olduğunu. 1/2
Gazze’ye insani yardım götüren Sumud Filosu İsrail donanması tarafından ablukaya alındı, telsizden tehditlerle ‘provokasyon yapıyorlar’ denilerek engelleniyor.
Soykırımcı Netanyahu ve destekçileri, kadın-çocuk demeden 65 bin Filistinliyi katletti; şimdi de yardımı dahi engelliyorlar.
#FreePalestine
Video @RimaHas
Türk Ordusu’nun üniformasını 28 yıl taşımış, sınır içinde ve dışında çok sayıda operasyona katılmış-çatışmalara girmiş, İncirlik’te görev yaptığında ABD’nin verdiği madalyayı Hulusi Akar’dan farklı olarak reddetmiş, Kosova’da görevdeyken kendisini sorgulamak isteyen 4 Alman askerine tek başına direnip izin vermemiş emekli Albay Orkun Özeller…
Çözüm sürecine tepki gösteren mesajlarının ardından tutuklandı.
“Taşları bağlamışlar” lafı işte bugünler için söylenmiştir!
Mhp hukuk ve seçim işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı Fethi Yıldız @YildizFeti, hafta sonu 9 Işık felsefesini unutan sizin cenahtan sayısız tehdit aldım.
Hatırlarsanız size; "yüz yüze konuşalım, şahsi ikballeriniz uğruna algılarını dönüştürdüğünüz, yanlış yönlendirdiğiniz gencecik vatan evlatlarını bu işe karıştırmayın" teklifinde bulunmuştum. Ama siz bu teklife hala cevap veremediniz, vereceğinizi de sanmıyorum.
Bulunduğunuz makamın konforunu her şeyin üstünde tuttuğunuz için sizin yüzünüzden şahsımı tehdit eden evlatlarımız mahkeme kapılarında sürünecekler. Tıpkı “Barış gelecek” masallarıyla geçmişte yaşadığımız çözülme/ihanet sürecinde olduğu gibi. Bir benzerini yaşadığımız şu günlerde siz siyasetçiler yine sıcak koltuklarınızdan ahkam keseceksiniz, vatan evlatları da sizin gibi siyasetçilerin yaptığı hataların bedelini ödemek zorunda kalacak. Yani size yine bir şey olmayacak!
Bu arada buraya @TurkgunGazetesi de etiketleyeyim ki Yüce Türk Milleti; Başbuğ Atatürk’e hakaret edilince sesini çıkarmayan, Bebek katiline "kurucu önder" denildiğinde umrumda olmayanların, ömrünü terörle mücadeleye adayan bir Türk subayına nasıl saldırdıklarını görsünler.
Bu arada şahsıma yapılan tehdit ve hakaretler karşısında duyarsız kalmayan Yüce Türk Milletine desteklerinden ötürü şükranlarımı sunuyorum.
Sayın Fethi Yıldız özetle; başlattığınız bu süreci 7-8 bin yıllık Türk Vatanı'nı felakete götürmeden durduracağımızı @USEmbTurkiye amerikalı dostlarınızla birlikte size de hatırlatmış olayım.
Ahmet Minguzzi aslında eli yüzü düzgün, kibar, güzel bir çocuk olduğu için katledildi. Sokakları az çok tanıyanlar bilir böyle çocuklara kimi hırtolar özel bir kin duyarlar. Bunları küçümserler, küçümseyip ezdiklerini düşündükleri seviyesizlikleri yaptıklarında kendi kişiliklerindeki noksanlıklar kapandı zannederler. Böyle çocukların bir istikbalden, hayattan kopartılması tamamen bu gibi alçak şerefsizler için bir "zafer"dir. Bu pisliklerin yaşamaya hakkı tam da bu nedenle yoktur. Cezaları bu dünyada kesilmelidir.
