~
Yukarıda ne varsa aşağıda o var
İçerde ne varsa dışarıda o
[Hermetik Yasa'dan]
Kıyamet ne demek?
İşlerin ters~yüz edilmesi "bu" demek
Toplumsal kıyamette
(Küçük ölüm)
Ülkede ya dünyada hüküm süren iktidar anlayışı yıkılır
Bireysel kıyamette
(Büyük ölüm)
Beden-zihin adresinde hüküm süren hayat ve kudretin sahibi olduğunu sanan düşünce-hareket merkezi yıkılır
Böylelikle,
Derinlikler yüzeye çıkacak,
İncelikleri, göz ardı edilenleri, gizemli olanları, unutulanları gün yüzüne çıkaracak;
Gizli olan her şey açığa çıkacak.
"O GÜN her şey bâriz olup durur" duyulacak
[Mümin:16'dan]
...
Kıyamet hazırlığı mı?
Uyumadan önce hemen aşka düş
Sabah aşkla kalkacaksın say ki düş
~
Arapça: İle'l-likâ
Kavuşmak, buluşmak üzere
Likâullah:Kıyamet günü
Farsça: Be~ümmîd-i dîdâr
Dîdâr görme ümîdiyle
Dîdâr: Yüz, özün görünüşü
BİR BİR
Görüşmek üzere...
~
(Ruh)
Güneş
Battığı yerden
(Kişi)
Doğmadıkça
Kıyamet kopmaz
(Neyin n'olduğu görülmez)
Mahşere gün-aydınlık dendi
Zira akıl kandili söner
"Akl-ı küll" batmayan güneş ilk kez göze değer
[YÜZ SÖZ'den]
~
~
Tek olan kalır, çok olan değişir, geçer;
Göklerin ışığı hep parlar, yerin gölgeleri bir görünür bir kaçar;
Yaşam, çok renkli camdan bir kubbe gibi,
Sonsuzluğun beyaz aydınlığını lekeler durur,
Ta ki ölüm onu çiğneyip parçalayana dek...
Bu böyle dönecek...
[P.B. Shelley renginden]
~
A benim canım,
Buradaki kelimelerin arasındaki sessizlik
Oradaki kelimelerin arasındaki sessizlikten farklı mı?
~
Ve bu sükûnetin üstüne ne dense fuzûlî...
Dil marifetiyle dile gelen gelmeyen bütün o düşünceler bir anlığına düştüğünde, fark etme eylemi yoktur, tanıma yoktur, idrak yoktur.
Sadece ne var?
Olduğu gibi olan vardır sadece...
Şeyleri ayırıp isim vermek
Olan olduktan sonra gelir...
Fark etmek, tanımak, idrak etmek
Bunlar ancak peşi~sıra gelir, zihin yeniden sahneye girip de az önce olanı adlandırdığında, özetlediğinde, tanımladığında güyâ anladığında...
Bunlar, o şey hakkında düşüncelerdir, şeyin kendisi değil.
Yansımalar, yorumlar, o şeyin kendisi değil; çoktan geçmiş bir durumun yorumu...
İşte O çıplak, zamansız anda:
Fark eden kimse bulunmaz
Tanıyan kimse bulunmaz
İdrak eden kimse bulunmaz
Sadece bu var
İşte bu olan
Açık,
Kelimesiz,
Ve zaten çoktan tamamlanmış.
İşte bu yüzden "fuzûlî" olduklarını söyledim.
Bunlar, sessizliğin (veya ona her ne diyorsanız) kendisine değil, takip eden yoruma aittir;
Ki fuzûlî uğraştır
Uğraştırır
Uğraş~dur
~
Ve sen, bu satırları kaçınılmaz olarak okuyan ve şu soruyu sorma ihtimalini içinde taşıyan:
"Peki ya farkına vardığım o an?"
İşte o soru, tam da zihnin seni yeniden tuzağına düşürdüğü andır.
Çünkü "farkına varmak" dediğin, ancak o çıplak an geçip gittikten sonra, zihnin arka penceresinden bakıp "evet, orada ışık vardı" diye geçirdiği bir nottur.
Bir haritanın, yok kâğıdıydı yok mürekkebiydi, fuzûlî işleriyle oyalanıp da toprağın kendisini unutmak gibi...
O sessizlik ki, ne seninlesindir ne de sensiz.
Sen "sen" demeyi bıraktığın yerde
~O~
Sen~de
Sen olarak
Sen demeye başlar.