Alt sınırı 1 yıl 10 ay olan ve infaz edilir süresi bile olmayan bir ceza istemiyle yargılanan birinin 150 gün tutuklu kalması hukuk namına skandaldır, Ümit Özdağ’ın mağdur olduğu bu skandala karşı ses yükseltmek kimsenin solculuğuna, demokratlığına, ilericiliğine halel getirmez. Türkiye’de sağ ya da sol ideolojik kutuplaşma adil bir siyasi rekabet ortamı tekrar doğuncaya kadar geçerliliğini yitirmiştir, öncelik tüm siyasi görüşlerden muhalifleri keyfice tutuklayarak tasfiye gücünü kendinde bulan mevcut düzeninin demokratik sınırlara çekilmesi için mücadele etmektir. Bu günlerin en büyük müsebbibi mühürsüz oyların geçerli sayılıp at başı giden sonuçların evet lehine tescil edildiği 2017 referandumudur, o gün tek başına YSK’ya çıkan şu adam yerine parti binalarına saklanan ve bunca sene muhaliflerin enerjisini sönümlemekten başka hiçbir şey yapmayan liderlerin arkasında duran hepimiz bu neticeden sorumluyuz.
Sendikalardaki çürümenin ortaya dökülmesi de bir yandan iyi oluyor. İnsanların çoğu bu çürümeyi son birkaç günde gördü oysa gerçekten emek mücadelesi veren ve bugün de sendikaların haline rağmen grevdeki emekçileri destekleyen pek çok sosyalist bu çürümeyi yıllardır anlatıyor, dert yanıyordu. Sendikalardaki çürümenin emek mücadelesine, inandırıcılığına, halkın desteğine nasıl zarar verdiği ortada.
Cemil Tugay: “Eğer bu şekilde uzlaşmasızlıkla devam ederlerse, biz de yasal bütün haklarımızı kullanacağız. Ben asla, ne İzmir’i ne İzmir Büyükşehir Belediyesi’ni, herhangi bir haksızlığa, zulme, tehdide teslim etmem. Bunu herkes böyle bilsin”
2017’de yapılan anayasa referandumunda, iki buçuk milyon mühürsüz, dolayısıyla geçersiz oyu geçerli sayanlar ve bunu içine sindirenler, en önemlisi de muhalefet olup bu hukuksuzluğa sessiz kalanlar;bugün yaşadıklarımız sizlerin eseridir.
Bugün içinde bulunduğumuz bu kara günlerin fermanını hep beraber yazdınız.
Dünyada yapayalnız tek başıma kalsam da bir kelebek kolaylığıyla ölsem de, ipe çekilmeyip zindana atılsam da, ne sizin hukukunuza ne sizin adaletinize, ne sizin dürüstlüğünüze, ne de sizin sevginize inanmadım, yaşadığım sürece inanmayacağım.
Dolayısıyla bugün guguk kuşu gibi hukuktan bahsedenler, siz kimi kandırıyorsunuz?
#kuzeyinoğlu #volkankonak
Sevgili Emre Özcan’ın söyledikleri ne kadar doğru. Spor medyasında bu netlikte konuşabilen insan sayısı çok az. Spor kulüplerini çok doğru bir noktadan eleştirmiş.
Saraçhane'de ayakkabı kulesiyle sonuçlanan polis saldırısının görüntüleri ortaya çıktı
📹Foto muhabir: Kemal Aslan (@kemal_aslan)
https://t.co/DATp8HrJAx
Bundan yıllar önce Azerbaycan’da adli vaka sayısının çok düşük olması haber olmuş ve Türkiye’de insanlar bilgi sahibi olmadan çok güvenli olduğunu zannettikleri Azerbaycan’ı övmeye başlamıştı. İstanbul’da yaşayan bir Azerbaycanlı da Azerbaycan’da faili meçhul öldürme, tecavüz, gasp gibi çok fazla suç işlendiğini, ülkede kolluğun halkı değil, rejimi korumak için mesai yaptığını, bu yüzden halkın mağdur olduğu suçlar aydınlatılmazken tüm muhaliflerin anında tespit edilerek hapse atıldığını, kolluğun mesai yaparken kendisinin suç işlediğini, kendisinden başka şikayet edilebileceği bir makam da bulunmadığı için suç mağduru olan insanların şikayet eden olarak dahi olsa kollukla ve adli makamlarla karşılaşmak istemediklerini, bu yüzden de adli vaka sayılarının değil, kayıtlarının düşük olduğunu söylemişti. Bu olaydan birkaç yıl önce de başka bir Azerbaycanlı, bağımsızlığı kazandıkları 90’lı yıllarda Türkiye’nin tüm eksiklerine rağmen kendileri için seviyesine ulaşmak istedikleri model ülke olduğunu, kendilerinin Türkiye’nin seviyesine çıkmayı başaramadıklarını ancak 25 yıl sonra Türkiye ile kendi seviyelerinde buluştuklarını yazmıştı.