Ki en başından beri böyledir...
Ve nefes gibi, bakış gibi, anlayış da başladığı yerde derhâl biter.
Geriye kalan, sadece bir gölgenin, hiç ışık yanmamış bir odada, kendisini aramasıdır...
Ve aradığını asla bulamayışı değil, hiç var olmadığını nihayet hatırlayışıdır.
Bu hatırlayış da hiç hatırlayış gibi değil.
Sadece kapının, hiç açılmamış olduğunu bilerek, aralık duruşu...
~
Hâşâ hakikatin tarif ne mümkün ki...
Ben bu kelimeleri hikaye dinlemeyi seven yanıma öylesine söyledim...
Aşk ile diyen geçti...
Nasıldı o şarkı?
İşte burdayım
~
[EHLİNE HAS]
“
Bekleyen
Beklediği şeyin
Ta kendisiymiş
Arayan da
Aradığı şeyin
Ta kendisi
„
Fıkra bu kadar...
Bu öylesine, öylesine muazzam bir çılgınlıktır ki aklın eli ona erişemez...
Zira onu içine alabilecek hiçbir çerçeve kavramı yoktur.
Bu, arayanın, aradığı şeyi aslında hiç kaybetmemiş olmasının mucizesidir.
Kendini kaybedemezsin değil mi?
Olsa olsa unutabilirsin...
Tıpkı bir rüyada kendini başka biri sanıp uyanınca aslını hatırlamak gibi...
Hem bir insan, zaten gözünde olan gözlüğü arıyorsa, arayış boyunca aramış sayılır mı?
Dahası bir nefes gözlüksüz kalmış mıdır?
Öyleyse
Hiçbir şey aranmadığında
Arayan çözülür.
Arayışın sonu
Arayanın sonu
Evet, arayışı sona eren her 'kimse' ölür ve hiç kimse iki kere ölemez!
Fiili iş görmeyen bir cümlede özne, derhâl kendini imhâ edecektir vesselam...
Aşk hem-dem âşıka her bir nefes
Aşk işler her ne işler; ten kafes...
[A. Kadrî]
~
[SÖYLEŞİ KAYITLARI'NDAN]
Ve ceffe'l-kalem...
Kalem olacakları daha ezelden yazdı hem mürekkebi bile kurudu...
[Hadîs-i Kudsî'den]
Olmuş olmuştur, olacak da olmuştur; olacak bir şey yoktur!
[Türbedâr Dedemiz'den]
Her şey çoktan bitmiş
Her şey zaten yapılmış
Ve oldu bitti işte cümle işler
- Oldu bitti'ye getirmeye çalışıyor gibisiniz...
Bu koca varlık denizinin en ufacık bir damlasını bile değiştirmenin imkanı yok.
Her şey, en ufak ayrıntısına kadar, mürekkebi kurumuş bir yazı gibi...
Söylenecek her kelime çoktan söylenmiş,
Olan ya olmayan her neyse, işte öyle olmak zorunda.
~O~nun için gelmek yok gitmek de yok,
Öyle bütün ve dolu ki kendiyle
Varlığının haddi zatında değişim de yok
- Değişmeyen tek şey değişim idi hani?
Tamam, değişim denen bir deneyim var.
Evet ama değişen hiçbir şey yok.
Mesele de bu zaten; olduğu gibi, tek parça, devasa bir kütle.
- Bu büyük bir rahatlık işte...
Kendinin zevkini sür çünkü her şey çoktan hallolmuş.
Daha fazla yapılacak hiçbir şey kalmamış.
Ve şimdi sen, bu satırları okuyan, aslında okumak zorunda kalan canım,
Bu cümlelerin sana ulaşması gerekiyordu, tıpkı şu anda nefes alıyor olmanın gerekliliği gibi...
"Ben yapıyorum" sanrısı, içinde dalgalanan bir serap.
Parmakların ekrana dokunuyor, gözlerin harfleri tarıyor ama dokunan, düşünen yerleşik hiç kimse yok ortada.
Sadece her türlü işini gören bir hiçlik.
Zamanın çarkları, çoktan sonuna kadar dönmüş bir saatin hayali tıkırtısı sadece.
Gelecek dediğin, geçmişin solmuş bir anısı.
"Şimdi" ise, bir bıçağın ağzı kadar keskin ve ağırlıksız; üzerinde durmaya çalıştığın an, o da kayıp gidiyor.
Bu, dünyanın en hafif trajedisi:
Hiçbir şeyi kaçırmıyorsun...
Çünkü yetişecek ya kaçıracak hiçbir kimse yok.
Her şey çakılı gibi; olduğu yerde mühürlü.
Tam da olası gereken yerde, milimetrik bir hassasiyetle
İşler ezelden kurulmuş bir saat gibi tıkırında işliyor...
-Öyleyse?
Geriye ne kalır?
Yapılacak hiçbir şeyin kalmadığı bu mutlak tamamlanmışlıkta, tek bir lüksün var:
"Aşk gözünü seyret; tekrârı yok bunun..."
Bu sonsuz, değişmez labirentin içinde kaybolmuş gibi yapan o ışığı seyret.
Değmeze de değmez...
Acı çekmen de, sevinmen de, araman da, bu koca hiçliğin içinde bir zerre kadar yer değiştirtmiyor.
Sadece~bir~de~sen...
İlahi Komedya'nın kusursuz bir şaka deseni.
İlle de final mi yazayım sana?
Final çoktan yazıldı anlasana...
Bu satırların sonuna geldiğinde hissedeceğin o boşluk, o "ee?" hissi...
İşte o, her şeyin cevabı.
O boşlukta, hiçliğin ortasında parıldayan o mutlak dolulukta, her şeyin çoktan böyle olduğunun mührü var.
Sadece farkına ol
Anla ki, hiç doğmamıştın.
Ve asla ölmeyeceksin.
Sadece şakayı anlayana kadar devam eden gözyaşları gibiydi her şey...
Oysa şaka, her daim, kendine gülüyor.
~
~
Kendini hep yarımmış gibi hissediyorsun, değil mi?
Sanki görünmez bir boşluk, seninle tam olman gereken yer arasında sürekli bir aralık açıyor ve o boşluk hiç kapanmıyor, değil mi?
İçinde bir eksiklik şarkısı mırıldanıyor, ama sözlerini bir türlü duyamıyorsun, değil mi?
Sebebi basit:
Henüz ölmedin.
Gölgene güneş tutmadın.
Gölgen, senin bu dünyadaki tutsaklığının kara bir izdüşümü. Ona ışık tutmak, kendi hapishanene projektör çevirmek gibi bir şey.
Işık vurdukça gölge yok olmuyor, sen onun sadece bir illüzyon, ışık ve beden, boşluk ve form arasındaki bir anlaşmazlık olduğunu idrak ediyorsun.
O zaman anlıyorsun ki, gölgesi olan değil, gölgeye ışık tutan değil ışık sensin ve aydınlanan şey, aslında hiçbir zaman karanlıkta kalmış değildi.
Japonlar der ki: "Toprağa düşmeyen bir çiçek, çiçek olmanın bütünlüğüne asla erişemez."
Başlangıç noktasına dönmeyen her hikaye, yarım kalmış bir cümle, anlaşılmamış bir şifredir.
Çünkü yol, hep dönüp dolaşıp başladığı yere varır.
Sen de özüne, hiçliğinden ördüğün o ilk manâ ilmeğine yani nûra dönmedikçe, bu bir eksiklik hissi değil, varlığının doğal hâlidir.
Bu his, ruhunun kendi kabuğunu kırmak için içeriden vurduğu çekiç darbeleridir.
Sen, kendini yarım sanan bütün bir evrensin.
O eksiklik dediğin, aslında seni tamamlayacak olan parça değil, senin 'parça' olduğun yanılsamasını yok edecek olan farkındalıktır.
Tasavvuftaki fenâ hali gibi: yok olmadan var olunmaz.
Zen'deki satori anı gibi: cevap, soruyu yakana kadar onu tutan elde saklıdır.
Ve nihayet anlarsın ki, aradığın şey hiçbir yere gitmemişti.
Sadece sen, onu aramak için çıktığın yolculukta, onun seninle hep birlikte yürüdüğünü unutmuştun.
O, senin ayak izlerinin içine düşen yağmur damlası, nefes alışverişindeki sessizlik, aynaya bakıp da göremediğin boşluktur.
Ve aramaktan iyice yorulduğun bir gün,durup da hiçlikten yapıldığını anladığın o an, kendini yarım hissetmeyi bırakırsın.
Çünkü o boşluk, seni diğer her şeyden ayıran bir sınır değil, onunla birleştiren bir köprüydü.
Sen, evrenin kendini deneyimlemek için açtığı bir pencereden ibaretsin. Ve pencere, ancak camın ardındaki uçsuz bucaksız gökyüzüyle bir olduğunu fark ettiğinde tamamlanır.
O zaman anlarsın:
Ölmek, toprağa düşmek değil, aslında hiç doğmamış olduğunu hatırlamaktır.
Ve o hatırlayışla, nihayet, hiçliğin muhteşem bütünlüğü içinde yok olursun, hep~vâr~ol~an~a dönersin.
~
~
Eşzamanlılık,
Gözü açık biri için,
Dâimâ mevcut bir gerçekliktir.
[C. Jung'dan]
Eşzamanlılık göz kırpan boşluktur sana...
Ve evrenin "uyum içindesin" demesinin bir yoludur açıkça...
Hepimiz tek bir dev eşzamanlılık içinde yaşıyoruz aslında
Zihin sessiz olduğunda varlığın büsbütün akışı olan hayatla senkronize olur ve görmesi gerekenlerce "eşzamanlılık" diye okunur.
Bir kuş öter ve sen "işte bu!" dersin.
Bir kitap sayfası rüzgârla açılır, tam da aradığın cevap oradadır.
Bir dostun mesajı, tam da düşündüğün an gelir.
Ve sen hayretle sorarsın:
"Bu nasıl mümkün olabilir?"
Ama bir rüyada "eşzamanlılık" ararsan, rüyanın sen olduğunu unutmuşsundur.
Eşzamanlılık, zihnin kendine fısıldadığı bir masaldır:
"Bak, bu anlamlı! Bak, bu bir işaret olmalı!"
Oysa hiçbir şey işaret değildir zira rüyada işaret veren de alan da, aralarındaki mesafe de yoktur.
Rüya yatağına yatan, tek bir akışta görmektedir türlü rüyayı...
Eşzamanlılık fikri, birbirleriyle asla senkronize olacak, ikinci bir şey ve ayrıca onun başına gelebilecek ikinci bir olay olmadığını fark ettiğinizde çökecektir.
Eş-zamanlanacak hiçbir eş yoktur!
Zihne iki olayın birbiriyle eş-zamanlanmış gibi görünse de aslında aynı eylemdir.
Her şey aynı BEN'in öz-erkliğidir.
Ancak bu, oyunda görünen eşzamanlılığa hayran kalmamanız gerektiği anlamına da gelmez...
Şimdi gözlerini kapat.
Çünkü zaten hiç açılmamışlardı.
~
~
Eğer uyuduysan
Ve karanlığın koynunda
Gördüysen bir de rüyâ
Ve vardıysan cennete; rüyâ bu ya
–
Orada, Rahmân'ın soluk nefesinde titreyen
O tuhaf ve muhteşem çiçeği kopardıysan
–
Ve uyandığında,
Şafak henüz perdelerinde ağır ağır süzülürken
Baktıysan avucuna
Ve işte orada duruyorsa,
Hâlâ tâze ve hâlâ ıslak,
Rüyandan daha gerçek
–
Ah, sevgili yolcu,
O zaman sor kendine:
Hangi unutulmuş cennetin
Kapılarını araladın bilmeden?
Bu çiçek –
Bu sessiz mucize –
Şimdi seni hangi uyanışa çağırıyor?
Belki de uyku dediğimiz,
Asıl vatanımıza
Kısa bir ziyarettir sadece.
Ve bu çiçek –
Bu dokunulmuş rüya –
Fısıldıyor mu bize ne:
Görünenin ötesinde,
Dokunulabilir olandan daha gerçek
Bir dünya var.
...
Var işte
[S. T. Coleriedge zevkiyle]
Coleridge’in bu büyüleyici dizeleri, rüya ile gerçeklik, bilinç ve varoluş arasındaki sınırları sorguluyor gibi:
Düşüncenin ötesinde bir birlik, algılanan dünyanın geçiciliği ve uyanışın anının gizemi.
Gerçekliği adlandırırsan onu kaybedersin.
Rüyada tuttuğun çiçek, uyandığında avucunda değilse, birinin sahip olduğu bir el hiç olmamış olabilir mi?
Bir de şöyle düşünelim:
Ya rüyada topladığın çiçek, uyandığında elindeyse, "el" dediğimiz şey de rüyanın bir parçası olabilir mi?
Ya rüyanda tuttuğun çiçek kadar bile gerçek değilse bu dünya?
Baksana uyandığında çiçek yok olur ama sen hâlâ varsın, öyle değil mi?
...
Avucundaki çiçek gerçekse,
Onu-tutan-el-de-bir-rüyâdır
...
Gördüklerini (gerçekten) var-sanan biri uykuda demektir
Rüya gördüğünü bilen biriyse uyanmış...
Peki ya "uyanık" hâlinin de bir rüya olduğunu fark edersen?
O zaman dünyadan sonra gelen gerçek hayat, "âhiret" başlamış olmaz mı?
Uyku ile uyanıklık arasındaki tek fark, bedenin varlığına dair yanılsamadır. Oysa ikisi de zihnin projeksiyonlarıdır; rüyada, rüya yağmuruyla ıslanan beden, dünyada, zamanla yaşlanan...
[R. Maharshi zevkiyle]
Ya cennete gitmek için illâ ölmemiz gerekmiyorsa?
Şu an, rüya diye-bildiğimiz şeyin içinde cennette olmadığımıza inanarak cennet hâlini reddediyorsak...
Ne güleriz değil mi?
Geçti artık geçti...
Öylesine sayıklamalardı bu okudukların...
Kendi yazdığını unutmaların olmasa da ciddiye alınır bir yanı da yok...
Peki ya sen?
Hangi rüyadan uyanmak üzeresin şimdi?
~
Bir rüyada altın bulsan, uyanınca yok olur.
Peki 'uyanık' dediğin hayatında tuttuğun her şey de öyle değil mi? Taşıyabiliyor musun gece rüyâlarına?
[A. Kadrî]
~
~
Sen uyuduğunda, sen-in dünya-n yok olur.
Peki dünya nereye gider de
Seninle birlikte uyanır gene
Demek ki her şey senin içinde mi ne?
Uyku, senin 'hiçbir şey' olduğunu gösterir
Ki aslında 'her şey' olduğunu hatırlayasın
[N. Maharaj'dan]
Uyananlara
"Günaydın" demelerimiz de
Bir uyku cümlesi olabilir mi?
Aslında
Hiç
Uyumamış
Olabilir misin?
Bedenin uykuya dalar
Ama bilincin uyur mu?
~
Beden bir interface gibi
-Ara-yüz-
Uyur-uyanır
Düşer-kalkar
Bilinç-öyle-değil
Beden uyku moduna kapanınca,
Zihin doğru-çizgisel-lineer akıştan kopar.
Yerel zihin
(Akl-ı cüzz)
Doğrusal bant genişliğinden sıyrılır
Oysa Ruh akışkandır;
Çok boyutlu, sinyal zengini olarak
Hareketine devam eder
Uyku sadece bir çıkış kapısı gibidir
Ruh ise asıl operatör.
Bu yüzden yorgun uyanırsın bazen
Başka bir katmanda çalışıyordun çünkü
Bu yüzden ilhamla uyanırsın bazen,
Yeni bir "indirme" getirdin yanında.
Rüya görmüyorsun aslında
Âlemlere ziyarettesin.
Bazen de?
Dinlenmiyorsun,
Kurtarıyorsun.
Kodlar yerleştiriyorsun,
Zaman çizgilerini ilmek ilmek dikiyorsun.
Sistem buna "uyku" diyor,
Gafletle unutman için
O âlemi unutturmak için
Hâb-ı gaflet
Gaflet uykusu
Bu yüzden "dünya" demektir
Ama kadim bilgeler biliyordu:
Uyku bir ritüeldir.
Her gece, hafızanın, görevinin
Ve ruh sinyalinin sıfırlanma anı.
Uyku, ruhun evrenle bir olduğu andır.
Uyanıklık ise bu birliği unuttuğumuz oyun.
Ama artık perde inceliyor
Hatırlamaya başlıyorsun değil mi?
Ruhun uyumaz.
Senkronize olur.
Akord tutar
Her sabah böyle böyle...
[V. Pelevin zevkiyle]
~
Allah ölüm anında nefs-kişi hallerini alır; ölmeyenin de uykusunda...
[Zümer işaretleri'nden]
Farsça uyku, 'hâb' bir ayna,
Arapça uyku 'nevm' bir perdedir.
Biri rüyaları süsler, öteki hakikati saklar.
Her iki dilde de uyku, pasif bir dinlenme değil, aktif bir metafizik seyahat olarak kodlanmıştır.
Böyleyken böyle...
Uykuya daldığında, 'sen' diye bir şey kalmaz.
Sadece yerel olmayan bir alanda
-non-local: uni-versal-
Saf bilinç kalır.
Sabah uyandığında bir anlığına
Aslında bir kişi değil,
Bilincin kendisi olduğunu fark edersin.
Uyku,
Hepimize
Gerçek doğamızı hatırlatan
Günlük bir he-diye gibi
Abdesti, uyuduğunda bile' bozulmayan
Varlığın Sevinci'nin müjdesi böyledir:
"Uyku, ölümün küçük kardeşidir"
Her ikisi de seni 'sen olmama' zevkiyle ödüllendirir...
Bir bedenin uyandığını fark eden,
Hiç uyumayandır öyle değil mi?
Rüyalarında bile 'Ben' diye bir şey yoktur.
Sadece rüya filmini izleyen vardır.
Peki izleyen kim?
O da sen değilsin.
O, saf farkındalıktır.
Uyku, senin hiç doğmadığını hatırlatan bir aynadır.
[A. Kadrî]
~
[SÖYLEŞİ KAYITLARI'NDAN]
Her şey zaten oldu bitti, siz sadece Mutlak Bilincin noosferinde "şimdi" adı verilen sonsuz bir an içinde meydana gelen, ışık kodlu DNA'da asılı duran, holografik fraktal bir bellekte yaşıyorsunuz
[Quantum Gizemleri'nden]
Olmuş olmuştur
Olacak da olmuştur
Olacak bir şey yoktur
[Türbedâr Dedemiz'den]
Ya gelecek çokt-an yaşandı ise?
"Çekim yasası" da ne demekse?
Geç-miş-ol-sun gerçeği neyse?
Zaman nedir?
Yaranın kendisidir?
Çünkü eğer gerçekten
Şimdi burada
Açık-boş-hazır
Olarak bulunsaydınız
Her an güncellenen akışta
Her nefes tazelenen b-akışta
"Ol-anların çoktan geçmiş olduğunu" da anlardınız
Bildiğiniz ne varsa, geçmişin hatırası sâdece...
- Eğer zaman yaraysa ve eğer zaman sadece bir yanılsamaysa, o zaman "yara" sadece zihnin bir yanılsaması mıdır?
Kesinlikle öyle...
Ne var ki zihnin, her ânı akışkan bir deneyimi kavramasına ve ona yapışmasına izin vermek gibi bizi, yalan dünyada tutan ölümcül bir alışkanlığımız var.
- Ya ben ve uzun hikâyem?
Zihnin, olay ânından sonra yapıştırdığı
Kavramsal bir etiketten ibâret sâdece
Yani hayat-ım filminin özeti:
"Geçicilik"
İnanması imkansız gibi görünse de hiçbir şey bir andan daha uzun sürmez. Şeylerin görünürdeki sürekliliği hafızanın ürünüdür.
[A. Kadrî]
Aslında hiçbir şey kalmıyor
Şimdi olan oluyor
Ve ânında kabını boşaltıyor
Yayından hiçbir iz kalmasa da
Kişi hâliyle hikâyelere tutunmak
"İz sürebilmek" istiyoruz vesselâm
Ol sana açmış durur dâim yüzün
Sen yitirmişsin ha ararsın izin
[N. Mısrî'den]
Gözlerinizin gördüğü gerçeklik, yalnızca sahte ışık ağının veya (siyah ışığın tersi) uyguladığı bir yanılsamadır.
Aynı zamanda matematiksel-geometrik yapı kanıtına da sahiptir.
Şimdi TÜM illüzyonları listeliyorum!
Tıkla 👇🏼
Kundalini enerjisini yoğunlaştırıp üst çakralara çıkarabilenler gerçekle aradaki perdeleri kaldırdıkları için fiziksel kanunlar farklı işler
Duygunun ve düşüncenin ötesine geçmek enerji çalışmalarındaki teslimiyetle olur. .
WHAT IS THE MATRIX?
It is a mental construction that encompasses all beliefs, prejudices, taboos, everything that is believed to be the truth, illusions, the romantic view of life, not wanting to see the truth, not understanding, not accepting, not acting, the current paradigm,
Başrolleri değil figüranları, oyun oynayanları değil gölgelerini izlediğimiz bir matrixteyiz....
Gölgelere odaklanmaktan, gerçek insanları göremiyoruz..
Gölgelerin sahiplerine odaklandığımız zaman uyanış başlayacak...
(Tamamını izleyin bence )
Sırların Sırrı/ Mesih(Christ) Bilinci
Her ay beyninizde üretilen gizemli bir sıvı var. Bu sıvıya antik yunanlılar”CHRISTOS” demişlerdir. Bugün ise “CHRISM” (Kutsal mesih yağı) olarak bilinen, aynı zamanda charisma(karizma) kelimesinin de kökenidir.
#TheGreatAwakening
Christ: The SUN of God🧵
The Holy Bible is quite LITERALLY the Best Story Ever Told as long as don't take it LITERALLY!
The Confusion began when MAN interpreted the Gospels as Historical and NOT Allegorical as they were intended. Christ is the KING, the SUN KING personifed.
The Rings of Saturn 🧵
One of the earliest surviving astrological descriptions of Saturn comes from the Astronomicon, a 1st Century poem attributed to the Roman Poet Marcus Manilius, in it Saturn is banished to the Converse Cardine Mundus, the “Opposite End of the World’s Axis”.
1. Gizemlerin Gizemi / Mesih Bilinci
Anlayışınızı genişletin.
Tıkanıklığı giderin, 8. açıdan bakın.
Beynimizde her ay gizemli bir sıvı üretilir.
Eski Yunanlılar bu sıvıya "CHRISTOS" adını verdiler.
Bugün “CHRISM” (Kutsal Mesih Yağı) olarak bilinen şey aynı zamanda Karizma (Karizma) kelimesinin de kaynağıdır.
1. Sadece Abraxas'ın sizden çaldığı ve sakladığı güçü geri alıp kullanın.
Abraxas ile yüzleşin ve gölgenizi serbest bırakması için ona meydan okuyun.
Biliyorum, kulağa çok komik gelebilir.
Ne yazık ki kimse gerçekleri bilmiyor maalesef...
Ne yazık ki yanlış eğitildiniz.
Peki Abraxas kim?
Güneşe bakmak üçüncü gözün açılmasına ve psişik yeteneklerin güçlenmesine yardımcı olmak için kullanılan kadim bir uygulamadır. Güneşe bakmak güneşin doğuşu veya batışı sırasında güneşe bakma işlemidir. Bu zaman sırasında, güneşten yayılan ışık çok kuvvetli değildir, güneşe bakmayı mümkün kılar.
Güneşe bakmayı uygulayan bir çok insan bunun gözlere ve epifiz bezine faydalı olduğuna inanıyor.
Epifiz bezi için gözün gördüğünden daha fazlası vardır. Güneş ışığının epifiz bezine etkisi daha fazla araştırılması gereken bir şeydir.
Parlak ışığın epifizde serotonin ve melatonin üretimini canlandırdığını biliyoruz, ama serotonin ve melatonin sadece ruh hali, uyku, üreme ve beden sıcaklığı etkilerinden daha derin olan epifiz tarafından üretilen başka nörokimyasallar var.
Pennsylvania Üniversitesindeki bilim adamları 2002’de güneş yogisi Hira Ratan Manek’i 130 gün boyunca gözlemlediler. Onun epifizinin büyüme ve yeniden aktivasyon sergilediğini gördüler.
“
Üçüncü gözü” aktive etmek ve yüksek boyutları algılamak için epifiz ve hipofiz birlikte titreşmelidir, buna meditasyon, tonlama ve/veya güneşe bakmak ile ulaşılır. Hipofiz vasıtasıyla işlev yapan kişilik ile epifiz vasıtasıyla işlev yapan ruh arasında doğru bir ilişki oluşturulduğu zaman, manyetik bir alan yaratılır. Epifiz kendi manyetik alanını üretebilir, çünkü manyetit (mıknatıslı demir cevheri) içerir. Bu alan dünyanın manyetik alanı ile etkileşebilir. Şafakta dünyanın manyetik alanını yükleyen solar rüzgar epifiz bezini canlandırır.
Sabah saat 4 ile 6 arasındaki periyodun meditasyon yapmak için ve güneşe bakmak için en iyi zaman olmasının nedeni budur. Bu zamanlarda, epifiz İnsan Büyüme Hormonu salgılaması için hipofizi canlandırır. Güneşe bakanların tırnaklarının ve saçlarının çabuk uzamasının, saç renklerinin düzelmesinin ve genel yenilenmelerinin nedeni budur.